Gaétan Soucy – Kefaret

Tabucchi ve Modiano’nun karakterleri de gerçeği ararlar, kendilerine varan bir yolu giderek aydınlatırlar, başarılı olamadıkları durumlarda en azından hedeflerinin peşine düşmenin tatminini belli belirsiz duyarlar. İki yazar da belli bir kapalılığı sürdürerek hikâyelerini açarlar çünkü, her bir durak cevaplara daha da yaklaştırır, yeni karakterler anlatıya dahil oldukça esas karakterlerin niyetleri, kişilikleri, neleri varsa görünür hale gelir. Soucy bu tür bir çözümlemeyi sunmuyor okuruna, son derece açık bir şekilde anlattığı hikâyesinde karakterler arasındaki bağlantıları muğlak kılarak bütün ilişkileri bulmacaya indirgiyor. Roman farklı mecralarda çokça tartışılmış, okurların çözmeye çalıştığı bulmacanın bütün verileri ortada, Soucy hiçbir bilgiyi gizlemiyor ama kurgusal oyunlarla oldukça kafa karıştırıyor. Diğer yandan çözümün son derece basit, ortada olabileceğini de düşünmek lazım, epigraf Wittgenstein’dan: “Belleğimiz bize geçmişi gösteriyorsa, bunun geçmiş olduğunu bize nasıl gösteriyor?” Bilinç, hele yas anlatının temelini oluşturuyorsa anlatıcının güvenilmezliğinden belleğin yaşantıları yanlış veya gerçekte yaşanandan oldukça farklı işlediğine dek pek çok ihtimali göz önüne almak zorundayız. İlk paragraf daha en başta bunu hatırlatıyor: “Dünyanın tüm gerçekliğini oluşturan asıl yıkım, sevdiklerimizin kaçınılmaz ölümüdür. Olup bitenin gerçekdışılığını öne sürecek kişiye, yas tutmanın gerçekliğini hatırlatmak yeter.” (s. 13) Travmalar sırasında beyindeki devreler yanlış bağlanabiliyor, bütün yaşananlar birbirine girebiliyor, haliyle Louis’nin anlatısını dikkatle takip etmek zorundayız ki anlatının gerçekliğiyle Louis’ninkinin farklılaştığı noktaları kaçırmayalım. Rüyasındaki mesajı da kaçırmayalım, kırk dört yaşındaki adamın rüyasında çocukluğunu görmesi, babasının salladığı ele karşılık vermesi, arkasının dönük olması anlamlı. Yüzü yok belki, silik, sendromların daha o zamanlarda başladığını ve mevzuyu aşırı yorumlayarak babasıyla arasındaki dehşet verici ilişkinin varlığını düşünebiliriz. Ne dehşet verici ilişki ne de silik yüz vardır oysa, tabii gerçekten yoksa. Boğulma duygusuyla uyanır Louis, yoldadır, taksi şoförünün uyarısıyla kendine gelir ve yolun kapalı olduğunu görür. Kar yüzünden bütün ulaşım durmuştur, Louis gitmek istediği konağa varamayacağını düşünüp panikler, şoförün alaylı davranışları da ortalığı iyi bir gerdikten sonra araçtan inip yürümeye başlarlar, yolları açmaya çalışan askerlerin kulübesine varırlar. Arada ipuçlarını da toplarız tabii, biri şu: “Tanrı’yı, işleyen zamanı, ölümü yadsımakta adamakıllı iyiydi.” (s. 16) Anlatılanların gerçekliğinden şüpheye düşmesek de Louis’nin karmaşık kişiliğine dair bilgileri birbirine iliştirmeye çalışırız, Von Croft’lara gitmek için onca zahmete girip fırtınanın ortasında kalması, yirmi yıldan sonra geri döndüğü yerden, aslında geçmişinden çekinmesi ve eşi Françoise’ya dair anıların ortaya çıkması anlatıyı bilinmeyene doğru genişletir. Louis’nin bilinmeyen geçmişi bir yana, yol boyunca karşısına çıkan karakterler de gizemi derinleştirirler, örneğin askerlerin başındaki subay, Teğmen Hurtubise karın kıyametin içinden çıkıp gelen bu adamı kulübesine alır, sessizliği kırmaya çalışır ama Louis’nin konuşmaya pek niyeti yoktur, Hurtubise’nin odasındaki asılı resmi gördüğünde bile. Sürprizleri açığa çıkarmak istemiyorum, resimdeki kişinin, dolayısıyla teğmenin Louis için oldukça önemli olduğunu söylemekle yetineyim. Sadece bu da değil, iki adamdan birinin annesi, diğerinin de eşi Fransızdır, zamanında keman öğretmenliği yapmışlardır, aralarındaki ortak noktalar saymakla bitmez. Azıcık konuşsalar her şeyin anlaşılacağını düşünebiliriz, iki taraf da soru sormak için yanıp tutuşur ama cevap vermeye hiç de niyetleri yokmuş gibi görünürler, bu yüzden konuşmalar hiçbir zaman derinleşmez. Sadece bu da değil, teğmen Von Croft ailesinin küçük çocuğunu, Maurice’i arayıp ziyaretçiyi almasını ister. Maurice on beş yaşlarındadır ama yirmi de olabilir, eh, Louis de yirmi yıl önce oradan ayrıldığına göre… Yakınlarda kilise kayyumunun kızı kaybolmuştur bir de, askerler ve diğer ekipler ölüyü arama çalışmalarını sürdürürler, o kızın da Louis’yle bağlantısı olabilir çünkü Louis kilisede org çalan kadını gördüğü zaman şok geçirecek, kadınla konuşmak isteyecektir ama başarılı olamayacaktır. Kısacası karakterler şaşırırlar, kızarlar, sessizleşirler, sakladıkları sırları öğrenmek mümkün olmadığı için tepkilerinden ve diyaloglarından anlamaya çalışırız mevzuyu. Louis’nin oklukirpilerden bahsetmesi de cabası, yerlilere o yörede “oklukirpi” dendiğini öğrensek de sözcüğün başka bir anlamı olup olmadığını görebilmek için dikkatle bakmak, olayları takip etmek gerekir. Teğmenin babası hakkında pek bir şey bilmemesi de ilginçtir, hekim olduğunu ve öldüğünü bilir bir, Louis’nin şaşkınlığından bir şeyler çıkarmalı mıyız?

