Mario Levrero – Boş Sözler

Benim İki Dünyam yaşamı kurgulamamaya niyetlenen bir yazarın yürüyüşünü kurgulamasıydı, yaşamı da akıyordu o yürüyüşe, kurgudan muaflığın mümkün olup olmadığına dairdi. Algıların kurguyla doğrudan bağlantısının yanında bu sonradan geliştirilen de bir şey sanırım, deneyimlenen her şey kendi hikâyesini beraberinde getiriyor, bunun yanında bilişsel olarak kurgulanıyor, ifade edileceği zaman tekrar kurgulanıyor, kurmacaya dönüşecekse tekrar. Katmanlar arasında bir yerde takılan, kurgulanmayan bir şey kalmıyor böylece. Her eylemimiz kurgudan kurmacaya dönebilir, dönüyor da bunu yakalayabilmek işte, geliştirilen şey bu. Eylemlerin küçük parçalara bölünüp anlatıldığı metinler ilgimi çekiyor bu yüzden, Genazino ve Handke bu tür metinler yazıyorlar, seviyorum bu yazarları. Sadece eylem de değil, plandaki zihinsel etkinlikler de karakterlerin davranışlarıyla birlikte oluşuyor, bir nevi öz tahlil mi diyeyim, ortaya bir kendini kurma biçimi çıkıyor, kurmacanın insana en çok yaklaşabildiği biçim bu sanırım. Levrero’nun bu metninde kullandığı teknik bu nitelikleri taşıyor, anlatıcı günlük tutarak el yazısıyla karakteri arasında bir koşutluk bulmaya çalışıyor, kendi kendine terapi uyguluyor bir anlamda. Genellikle tek bir kağıdı doldurmaya çalışıyor, bu açıdan Centuria‘ya da benziyor, tabii her gün bu tek sayfa kuralını uygulayamıyor, dördüncü sayfaya kadar ulaştığı oluyor ama yaratıcılığı artıran kısıtlamaya genellikle uyuyor. Yazarın açıklama bölümünde yazdıklarını metne dahil edesim var, “Alıştırmalar” ve “Boş Diskur” bölümlerinden ilkini el yazısı alıştırmaları için kaleme aldığını, ikincisiniyse daha “edebi” niyetlerle oluşturduğunu söylüyor ama kesin bir sınır yok açıkçası, anlatıcının köpek ve kediyle mücadelesi, eşi ve çocuğuyla yaşadıkları iki bölümde de ortaya çıkabiliyor, bu da sadece yazı alıştırması amacıyla yazılan metnin kurmacadan uzak duramayacağını gösteriyor, aslında anlatıcı için en baştan itibaren bir hikâye oluşuyor, kendiliğinden. “Önsöz” tek bir şiirden oluşuyor, ilk dizesi şu: “İçimde arıyorum ben olmayan bir şeyi.” (s. 9) O şeyi bulmak için bilinçten, varlıktan kurtulmak lazım, anlatıcı Freud’dan Bellow’a geçerek başkalarının düşüncelerini kendine dayanak olarak kullanıyorsa da bu kurtuluş bir türlü belirmiyor, deneyimlediği her şey kendisinin bir parçası haline gelmiş durumda. Rüyalarını anlattığı bölümlerde umutlu olduğu seziliyor, uçuk düşlerden medet umuyor biraz, yine de istediğini gerçekleştiremiyor bir türlü. Bu şeye benziyor biraz, yanlış hatırlamıyorsam Lucifer anahtarları Sandman’e bırakarak emekli oluyor, acılar diyarının yeni sahibi olan Sandman dünyanın her yerinden mitik varlıkları çağırıyor, farklı panteonlardan tanrılar geliyor falan, aralarından birini seçerek Cehennem’i devredecek. Bu tanrılardan biri Sandman’e meydan okuyor, varlığının uzayına çekiyor Sandman’i, savaşıyorlar, sonra bir katakulliyle Sandman’i hapsediyor, mekân onun ama aslında bir üst katmanda Sandman’in diyarındalar, tanrıcığı bir güzel hacamat ediyor Sandman. Böyle bir şey bu da, bilinç kendi düzleminde bütün uzama yayılır, bilinçaltı yine bilinçten doğar, rüyalar da özgürlük sağlamaz kısacası. Anlatıcı ne yapar, 10 Eylül 1990’da günlüğünü tutmaya başlar, amaçlarını belirler, sadece yazmaya odaklanır. Kalemi kaldırmadan bir sürü eğriden, şekilden anlam oluşturmaya çalışır. Kesintisiz çizgi bütün düşüncelerinin devamlılığını, birliğini sağlayacaktır, odaklanma problemlerinin ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır, harflerin büyük veya küçük olmasından bu hedeflere ulaşmanın yakınlığı veya uzaklığı belirlenecektir ve kurguya girilmeyecektir. Daha ikinci gün anlatıcının eşi Alicia çıkar ortaya, gün gün yazıları değerlendirir, hakemlik yapar. Anlatıcı yazdıklarına odaklanır, harflerden bazıları üzerine akıl yürütür, büyüklük veya küçüklük arasındaki ilişkiyi irdeler, kaligrafi alıştırmasının mantığını kurmaya çalışır. Bu sırada yaşamına dair bazı çıkarımlarda bulunur, örneğin basılacak romanlarının düzeltilmesi gerektiğini söyler, bulmaca hazırladığı gazeteyi/dergiyi arayarak zam ister, kovulur, diğer yandan taşınmaları gerekmektedir, Alicia daha büyük bir evde oturmak istediği için bu zahmetli işe girişirler ama anlatıcı mekân değişiminden son derece rahatsızdır, otuz beş yıl boyunca aynı evde oturduktan sonra kısa sürede gerçekleşen pek çok taşınmadan sonra yorulmuştur. Yorgunluk türleri de belirmeye başlar yavaş yavaş, yazmanın yorgunluğu, köpekle ve çocukla uğraşmanın yorgunluğu ve diğerleri üst üste binmiştir, anlatıcı uzun süredir depresyonda olduğunu anlar. Konumunu düşünür, kendini parçalara ayırarak inanç boyutunu inceler örneğin, inanmanın deneyimler üzerinde somut ve kesin etkileri olduğunu düşünür, hayatta başarılı olmak için bir şeylere inanmanın ve kaçınılmaz olarak yanılmanın gerekli olduğunu düşünür. Düşünceleri arasında bağlantı kurar hemen, bireyselliğinden yola çıkarak toplumu düşünmeye başlar. “Görüşlerinin, nedenlerinin, amaçlarının ve inançlarının büyük kısmını paylaşmadığım bir toplumdan bu denli etkilenmek ve ona bu kadar bağımlı olmak beni huzursuz ediyor. Fakat birey olarak kendini ne denli güçlendirmiş ve bireyselliği de ne denli vurgulanmış olursa olsun, insanın yalıtılmış varlığıyla neredeyse hiçbir anlamı yok. Gerçek şu ki şu dünyadaki bireyler olarak hepimiz bizim çok ötemizde, bilinmeyen bir yerden bir başka yere uzanan hatlar üzerindeki geçiş noktalarından ibaretiz. Kullandığım şu dil bile bana ait değil; onu ben icat etmedim ve icat etseydim de iletişim kurmaya yaramazdı zaten.” (s. 22) Evcil hayvanlarıyla giriştiği mücadeleyi detaylarıyla anlatmasında böyle bir ilişkinin izini bulabiliriz, kedinin can sıkıcı hareketleri, köpeğin bahçeye gömüp gömüp çıkardığı kurtlu etler hayvanlara duyduğu ilginin sadece çözümleme maksatlı olup olmadığını düşündürür. Toplum incelenecek bir olgu mudur, yoksa bireyin sosyal tatmin/bireysel tatmin hissetmesi için mutlaka ihtiyaç duyacağı bir yapı mıdır mesela, anlatıcı arkadaşlarıyla ilişkilerine pek girmeyerek eğilimini belirliyor.

