Robert McCammon – Kuğu Şarkısı

Bisiklete binmeyi severim. Karga bokunu yemeden kalkarım, yallah, 35 kilometre har har har yardırıp dönerim. Karganın boku birkaç haftadır, 35 kilometre yıllardır. Pertim çıkmış olur, biraz idmansızsam bacaklarım titrer çünkü mola vermem, vites düşmem, tam gaz. Sabah canım çıktı mesela, geldim, kahvaltı yaptım, son kez oturdum kitabın başına, 832. sayfayı bitirir bitirmez Umut’un akşam bisiklete binme teklifini -normalde kabul etmezdim ama hemen kabul ettim. Fiziksel işkence çekmeliyim, başka türlü bu kitabın etkisi geçmeyecek.

Arka kapağa bakalım. Dean Koontz övmüş romanı, tam Dean Koontz’un yazacağı türden hopçiki bir roman, normal. Mahşer‘le karşılaştırılıyormuş. Şöyle demeli, yapay zekâya ver Mahşer‘in tam metnini, de: “Bana bu romanın kurgusal zekâsının onda biriyle, karakterlerinin aptaldan hallice olduğu bir versiyonunu yaz.” Tamamdır, karşılaştırdınız. Olay örgüsünü anlatmaya gerek yok, kötü kopya. “Yazılmış en güçlü post-apokaliptik korku romanlarından biri”, meh, embesillikten korkuya yer kalıyorsa bu da tamam. Ne korkutuyor acaba, yedi yılda onlarca nükleer bombanın saçtığı radyasyonla ciddi mutasyon geçirip hayatta kalabilmiş çift kafalı kurtlar mı, Randall Flagg’in Osuruktan Kopyası’nın -bundan sonra RFOK diye geçecek- tripleri mi, nedir. Ha, nükleer kış basmış diyarı, su olmadığı için karları eritip içiyorlar, yani kurtları o hale getiren radyasyonu ekmek arası yapıp yemedikleri kalmış, insanların suratlarında Eyüp’ün Maskesi nam tuhaf kabuklar peydah olması dışında hemen hiçbir sağlık sorunları yok, pek hoş. ABD’yle Rusya arasında patlayabilecek nükleer savaşı yeri gelmiş tek bir subayın sağduyulu kararları engellemiş, dileyenler araştırıp bakabilir, insanlar evlerine canavar gibi sığınaklar yapmışlar, yani şu durumda ordunun da sağlam hazırlıklarının olması şüphesiz. Pakistan falan sallamaya başlamışlar zaten, dünya kaynıyor, romanın başında Başkan’ın generallerle yaptığı görüşmelerden çıkarılabilir ne önlemlerin alındığı, işin uzmanı değilim ama bombalar patlıyor, hayatta kalanlar hemen gizlendikleri yerden çıkıp dolanmaya başlıyorlar, ortada numunelik bir tanecik asker yok yahu. Sonlara doğru yüzbaşının teki çıkıyor piyasaya, o da ıbık cıbık bir yerleşim yerinde hayatta kalmaya çalışıyor. Karakterlerin gözünden görüyoruz olan biteni, askerlere rastlamamaları zaten anormal de baştaki gibi daha geniş açıdan niye görmüyoruz neler olup bittiğini, tuhaf. McCammon’da anlatı tutarlılığı olmadığı için majör gelişmelere değinmediği gibi karakterlerin devamlılıkları da sorunlu, mesela Alvin diye bir zıpçıktı terör estirmeye başlıyor, sonra kayboluyor piyasadan. Nereye gittin abi, ayrıca esas karakterlere yoldaşlık eden Peter gibi adamları da çamura gömdünüz kaldılar öyle, bir mezar kazaydınız da gömeydiniz en azından, bir anaydınız, ne bileyim. Ortaya karışık gidiyorum da, mesela bizimkilerin sığındığı son yer Mary’s Rest’te ölüler gömülmüyor çünkü toprak donmuş, malum nükleer kış, civardaki göl cesetlerle ve bokla dolu olduğu için hava bile çürüyor. Ee? Mükemmellik Ordusu üç beş gün sonra mekânı basacak, bizim en esas karakter, ergen Swan, herhalde önceki yaşamında taktisyen falandı, ânında muhteşem bir fikirle atlıyor ortaya: onca zırhlı araç, tank falan gelecek, hendekler kazıp bir de buzla örtülecek bir duvar diktiler mi kasabanın dışına, muhteşem bir savunma! Lan oğlum, iki saat önce bir adamı gömmek için biriniz balyoz mu ne getirdiniz, biriniz hayvan gibi çivi mi ne getirdiniz, kürek sallayacaksınız diye canınız çıktı, orada yaşayan yüzbaşı toprağı kazmaya çalışmanın delilik olduğunu söylemiş? Akıl alır gibi değil yani, hele RFOK’la Josh’ın karşılaştıkları bir bölüm var, evlere şenlik. RFOK kardeşimiz yüzünü şekilden şekle sokabilen, sineklerle falan kimin nerede olduğunu bulabilen, insanların zihinlerini okuyabilen biri, dümdüz Sineklerin Tanrısı işte. Rahibe adlı esas karakterlerden birini bulmaya çalışıyor çünkü Rahibe’nin elinde çok ilginç bir cam yüzük mü, her