Mektuplar girer devreye, Louis eşinin yazdığı mektupları cebinden çıkarıp okur. Anlaşıldığı üzere Louis para kazanmak için Von Croft ailesinin iki kızına zamanında piyano dersi vermiştir, yirmi yıl sonra dönerek müziğini icra edecektir yine, bu yüzden geç kalmak istemez. François bu işe karşıdır, eşinin eski dünyasına geri dönmemesi için elinden geleni yapsa da Louis sanatını icra etmek ister, söz dinlemez ve yollara düşer. Nihayetinde eve varır, yirmi yıl önce ders verdiği iki kızdan biriyle konuşarak aradaki zamanı kapamaya çalışır. Kızlardan biriyle derin ilişkiler kurduğunu öğreniriz, böylece oradan uzaklaşmasında suçluluğun etkisinin de olduğunu düşünürüz ama sonradan tanıdık birinin söylemesiyle öğreniriz ki Louis’nin konuştuğu kız aslında ötekidir, dolayısıyla adamın kandırıldığını düşünebiliriz. Kilisenin müzisyeni olan kadın sık sık ortaya çıkarak adamın aklını iyice karıştırır, geçmişten bir simadır o da, belki daha da derin bir bağın henüz kopmadığını gösterir. Louis oradan adeta taşlanarak kovulduğu zaman bütün dünyası ansızın tepetaklak olur, sevdiği bütün insanları geride bırakmak zorunda kalır, bu yüzden özlemi ve yası iç içe geçerek sahte anılar oluşturmasına yol açmış olabilir. Bilemeyiz, sadece Louis’nin aşırı gergin olduğunu ve yokluğunda nelerin değiştiğini anlamak istediğini görürüz. Anlayamaz, daha kendi yaptığı besteyi hatırlayamamaktadır. Von Croft malikânesine geldiğinde piyanonun üzerindeki notaları görür, eline alıp incelediğinde eserin şahane olduğunu anlar. Kâğıdın üzerindeki isim bir başkasının olsa da aslında bir düzenlemeye bakmaktadır, bir şekilde başka belgelere baktığı zaman eserin aslında kendi eseri olduğunu anlayarak şaşırır yine. Bütün bunlar sinir bozucudur biraz, bilgi bombardımanına tutulsak da mantıklı bir örüntü çıkaramayız, olaylar ve olgular Louis’nin etrafında dönüp dursa da adamın üzerinden akıp gider adeta, geçmişini kendine tutturamaz adam. Ne olur, en sonunda malikâneden ayrılır, aynı şekilde kulübeye geri döner ve son kez teğmenle konuşur, aralarındaki ilişkinin ortaya çıkacağını düşünürüz ama ketumlukları sürdüğü için esas sorularını soramazlar. Bir tek mektuplarla ilgili garip gelişmeyi görürüz, dönüş yoluna koyulan Louis’nin vedalaşma anından kısa süre sonra cebinden düşürdüğü kâğıtları alır teğmen, okumaya başlar ve Françoise’nın yazdığı mektupların aslında Louis tarafından yazıldığını öğreniriz, kendine mektup yazmasının sebebi eşinin kaybı olabilir mi? Çok fakirler, belki de eşini kaybettiği için onca zaman sonra geri dönerek geçmişi bıraktığı yerden sürdürmeye, acıyı yenmeye çalışır Louis. Yas dönemine girerek iyileşmeye başlamamıştır henüz, yaşadıklarını idrak edememiştir, bu yüzden şimdisiyle geçmişi birbirinden ayrılamayacak kadar perçinlenmiştir.

Hepsi yorum tabii, bulmaca üzerinde akıl yürütmece. Mutlak bir son yok, Soucy’nin bir şeyleri gizleyip okuru sonuca ulaştırmaya çalıştığı da şüpheli, belki de zaman mevhumunu yitirmiş bir bilincin manzarasını izliyoruz. Her şey olduğu gibi, Louis bir zamanlar olduğu insandan farklılaştığını anlayamadığı için.

İyi metin, okunur.