Melih Cevdet Anday – Anadoluda ve Sosyalist Ülkelerde

Anday yanına kâğıt kalem almıyor, geziden döner dönmez izlenimlerini sıcağı sıcağına yazarak yolculuğa tekrar çıkıyor. Amacı görülmüş bir yeri değil de görülmesi gereken yeri anlatmak, bu anlatımda gezginin kişiliğinden de bir şeyler varsa tadından yenmez. Mekanın tarihi veya kişileri odaktaysa tesir az, Goethe heyecanla çıktığı İtalya gezisinde tarihî malumat yığını altında kalınca rehberine kızmış, taşın toprağın tarihten daha değerli olduğunu düşünmüş, Anday bunu birkaç kez dile getiriyor ve Goethe’nin düşüncelerinin aksine gittiği yerleri kapsamlıca ele almaya çalışıyor. Ege kıyılarındaki gezintilerini kaleme alırken Fenikelilere, Aristoteles’e ve Halikarnas Balıkçısı’na yer veriyor, mitolojiye değiniyor tabii, yediği yemeklerden, doğadan ve yöre insanından da sıklıkla bahsediyor. Tekmili birden. Mesela 1976’daki Fethiye gezisi, Ören, Kaya Köyü. Bölgenin tarihi tamam, sonrası Anday’ın düşün dünyası. Rum köyüymüş orası, mübadeleden önce Fethiye’nin zanaatını o köy karşılarmış. Fırıncılık, çarıkçılık, akla ne gelirse. Türkler ekip biçmekten başka bir şeyle uğraşmaz, ihtiyaçlarını Kayalılardan temin ederlermiş. Zanaat öğrenmemişler, bu yüzden Rumlar gidince çok sıkıntı çekmişler. Bildiğimiz hikâye: Atina’ya giden Rumlar orada aşağılanmışlar, Türk oldukları söylenmiş, o köyün civarına yerleştirilen mübadil Türklere de yerliler pek yanaşmamışlar. Dostluk varmış oysa, Rumlar gitmeden önce Türklerle ağlaşmışlar, mallarını Türk dostlarına emanet edip öyle gitmişler. Kavga gürültü olmamış hiç, hatta akşamları Türk köylerinden Kaya’ya giden çokmuş, Kayalılar ürettikleri içkileri sunup dostlarıyla sohbet etmekten büyük zevk alırlarmış, bu yüzden bütün köyler karanlıktayken Kaya’nın ışıkları sabaha dek yanarmış. İlginç, köye sonradan yerleştirilenler orada durmayıp göçmüşler, evlerde ne varsa söküp götürmüşler bir de. Gavur olacaklarını mı düşündüler bilemiyorum, zanaat öğrenmenin gavurluk olduğunu düşündükleriyse kesin. “Onlara refah bu dünyada, bize öbür dünyada,” demişler. Muğla’nın genelinde de durum farklı değilmiş, Rum topluluğu öteden beri doktor ve eczacı yetiştirmesine rağmen Türk topluluğu hiç ilgi duymamış ilime, merkez ilçenin bütün köylerine Rum doktorlar gidermiş. Muğla’da eczane yüzyılın başında açılmış anca, Kaya’daysa iki doktor ve iki eczane varmış o zamanlar. Savaş zamanı köyde bazı cemiyetlerin kurulduğu söylense de pek bir bilgi yok anladığım kadarıyla, bazı girişimler olmuştur ama çatışma çıkmamış herhalde, ayrılık sırasında ağlaştıklarına göre öyle aman aman bir düşmanlık görülmemiş. “Başlarında hamamcı Hristo’nun bulunduğu son aile bir daha dönmemek üzere Saburhane deresinden uzaklaşırken arkada ağlayanlar, onları atları ve merkepleri ile Marmaris’e kadar yolcu edenler, insanlığın bitmek tükenmez soyluluğuna en büyük oranda sahip oluşun ispatını gerçekleştirmişlerdir. Muğla Rumlardan arındığı gün bomboş kalır. Uzunoluk değirmeni susar. Fırınların ateşi birden söner. Dülger ve yapıcı sıkıntısı başlar. Andon’un yıllarca yaktığı Saburhane hamamı soğur. Anlaşılır ki Muğla sınaî ve tivarî hayatının ağırlığı Rumlarla beraber gitmiştir.” (s. 49)

