Hristo Brızitsov – İstanbul’dan Mektuplar: Bulgar Gazetecinin Gözüyle 1932’de Şehir

Şehri doğrudan göremiyoruz, Brızitsov göremiyor, anılarla iç içe geçmiş bir şehir kendini olanca haliyle gösteremez. Ailesiyle birlikte göçtüğü zaman on iki yaşında Brızitsov, İstiklâl Caddesi’ni tepeden gören evinden baktığı manzara, kaçını, on küsur kartpostalı dolduruyor, çocukluğunun İstanbul’undan sıyırabilirsek 1932’yi görebiliyoruz ama nostalji var daha çok o yıl, çocukluğun izi, kaybolan şehir. Kitabı hazırlayan Hüseyin Mevsim’in döneme dair açıklamalarından Brızitsov gibi pek çok gazetecinin gelip gittiğini öğreniyoruz, devlet adamları, bürokratlar gelip okulları, şehirleri gezmişler, Mustafa Kemal’in devrimlerini değerlendirmişler, anılarında güzellikleriyle anmışlar ülkeyi. Bulgar entelektüel çevreler çağın dışında kalmış bir imparatorluğun cumhuriyete dönüşmesinin zor, neredeyse imkânsız bir çaba olduğunu belirtmişler 1920’lerde, birkaç yıl sonra bakmışlar ki rejim sağlam bir şekilde yoluna devam ediyor, 1930’ların başında gözlem için geliyorlar buralara. Mevsim kimlerin gelip gittiğini, izlenimlerin hangi gazetelerde, kitaplarda yer aldığını veriyor yazısında, ardından Brızitsov’u detaylıca anlatmaya başlıyor zira burada doğup büyümüştür yazar, “Hürriyet” sırasında çatışanları, çatıdan çatıya vuruşanları yakından izlemiştir, 1913’te ortamın iyice ısındığı bir zamanda da gazeteci babasının öngörüsüyle doğrudan Burgaz’a, Bulgaristan’daki. Çocukluğuyla ilgili başka metinler de yazmış Brızitsov, okumak isterdim, buralar onun gözünden bambaşka çünkü. Yaşamı da çalkantıya kapılınca, İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı gazeteden ötürü yargılanıp sekiz yıl hapis yatınca falan, çocukluğunun büyülü dünyasına sığınmaktan teselli bulmuştur sanıyorum. Beş binin üzerinde gazete yazısı varmış, Refik Halid’in, Vâ-Nû’nun Bulgar kardeşi diyebiliriz, aynı şenlik.

İstanbul’u “artık” sevmediğini söyleyince Brızitsov, bir de Mustafa Kemal’i affetmeyeceğini, oryantalist kafadan da bahsedebiliriz ama asıl Bulgarların, yabancıların uğradığı şiddetin etkisini düşünmeliyiz belki. Öfke, kibir, biraz da özlem. İkide bir geçmişi çıkarmak piyasaya, kadınların Avrupalı gibi takıldıklarını söylemek yüz iki defa, feslerin ortadan kaybolduğuna hayıflanmak, o pis, dar sokakların çekiciliğini anmak, bilemiyorum. Dalgaya vurur Brızitsov, sonuçta Mustafa Kemal başarılamaz denileni başarıp bir milleti ayağa kaldırmıştır, elbet saygıdeğer bir insandır. Da, Osmanlı’nın en dandik zamanlarındaki muhteşem çocukluk ayrı bir şey, sürebilirdi eğer Türkler büyük savaşı kaybetselerdi. Yeniden yana olduğunu söylüyor yazar, “yeniyi kim sevmez”, eski İstanbul’a da üzülüyor, eksik olmasın. Yoruma çok açık, dileyen istediği yerinden tutar. Şu alıntıyla geçiyorum bu bahsi: “İstanbul’da ecnebilerin sayısı artıyordu, çünkü bu şehir, adeta bir ucuzluk cennetiydi. İthalatta gümrük yoktu. Burada birçok mal, ithal edildiği ülkeden bile daha ucuzdu. İstanbul’un ucuzluğu dillere destandı; bolluk içinde yaşanıyordu. Dilenciler hakikaten çoktu, ama bu, iktisadi buhrandan veya sefaletten değil, tembellikten kaynaklanıyordu.” (s. 61) Kimler bolluk içinde yaşıyordu, dilenciler gerçekten neden çoktu, dikiz. Babası dönemin önemli gazetelerini çıkaran, Bulgarların sesini duyuran mühim bir gazeteci, II. Abdülhamid’in himayesiyle 1890’dan 1912’ye kadar çalışıyor, asıl onun hatıralarını merak ediyor insan. Çok mu yüklendim diye düşünüyorum, Brızitsov alenen söylemiyor sözünü ama imaları, nasıl demeli, hoş değil. “Halifesiz İstanbul! Kuran-ı Kerim Türkçeye çevrildi! Kuran-ı Kerim radyoda okunuyor! Mehmet kasketle, Hatice -kısa saçla! Bütün bunlar da beş bin bilmem kaçıncı yılında değil, Eylül 1932’de olsun!” (s. 22) O günden bakınca bambaşka gerçi, öylesi büyük bir değişim demek ki Batı için.

