Samantha Harvey – Yörüngede

The Right Stuff‘ta Aborijin, ateşinin başında oturup yukarı bakmaktadır, Aborijin yukarıların haritasını zihninde çoktan çıkarmıştır: Ay, Samanyolu, sonsuzluk. Ateşine şarkılar söyler, kıvılcımları eliyle yukarılara savurur. Parıltılar yükselir, daha da yükselir, kabinin içinde pencereden dışarı bakan astronotun gözlerinin önünde söner. Evrenin dokusu. Varlığın dokusu. Bunu da Ghostbusters: Frozen Empire‘da Eugene’in torunu söyler: kuantum fiziğine göre ölenler evrene karışırlar. Kayalığın üzerinde gezinen canlılar, cansızlar, her şey evren olacaktır. Sonsuzluğa karışmanın bedeli bilinci taşımaktır insanlar için, sonsuzluğa karışmanın bilincinde olmaktır. “Deform to Form a Star” işte, Steven Wilson söylüyor. Mucizedir, evren içinse sıkıntıdan esnemek gibidir. Belki. Canlılar. Uzay mekiğinde, bilmem ne istasyonunda pencerelerden dışarı bakarlar, Güney Kutbu’nun üzerinden geçerken tarif edilemez bir manzaraya şahit olurlar, sözcükler yetmeyecektir. O ânı unutmamalarını söylerler kendilerine, her biri diğerine söyler, her biri kendine söyler, tek bir ses tek bir bilinçte yankılanır. Anlatıcının değişkenliğini bu her şeyin dokusunda bulabiliriz, tekil bilinç hem toplamın parçası hem de toplam olarak sesini duyurur, uzayla insan arasındaki on santimlik titanyumdan duyurur, yüzeyde genişleyen çatlağın uzaya savuracağı canlarla duyurur, kıtaların yavaşça akışıyla, ülkelerin sınırlarının kurgusallığıyla, insanın zaman karşısındaki küçüklüğü ve zamanı kapsayacak kadar büyüklüğüyle, şimdiki zamanın silinip gelecek ve geçmişin görüntülerine dönüşmesiyle, insanın kendine aradığı yeri uzay boşluğunda bulmasıyla. Karanlık ve aydınlık, sabahın yukarıda hiçbir anlamı yok, aşağıdakilere ifade ettiği anlamı yukarıda yakalamanın imkânı da yok, bu yüzden geri dönmek istememeleri anlaşılır zira günlük görevlerinin dışında düşünecekleri, kaygılanacakları hiçbir şey yoktur yukarıda, boşluğa baktıklarında zamana dair hiçbir şey yakalayamazlar, sadece sessizliğe bakarlar. Şu var, uzay aracında dünyaya dair her veri geçerlidir, konuştukları istasyonun bulunduğu enlem neresiyse saatler, günler ona göre belirlenir. Zamanın başka bir yere göre belirlendiği konum. Boşlukta süzülüyorlar, geri dönecekler veya dönmeyecekler. “Yer ekibi onlara, siz Eşgüdümlü Evrensel Zaman’a bağlısınız, diyor. Bu konuda zihniniz duru olsun, daima dupduru. Zihninizin kayıp gitmemesi için sık sık saatinize bakın, uyanınca ilk iş kendinize şunu söyleyin: Bu, yeni bir günün sabahı.” (s. 12) Günlerin eskidiğini de fark etmezler, havada duran(?) uyku tulumlarının içine girip çıkarlar sadece, evrimin ilk halkasından itibaren kayalığın ve atmosferin özelliklerine göre seyreden canlıları boşluğa fırlatmanın gaddarlığı. Karanlığın içinde, sayısız ışık topunun önünde, arkasında, yanında, bunların hiçbirinin hiçbir anlamı yok, yaptıklarının da anlamsız olduğu düşüncesine kapılmaları normal. İnsan eylemleriyle var olduğunu hissedebiliyorsa kesintisiz bir zamanda sonsuz tekrarın o sonsuzlukta hiçbir anlamı olmayacaktır, hemen hemen hiçbir şeyi değiştiremezler çünkü, uzay aracının üzerinde sınırlı bir kontrolü vardır altı astronotun, her biri kendi araştırmasını yürütürken seslerini, yaşamlarını ayırırlar ama işi bıraktıkları an kolektif bir bilincin parçası haline gelirler. Aşağıda saçma sapan kavgalar dönerse dönsün, iki Rus’un yiyecekleri ve tuvaletleri diğerlerinden ayrıştırılsın, ülkeler birbirine girsin, yukarıdakiler kulak asmayıp varlığı deneyimlemeyi sürdürürler. Hikâyeleri kesişir haliyle, birinin uzun süredir anlamını çözemediği bir resmi diğeri hemen anlar, merkezdeki objenin ne olduğunu söyler söylemez geçmişin doğru inşasını sağlar. Chie’nin annesi ölmüştür aşağıda, Chie’nin tek annesi dönen, parlayan, yılda bir kez Güneş’in etrafında istemsizce yuvarlanan toptur artık, bir ölümle aşağısı(!) bütün anlamına kavuşur. Ne kadar çok anlam, metin bilincin izini sürdüğü için. İnsanın insanla, uzayla, dünyayla, Dünya’yla ilgisi. Chie’nin annesinin atom bombasından şans eseri kurtulması, aynı şey. O gün evde kaldığı için tanıdığı hemen herkes ölmüş, o yaşamış, sonra Chie doğduktan sonra Ay’a ilk kez gidenlerin fotoğrafını mı, bir şeyi vermiş, aslında başarma hırsını vermiş ama anneliği de vermiş gibi görünüyor, Chie annesini düşündüğü zaman, aşağıda, ölüme yaklaştığını bildiği an, evini baştan başa kuruyor, dağları, ülkesini ve Dünya’yı. Öncesinde yoktu. Annesinden geriye kalandır dünya, annesini verdikten çok sonra. Dünya’ya dönene kadar annesi ölmüş olmayacak, aşağısı mutlak sıfır. Sadece okyanuslar, karalar, ışık ve daha çok ışık. Anlamdan sonra, önce belki, en çok anılan ışık. Unutmayacakları anlar, gördükleri, her şey ışığın ürünü.