“Urla Yarımadası’nda” üç kişilik ekibin tatlı maceralarının anlatıldığı hoş bir bölüm, Şadi Çalık ve Cem Yayınevi’nin kurucusu Oğuz Akkan’la birlikte İstanbul’dan yola çıkan Anday oralarda doğup büyümüş Çalık’ın rehberliğinde geziyorlar. Necati Cumalı’nın Urla’daki evine gidip kiracılarla sohbet ediyorlar bir zaman, Rum ailenin kızı edebiyat sevdalısı olduğu için Cumalı’yı tanıyor, Anday’ın kim olduğunu öğrendikten sonra adamın ellerini öpmek istiyor, gözleri doluyor. Yolculuğa devam ediyorlar sonra, muhtemelen karantina adasına geliyorlar. Anday adanın tarihini anlatıyor, zamanında oraya cüzzamlıları koyarlarmış, köprü yapılmış da ada karaya bağlanmış sonradan. Aynı adaysa ben gittim oraya, 2005’in yazı olması lazım. Sağlık Bakanlığı’nın tesisleri vardı, annem sağlıkçı olduğu için kalabildik orada. Köprü diyorum da yol aslında, kenarlarında korkuluk falan yoktu, iki şeritli yol denizin üzerinde bir çizgi gibiydi. Urla’nın güzelliği zaten baş döndürücüydü de o adanın denizini, manzarasını unutmam. Gitarımı da götürmüştüm, kaldığımız evin hemen önündeki küçük iskele suya gömülüp kayboluyordu, ayağımı o suya sokarak şarkılar söylemiştim. Bir daha gitmek kısmet olmadı ama giderim yine, ömrü yarılamanın şerefine seneye. Neyse, Seferis bahsetmiş o adada bir cüzzam hastanesi olduğundan, Türkiye’de görevliyken oralara yıllar sonra tekrar gitmiş ve yitirdiklerini hatırlayıp kederlenmiş. Başkaca bildiğimiz şeyler var, balıkçılar kaçak avcılardan şikayetçi, kimsenin yetişecek bir şeyi olmadığı için hayat çok yavaş, büyük şehirden gelenler yavaşlığa şaşıyor. Akşam oldu mu dükkânlar kapanıyor, sokaklarda kimse kalmıyor. Anday’a göre yoksullukla açıklanacak bir durum değil, neşelenmek ve eğlenmek kodlarımızda yok, bir atılım lazım ama kaynak belirsiz. Oralarda da Bademler Köyü var, köylüler dinsel inançlarında “Ali’den yanalar”. Etraftaki köylerde tiyatronun t’si yok, Bademli’de 1930’lu yıllarda bir öğretmenin öncülüğünde tiyatro kuruluyor ve oyunlar oynanıyor, Cumalı’nın oyunları revaçta. Metin Erksan Susuz Yaz‘ı çekerken zorlanmamış hiç, köylüler kırk yıllık artist gibi şahane oynamışlar. Âdetleri de ilginç, köyde bir genç öldüğünde çiçeklerden örülü bir bayrak açılır, naaş bu bayrakla birlikte gömülürmüş, toprakla değil de çiçeklerle gömülürmüş insanlar. Evlenmek basitmiş, kızla oğlan anlaşmışsa tamam. Kız kaçırmak değil de yoklukta borç harç düğün yapmak ayıpmış, şimdiden bile fersah fersah ilerideler.

Sosyalist ülkeleri anlatırken tarafsızlığını korumakta zorlanıyor Anday, sosyalist dünya görüşüne gönülden bağlı olduğunu defalarca dile getiriyor ve coşkuyla geziyor. Yeterince objektif diyelim. Sovyetler Birliği gezisinde bir Türkoloji öğrencisi eşlik ediyor kendisine, “Svetlana” adlı öğrenci muhtemelen Svetlana Uturgauri, Cem Yayınları’ndan Türk Edebiyatı Üzerine adlı bir kitabı çıkmıştı. Geziyorlar işte, işçiler en çok Yaşar Kemal’in, Aziz Nesin’in ve Nâzım Hikmet’in eserlerini biliyorlar, zaten Nâzım’a duyulan ilgi malum. Macaristan’dan Bulgaristan’a hemen her ülkenin kitaplıklarında Nâzım Hikmet’in kitaplarına rastlıyor Anday, övünçle bahsediyor. Oraların en ünlü ozanlarını soruyor bir ara, Resul Rıza diyorlar. Azeri şair Rıza’yı çok seviyorlar, oğlu Anar’la da tanışıyor Anday ama o zaman Anar henüz genç, eserleri Türkiye Türkçesine çevrilmemişti muhtemelen. Şahane yazardır aslında, Everest bir iki kitabını bastı diye hatırlıyorum ama ilgi görmedi. Azeri yazarlara ilgi gösterilmediğini kendi gözleriyle görünce üzüntüsünü dile getirmiş Anar, hangi yazarın anılarında okuduğumu hatırlamıyorum ama sıklıkla İstanbul’a gelirmiş, kitapçılarda Azeri yazarların eserlerini göremeyince Türklerin kitaplarının Azerbaycan’da iyi bilinmesine rağmen Türkiye’de Azeri edebiyatına ilgi gösterilmediğini görmekten duyduğu hayal kırıklığını dile getirmiş. Bakü’de Anday’ın gördüğü genç şu an doksan yaşında, dilediğince yaşar umarım. Sonra istikamet Özbekistan, oraları da şevkle anlatıyor Anday. Eskiden yoksulmuş oralar, SSCB’nin mevzuya el atmasıyla birlikte kalkınmış, üretim faaliyetleri hız kesmeden sürüyormuş, böyle şeyler. Bürokratlar Anday’ı karşılayıp gezdiriyorlar, fabrikalara girip çıkarak insanların mutlulukla çalıştığını görüyorlar, böyle şeyler. Bulgaristan’da Balkan ülkelerinden gelen yazarlarla birlikte takılıyor Anday, sosyalist ülkelerin yazarlarının fikir ayrılıklarını değerlendiriyor, mesela gerçekçiliğin bir burjuva icadı olduğunu söyleyip gerçekçilikten başka bir şey düşünmeyen edebiyat anlayışlarını ve yazarları eleştiriyor. Macaristan’da bu yüzden kavga edecek neredeyse, evinde ziyaret ettiği genç bir heykeltıraş sinirini bozuyor. Neyse ki ziyaret ettiği her yerde şarap ikram ediyorlar, akıl yayları gevşiyor ve geziler keyifle sürüyor. Anday da pek güzel anlatıyor yahu, üslup capcanlı, insanlar sahih, muhabbet güzel. Everest kısa süre önce Anday’ın bütün metinlerini bastı diye biliyorum, bu yazılarına denk gelmedim ama tekrar basmışlardır herhalde, yoksa sahaflara bakmak lazım bulmak için. İlgilisi kaçırmamalı.