Çok konu, yazarın değindiği çok mesele, ortaya karışık yapayım. Önce Boğaz’da geziniyor Brızitsov, iki kıyı boyunca gidip geliyor, çocukluğuna işleyenleri anlatıyor. Çırağan, zamanında debdebenin merkezi, yanık haliyle bekliyor o sıralar. Padişahlar öyle bir ihtişamla yaşıyorlarmış ki orada, dillere destanmış. Saray için söylediği: “Eğer firavunların acımasızlığı olmasaydı, bugün şahane piramitler de olmayacaktı. Bu da hem sanat, hem de bilim için bir kayıp olurdu. Binlerce kölenin çektiği acılar ne eder ki, eğer bugün piramitler dimdik ayaktaysa?” (s. 25) Ha maşallah. Ortaköy’de doğduğu evden bakınca zamanında büyük yangınların küle çevirdiği büyük yapıları hatırlıyor Brızitsov, Bulgar Ekzarhlığı binası yanarken “Bulgar” kelimesi kötümserlik ve Abdülhamid devrine has bir taassupla birçok kişinin ağzından düşmemiş, Yıldız Köşkü’nün sevincinin hayali. Yirmi yıl önce kalın duvarlar arasında kadınlar sessizlik ve tembellik içinde yatarken o gün saray kenarındaki lise avlularında Yeni Türkiye’nin kızları neşeyle cıvıldıyorlarmış. Bol olsun neşeleri, yazar artık nasıl etkilendiyse tekrar tekrar yazacak bu neşeyi. Boğaz’a övgünün bir cinsi: “Gidin ve görün. Nihayet insanoğlu, tabiatın en büyük mucizesinin kendisi olmadığını ve her şeyin ayağına kadar getirilmeyeceğini anlasın. Bundan dolayı zaten Boğaz eşsiz, hatta eşsiz benzersiz, çünkü eğer kalem, fırça ve paletle herkesin önüne getirilebilseydi, bir hiç olurdu.” (s. 29)

Vapurlar. Bir paşanın fesini alıp denize atmış Brızitsov, köpüren adama ondan korkmadığını söyleyince paşa helal etmiş fesini, bu hikâye Türklerde insanlık olduğunu göstermek için. Başka gün, vapur batıyor, kayıklar yanaşıyor ama kadınlar erkeklerin başka yere bakmalarını istiyorlar, yoksa binmeyecekler kayıklara, edep yerleri görüneceği için. Kayıklarla açılmışlar bir gün, kayıkçı Bulgar istihbaratındanmış, gidip toplara surlara bakıp notlar almış adam, batma tehlikesi geçirmişler. İşgal sırasında tekrar İstanbul’a gelen Brızitsov arkadaşıyla geziniyor, Fransız gemisine bakıp ABD’ye gitme hayali kuruyor ama arkadaşı uyarıyor hemen, savaş gemisi o, hem yakın zamana kadar savaştıkları bir ülkenin gemisine binmek ne demek? O sıra arkadan bir Fransız askeri gelip yakalıyor bunları, casus olduklarından şüpheleniyor, şamarlayıp  salıveriyor sonra.

Tulumbacıların, hamalların alayı Kürt’müş, şehir yanarken oradan oraya koştururlarmış, yağmaya düşenlerin kökeni hakkında bilgi yok. “Bence bu işte bir ittifak vardı. Üç kurum -padişah, itfaiye ve belediye- arasında ittifak. Padişah keyif, itfaiye soygun, belediye imar uğruna. Gerçi İstanbul’da itfaiye de yoktu.” (s. 35) Tatavla’da yangını gavurların II. Abdülhamid’in düşmesine yardım ettikleri için çıkarmışlar, Saray kuşatılınca “eski Türkler” galeyana gelip her tarafı tutuşturmuşlar. Özellikle bu “Hürriyet” zamanında yaşananlar çok ilginç, yazar şahit olduklarını, duyduklarını anlatıyor uzun uzun. Şehirde gerginlik ve tehlike duyumu mu alıyorlar, hemen Hıristiyan sefaretlerinin büyük avlularına atıyorlarmış kendilerini, ellerindeki vesikalar her kapıyı açıyor. Rumeli Han’da yaşıyor o dönem aile, çatışmalar çıktı mı terası ve girişleri kapıyorlar, bir gün teras açık kalınca çocuklar çıkıyorlar, birbirlerine sıkan insanları izliyorlar, biri göğsünden vurulunca aşağı düşüyor. Bugün yürüdüm İstiklâl’de, yüz küsur yıl önce kurşun yağmuru altında kalmasını hayal edemedim. Perdeyi aralayıp izliyormuş yazar, tam cehennem. “Bir gece önce ise eski Türkler Hıristiyanları kıyımdan geçirmeye niyetlenmişler. Eski İstanbul’dan bir kitle kamalarla Pera’ya doğru yola çıkmış. Ama köprünün açılması Pera’yı kurtardı. O geceler İstanbul’un en dehşet verici geceleriydi; zaten aydınlatması cılız olan gaz lambaları da kaldırılmıştı; sadece mitralyöz takırtısı duyuluyordu.” (s. 64) II. Abdülhamid düşünce hafiyelerini, adamlarını Galata Köprüsü’nde asmışlar, bırakmışlar öyle sallansınlar. Mahmut Şevket Paşa’nın kadın kılığına girerek saklandığı evin kuşatılmasını da izlemiş Brızitsov, yemlenmeyen askerlerin çıkardıkları isyanları izlemiş, hatta dönemin en güzel kadınlarından biri için iki paşanın adamlarıyla birlikte sokak ortasında çatışmasına şahit olmuş. Polisler eşkıya gibi geziniyorlarmış, Rum çeteler gündüz vakti sokak ortasında adam vuruyorlarmış, bir dünya hikâye. Okumak lazım, Brızitsov’un gözünden zamane İstanbul’u.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!