Sarmal anlatı aynı düşüncelerin üzerinden tekrar tekrar geçiyor, anlatıcı uğraşını sürdürdükçe rastgele yaşadığı düşüncesi bir dizgeye kavuşuyor, kaostan düzen çıkarıyor. Fraktal eylemlerin varlığını görüyor, eşi Alicia’nın ve kendi davranışlarının psikolojik bir kırılmanın tekrarları olduğunu düşünüyor. Bilgisayarın da bilinçaltının yerini aldığını düşünmesiyle gerçekliğinin yapısı değişmiş oluyor, belli bir program dahilinde yazıyor, yaşıyor ve tekrarladan ibaret hale geliyor. Kendini toplumdan soyutlaması bu daraltıcı düzenin sürmesini sağlıyor, insanlar kaotik yapılarıyla daha çok bilinmeyene yol açıyorlar, evcil hayvanlar da öyle. Bütün bunları baskılamak için de psikiyatrının verdiği ilaçlar, Valium gibi sakinleştiriciler rüyalarının da kontrolden çıkmasına -ne kadar kontrol edilebiliyorlarsa gerçi- yol açıyor. Her rüyanın bir okur kaybı demek olduğunu söyleyen biri vardı, bu anlatıda rüyalar önemli olduğu için genelleme yanlışlanıyor. Bunların yanında yazma edimiyle ilgili düşünceler de peşi sıra beliriyor, Boşlukta Sallanan Adam bir sıkıntıyı dile getirme biçimi olarak anılıyor, ardından Freud’un süperego-ego-id üçlemesiyle yazmanın anlamı aranıyor. Aynı şekilde okumak da mesele haline geliyor, anlatıcıya göre yazarken de, yayımlarken de kendinden başka okur yok. Tek kişilik etkinliklerden tek kişilik bir yaşam oluşuyor, tamamen anlatı kurmaya yönelik bir yaşam, köpeğin tel örgüden kaçıp durması ve anlatıcının tel örgüyü tamir edip etmeme ikilemi dahi bir şekilde hikâyenin, anlatının bir parçası haline geliyor.

Sona doğru üzeri çizilmiş sözcüklerle karşılaşıyoruz, depresyon kendini iyice gösteriyor, kaybolup kaybolmadığını bilmiyoruz ama anlatıcının yaşadığı epifaniyi rahatlıkla görebiliyoruz, daha önceden ulaşmadığı bir noktaya ulaşmak üzere. Yaşlanmanın da etkisi var bunda, belli bir yaşta kahramanlıktan izleyiciliğe dönmenin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Kabullenmeyle birlikte son bir rüyayla nokta konuyor, mutlak bir kontrolden uzak zihnin kontrolsüzlük ürettiğinin kanıtıyla.

Çok iyi metin, Nebula sağ olsun.