Karakterlerin ortak noktaları: zihinleri berrak, hedeflerine ulaşmak için elbet çabalıyorlar ama zeki insanlar, o kadar da zorlanmıyorlar, akıl sağlıklarını koruyorlar böylece, Ay’a çıkılmasının onlarda yarattığı heyecanı hatırlıyorlar, Challenger‘ın verdiği korkuyu, ardından hırsı hatırlıyorlar, uzayla ilgili her şey yaşamlarının önemli bir bölümünü kapsıyor. Tam tersi de geçerli, yaşamlarıyla uzayı kapsamışlardır artık, biri balayında Filipinli bir balıkçının düşürdüğü pahalı bıçağı dipten çıkarınca yoksul ama gönlü geniş ailenin misafiri olarak masaya oturmuş, çat pat anlaşarak iki uyuşmazın bir araya gelmesini sağlamıştır, diğeri varlığın karşısında yaptıklarının beyhudeliğine takılıyor: “Bütün o serüven, özgürlük ve keşif hayallerin astronot olma arzusunda toplanıyor, sonra buraya çıkıyor ve kapana kısılıyorsun, günlerini bir şeyler toplayıp boşaltmakla geçiriyor, bir laboratuvarda bezelye filizleri ve pamuk kökleriyle oyalanıyorsun, seninle birlikte dönüp duran aynı, eski düşüncelerle dönüp duruyor, hiçbir yere varamıyorsun.” (s. 26) Yakınmak değil bu, gerçeğin kendisi. Anlatıcının, aslında karakterin kendine hitabı, yeterince uzun süre okursak anlatıcının her şahıs kipini kullandığını göreceğiz, kendilerine, onlara, kendine, ona, sana sesleniyorlar. Eh, biri diğerlerinin kendi çocukları olmamalarına içerliyor, diğeri bir başkasının eşi olmadığı için sinirli, aralarındaki ilişki içte değişken olsa da asgari müşterek görevleridir, yukarıda bir başlarına kalmalarıdır. Birlikte çalışan Anton’la Roman, Rus laboratuvarında mikroyerçekimine uygun olarak yetişen hücreleri kökhücrelere, kalp hücrelerine dönüştürerek uzay ortamında giderek bozulan atardamarlarını iyileştirecek gelecekte, en azından bu sürecin bir parçası olarak üzerine düşeni yapıyor, insanlar onun sayesinde upuzun yolculuklara çıkacaklar tutsun ki, uzak yıldızlara giderlerken hücrelerinin yenilenmesiyle yaşlanmayacaklar. Onun yerinde bir başkası olsa, bu fikrin yerinde bir başka fikir olsa, elde sadece yapılacak iş var. Bir mucize. Kırgızistan’ın üzerinden geçerlerken Yuri Gagarin’in de kaldığı yeri parmaklarıyla bulmaları kadar mucize. Bulamıyorlar, bulmaya yeltenmiyorlar bile. Aslında istençle atıllığın arasında dolanıp duruyor hikâye. Uzay istasyonunda uyurken neyin rüyasını görür insan, o güne kadar her gece uzaya çıktığını görmüşse?

Ve bizler orada ağzımız açık öylece duruyoruz. Ve zamanla, evrenin yan çizgilerinde durmakla kalmadığımızı, bunun zaten yan çizgilerden oluşan bir evren olduğunu, bir merkezinin bulunmadığını, yalnızca vals yapan şeylerden oluşan delişmen, baş döndürücü bir kütle olduğunu, belki de kavrayışımızın tamamının kendi konu-dışılığımıza dair ayrıntılı ve sürekli gelişen bir bilgiden ibaret olduğunu anlamaya başlıyoruz; insan ırkının egosunun bilimsel araştırma araçları tarafından bir güzel pataklanması bu; ta ki ego içinden ışık geçirecek kadar parçalanmış bir mabede dönüşene dek.” (s. 37)

Astronot kıvılcımları görür. Başlı başına roman bu, insanın yaşamla ne yapacağını düşündürdüğü için. Bilimin erdiği yerden bakışla değil, inancın açıklığına razı gelmekle değil, kendine bakarak sırf. Kendini inceleyerek, izleyerek, zifiri karanlıkta bile kendinin varlığını duyumsayarak. Bakış yükselir yüksekliğin anlamı kalmamasıya, kayan yıldızlarla Dünya’ya geri döner, sandılar ki kıvılcımlardır.

Muhteşem. Son zamanlarda okuduğum en iyi roman.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!