Salman Rushdie – Ayaklarının Altındaki Toprak

Kerem Işık şahane çevirmiş, orijinaliyle kıyaslamadım da şöyle bir şey, Aslı Biçen’in ve Begüm Kovulmaz’ın çevirdiği Rushdie metinlerini okudum, okur sezgisiyle diyorum ki Rushdie’nin sesini yansıtırken tutarlılar, Işık da aynı sesi bulduğundan bence olmuş bu, sekiz yüz sayfalık canavar gibi çeviri. Teşekkürü borç bilirim. Rushdie’ye de teessüf ederim, yine yaktı kafayı. James Wood yazarın en beğenilen romanı olacağına inandığını söylemiş Guardian‘da, tartışılır ama gerçeğin pek uzağına da düşmez sanırım bu iddia, müthiş bir roman. Hindistan’dan New York’a uzanan upuzun bir serüven. Rushdie romana neyi katacağından çok romanda neyi dışarıda bırakacağına daha çok kafa yoruyor sanki, karakterler arasındaki ilişkiler mitolojik figürlerin hikâyeleriyle dolabiliyor mesela, Orpheus’un arkaya bakmasıyla tuzla buz olan Eurydice defalarca karşımıza çıkar, Vina’dır veya başka biridir, mitler her karaktere uygundur. Orpheus’un arkasına bakması olay örgüsündeki mühim bir olayla birdir, bu bakışın siyasal, toplumsal karşılıklarıyla şak diye yüz yüze geliriz, Hindistan’ın politik ortamının huzursuzluğunda kıvranan karakterler ülkeden kaçacaklardır elbet, Rushdie’nin romanlarında Hindistan’ı terk edip İngiltere’ye veya ABD’ye yerleşen karakterler hep vardır, bu kaçışlar sadece imkan ve zaman meselesi olduğu için izleği kolaylıkla çözüp mevzunun gerisini merakla bekleriz. Proust için diyor Michel Schneider, usta yazarlar aynı şeyleri farklı biçemle yazmayı bilenlerdir, Rushdie cuk oturuyor bu sava. Ne başka, doğaüstü mevzular yine o kadar doğaüstü değildir, tuhaf kurgunun bir parçasıdır, mesela yine hayaletler çıkar ortaya, Ormus adlı esas adamımız bir gözüyle başka bir evrendeki yaşamından manzaralar görmeye başlar, yine Ormus yıldız bir müzisyen olmadan önce ve sonra dünyanın depremlerle sallanacağını, sınırların üst üste bineceğini, dünyanın büyük bir değişimin arifesinde olduğunu söyler, sezgileri ve görüleri çok kuvvetli olduğu için tutturur da, büyük depremler tektonik plakaların birleşme yerlerini darmadağın ederken paralel evrendeki dünya kaçınılmaz bir yıkıma uğrar ve anlatıcımız Rai’ye görünen bir kadın bütün yaşananları anlatır, kendi dünyası yok olurken son bir kez görünerek Rai’den tek bir şey rica eder: Ormus’u yalnız bırakmamalı. Ormus dünyaların birleştiricisidir, denebilir ki diğer dünyalar Ormus’un parlak ruhuyla aydınlanmakta ve daha da önemlisi var olmaktadır. Çocukluklarına ve ailelerine baktığımızda Vina’nın, Rai’nin ve Ormus’un bir araya gelmelerinin hikâyesi her mucizeye ve absürtlüğe açık, paralel dünyanın yok olması çok da şaşırtıcı gelmiyor haliyle.