ne haltsa, ondan var, o cam birtakım güçleri harekete geçiriyor, iyiliğin bir parçası diyebiliriz. Başlarda karşılaşıyorlar Rahibe’yle, kadın yanındakilerle birlikte kirişi kırıyor, sonra yedi yıl boyunca kovalamaca. RFOK izini buluyor bunların, mekâna farklı kılıklarla girip arıza çıkarıyor, işleri zorlaştırıyor derken Swan’ın korumalığını yapan Josh’ı kuytuda kıstırıyor. Pata küte dövüyor bir güzel, ama, o da nesi, “Git de ona bir insanın elinden öleceğini söyle!” diye salıyor adamı? Swan radyasyonla mahvolmuş toprakta elmadır, mısırdır, bunları tekrar yetiştirme gücüne sahip, iyiliğin temsilcisi diyebiliriz, RFOK’la karşılaştıkları zaman kızın bakışlarından temiz bir sopa yiyor, hani neredeyse Swan’ın uzattığı elmayı alıp da yiyecek, öylesi bir iyilik saçılıyor da Şeytan korkuyor, neyle karşılaştığını anlayamıyor çünkü? Mümkünse böyle bir şey. Neyse, üç insan gücünde, büyüklüğünde adamı pusuya düşürmüşsün, kafasını ezersin bir hareketinle, mesaj vermesi için salıyorsun. Ya bir yürüyün gidin ya. Bak, yazdıkça aklıma geliyor, notlara bakmaya bile gerek yok, bu Josh kan revan içinde çıkıyor delikten, bayılıyor, koşup kaldırıyorlar falan, orada yaşayanlar hendek işlerine girdikleri zaman bu kalkıyor, yaralı yaralı kalas malas taşımaya başlıyor? İkinciye düşüyor, komaya giriyor, Mükemmellik Ordusu mekânı bastığında duvarı muvarı her şeyi indirip katliam yapmaya başlayınca Swan cehennemin ortasında kalıyor, tam kurşunu yiyecek, aa, içeride boku çıkmış şekilde yatan Josh ayaklanıyor, uçup geliyor da kurtarıyor Swan’ı. Yemin ediyorum okurla bu kadar, çok affedersiniz ama kelimenin tam anlamıyla taştaş geçen bir metin olamaz. Şimdi en son bütün bombaların bombası var, Amerikan Başkanı her şeyin mahvolduğunu, yeniden başlamak için kutuplara bomba atması gerektiğini söylüyor, prosedür neyse yerine getirdikten sonra RFOK’un canına minnet zaten, fırlatmayı iptal edecek kodu bilen adamı öldürüyor. Bak şimdi, arkada çatışma boğuşma falan, bu Swan gidiyor bilgisayarın başına, kabloları sökmeye çalışıyor fırlatmayı durdurmak için? Ciddi ciddi? Geri sayım, on, dokuz, sekiz, Swan kod sallıyor kafadan, üç beş kez yanlış giriyor tabii, füzeler için “dua” mı ne demişti Başkan, Swan “Âmin” yazıyor, iki saniye kala fırlatış iptal oluyor? Ya okuru böylesi geri zekâlı yerine koymak bir şey, geri zekâlı yerine konulduğunun farkına bile varmayan okurun romanı beğenmesi bambaşka bir şey, gerçekten hayret ediyorum. Bütün bu saçmalıklar bir yana, RFOK biraderimiz aptal aptal boğuşurken Swan’ı durdurmaya zerre yeltenmiyor, fırlatmaya az bir zaman kala dumana mumana dönüşüp arazi oluyor oradan. Neden? Bu soruyu kaç defa sordum kendime bilmem, The Room‘un absürtlüğünü bu romanda görebilirsiniz. Başlardayız, Rahibe zar zor kaçabilmiş adamdan, upuzun yürüyüşte adamın ayakkabılarının parçalanmasından medet umuyor ama hayır, adam yüzünü değiştirebildiği gibi ayak uzunluğunu da değiştirip istediği ayakkabıyı giyebilir! Eyvah yarabbi, giyebileceği milyonlarca ayakkabı olmasa adam belki takip edemeyecekti o zaman, öyle mi? 1 sayfa ya bu, 1 sayfa düşüne düşüne ayakkabı düşünüyor Rahibe. Neden? O mucizevi cam parçasını da New Jersey de mi, Manhattan’da mı, zıttırıbık bir yerde, parçalanmış vitrin camının arasında bir yerde buluyor, mücevher mağazasıydı galiba. Dünyanın en büyük mucizesine kredi kartına 12 taksitle sahip olabilirsiniz yani. Son olarak iyilik-kötülük ikiliğinin en klişe, en berbat halinin sayfalarca sürdüğünü söyleyeyim. Bu dünyada kurtarılacak bir şey kaldı mı ki? Elbet var! Hayır, hiçbir şey mücadele etmeye değmez! Tanrı’nın varlığına inanıyor musun, o zaman mücadele etmelisin! Dünya çok güzel bir yer!

Ya bir gidin be abi, 800 küsur sayfa kafamı ütülediniz boş boş muhabbetlerle. Yazacak onca saçmalık kaldı ama benden bu kadar, sinirlerim harap oldu. Bu serinin kitaplarını tutuyordum ama bunu hemen vereceğim hemen, kurtulmak istiyorum. Ödül almış bir de, güler misin ağlar mısın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!