Hikâyeye baştan başlamak sondan başlamak demek, Rai delicesine âşık olduğu kadınla birlikte helikoptere binmediği zaman Vina kaç yıllık ilişkileri boyunca ilk kez vedalaşıyor Rai’yle, kızgınlıkla söylediği onca sözden sonra yumuşak bir veda. Depremde öldüğünü en başta söylüyor Rai, tanıştıkları andan itibaren sevdiği kadınla birlikte gitmediği için pişman, Vina’nın son fotoğrafını çektiği için daha da pişman çünkü kadını yalnız bıraktığını hatırlayacak. Karakterlerin hikâyeleri ayrı romanlar olarak okunabilir, onca sayfaya sığdırılmış birkaç yaşamı bütün detaylarıyla anlatmak mümkün değil ama dönüm noktalarından bahsedebilirim. Vina ABD’de doğuyor ve Rai’nin Hindistan’daki evinde yaşamaya başlayana kadar çok zor bir yaşamla baş etmek zorunda kalıyor. İntiharlar, ölümler, sevgisizlik, en sonunda Hindistan’daki zengin bir akrabanın koruyuculuğu. Ormus ve Rai’nin aileleri yakın, Vina da Rai’nin evinde kalmaya başladıktan sonra üçünün ilişkileri derinleşiyor. Anneleriyle babalarının yaşamları da ayrı tel, Rushdie muazzam geniş bir açıyla Hindistan’ın fotoğrafını çekiyor ebeveyn üzerinden. Ormus’un babası Hindistan’ın İngiltere’den kopmasını istemiyor, Dumézil’in Ön Hint-Avrupa topluluğuna dair kuramlarına bir yenisini eklemeye çalışarak Hindistan’la Avrupa’yı daha derin bağlarla yakınlaştırmaya çalışırken servetinden oluyor, bunda aç kurt gibi dolanan tüccarların etkisi büyük. Kardeşler ayrı karın ağrısı, Ormus’un abisi yokluktan yatılı okula gönderiliyor ve hemen cinayet işlemeye başlıyor, Yastıklı Katil’in yurtta işlediği cinayetler ailenin yıkımını hızlandırıyor. En önemli mesele Ormus’un ikizi, daha doğrusu anne karnındayken Ormus’un “yediği” ikizi. Ormus müziğe dair bütün yeteneğini bu kardeşten alıyor adeta, aklına gelen şarkıların ucu bucağı yok, The Beatles’ın henüz piyasaya çıkmamış şarkılarını bile söylüyor mesela, kendisini dinlemeye gelen ve The Beatles’la çalışan ünlü bir yapımcı sayesinde öğreniyoruz bunu. Sonraları meşhur oldukları zaman aynı yapımcı Vina’yla Ormus’u sömürecek, Ormus’un İngiltere’de tanıştığı menajeri devreye girip yaklaşık on yıl süren yıpratıcı bir hukuk savaşı başlatacak da rahata öyle erecekler. Arada karakterleri birbirlerine bağlayan bir dünya olay var, hangi birini anlatacağımı bilemediğim için geçiyorum ama bir tek şuna değineyim, Ormus’un annesi rahmetli eşinin İngiltere’de birlikte okuduğu soylu arkadaşıyla evleniyor, ikinci eşi de ölünce menajere sarıyor ama menajer eşcinsel, Ormus’tan yüz bulamayacağını bilse de yıllar boyunca çekeceği acıya razı. İki çocuğunun yaptığı kaza sırasında Ormus’un da arabada olduğunu söylemeli, üç yıl süren koma nihayet ortaya çıkan Vina’nın tek bir cümlesiyle sona eriyor. O sırada on yıldır görüşmemişler, Vina ABD’de isim yapmaya başlamışken Ormus âşık olduğu kadının dikkatini çekebilmek için İngiltere’de korsan radyo istasyonlarında sesini duyurmaya çalışıyor. Nihayet bir araya geldiklerinde birlikte ABD’ye göçebilirler, şöhretin kapılarını aralayabilirler ve bütün dünyanın hayranlığını kazanırken muhafazakâr öfkeyle yüz yüze gelebilirler.

Ne demeli, Rai dadandığı birkaç kütüphaneyi sular seller gibi okuduğundan her türlü anlatım tekniğine vakıf, bir ara Joyce gibi anlatırken Kundera’nın biçemini taklit edebiliyor, oyunları ödünç aldığını söyleyecek kadar usta bir anlatıcı. Tatmin ediyor, önemli. Diğer ikisini yakından takip ediyor, yaşamını yazarak bir yere sabitlemek zorundaymış gibi hissediyor. Dünya çapında ünlü bir fotoğrafçı olması iki yıldızın etrafında olmasına yardım ediyor, acıyı uzatıyor da denebilir. Şu üsluptan bir parça bahsedeyim, müthiş keyifli: Rai evinin bir odasındaki tavan vantilatöründen bahsediyor mesela, iki sayfa boyunca vantilatöre babanın gösterdiği tepki, Hindistan sıcağı, baharatlar, yemekler, sıcak, vantilatör, araya belki Cehennem’in kapılarında nöbet tutan köpekler, yedi katın demirbaşlarının sayımı, akla ne gelirse. Üçüncü sayfada neden bu bahse yer verildiğini anlıyoruz, eşi öldükten sonra Rai’nin babası da dayanamıyor ve pervaneye kendini asarak intihar ediyor. Rai odaya geldiğinde bedeni odada dönüp duran babasını görüyor, koku ve sıcak yüzünden hizmetçilerden biri pervaneyi çalıştırmış. Böyle saçma, komik pek çok olay var, hikâye olağanüstüye yer verip gerçeklikten sapmaya teşneyken bile gerçeklik kaskatı olduğu ve karakterlerin acıları kadar sahih pek az acı gördüğümüz için, gördüğüm için gülemedim ama görüntüyü gözümde canlandırınca… Bilemiyorum.

Dünyayı sarsıyorlar, turnelere çıkıyorlar, Vina evlenmeye hiç niyetli olmamasına rağmen on yıl sonrasına söz veriyor ve on yıl sonra gerçekten evleniyorlar, Ormus’la Vina en tepeye çıkıyorlar, The Beatles’tan sonra en büyükler, inecek gibi gözükmüyorlar ama dünya değişiyor, Vina bütün dünyayı kucaklayarak gıda yetersizliğinden, savaşlardan bahsediyor ve elini taşın altına sokuyor, Ormus’sa ulvi dünyasına çekilerek dünyanın sonunu biçimliyor adeta. Depremleri yüzünden Vina’nın yaşamını kaybettiği malum, sonraları Mina’yla, Vina’nın çok başarılı bir kopyasıyla birlikte olsa da âşık olduğu tek kadının öldüğünü kabullenir kabullenmez kendi sonunu da getiriyor. John Lennon’ın başına gelen. Bu dünyada Lou Reed kadın bu arada, aslında bu anlatı farklı bir evrende geçiyor. Biraz farklı. Brian Eno yerine başka bir Eno var, Madonna biraz daha başka, Soundgarten diye bir grup, müzik dünyası, Hint mitolojisi, Antik Yunan ve hüzünlü bir aşk hikâyesi, bol müzikli. On numara roman.