Ralph Fox – Roman ve Halk

Metnin çevirmeni Ferit Burak Aydar’ın İspanya İç Savaşı’yla ilgili bir metni çevirdiğini biliyorum, o da kısa bir süre sonra Ayrıntı’dan çıkacakmış, süper. Rusya’dan döndükten on yıl sonra İspanya’da faşistlere karşı savaşmak için yola çıkan Fox, ardında birkaç metin bırakarak cephede hayatını kaybetmiş, Aydar’ın araştırmaları sırasında dikkatini çektiğini sanıyorum. Bu metin 1937’de yazılmış, İngiliz romanının geleceğini çizmeye çalışıyor. Fox’a göre bir zamanlar romanın yaslandığı temeli sarsan fikir buhranı, “insan hayatının düzyazısı” olarak nitelenen romanı alımlama biçimlerini ister istemez değiştirecek, zamanın romanları insanı sarsan nitelikleri kaybetmişken vasatlığa ulaşan bir seviyeye varılacak. “İşin tuhaf tarafı, kötü kitap bombardımanının arkasında okur kitlesindeki artış değil, yayıncıların gittikçe büyüyen okur kitlesine hizmet götürme tarzları yatıyor. Okur artık beğendiği kitabı almıyor, aksine dev yayıncılar kendisine neyi layık görürlerse onu sevmek zorunda kalıyor.” (s. 13) Aradaki yüz yıllık mesafe metnin günümüzdeki problemlere ışık tutmasını engellemiyor, tüketim toplumunun arz-talep terazisindeki konumu değişmedi, değişeceğe de benzemiyor. Fox daha önemli bir kriz olarak romancıların bakış açılarına da değiniyor, kötü romancıların çokluğuna rağmen iyi yazarlar üretimi sürdürüyorlar o sırada, örneğin James Joyce ve E.M. Forster hayattalar, yazıyorlar ama Freud’un psikanaliz yöntemini değerlendiren yazarlar her ne kadar başarılı ve özgün metinler ortaya koysalar da İngiliz romanını entelektüel bir iflasın eşiğine getirmişler Fox’a göre. Romancıların farkında olduğu iki yönlü bir gidişat olabilir, çılgın bencilliğin hüküm sürdüğü bir çağ başlayacak veya milliyetçiliği yıkan, dünya medeniyetini ortaya çıkaran, sağlıklı ulusların özgürce gelişeceği bir ortam oluşacak. Fox’a göre İngiliz romanının geleceğinde Marksizm ve “sosyalist gerçekçilik” var, bu fikirleri açmaya çalışıyor metin boyunca. On sekizinci yüzyılın yazarlarında materyalist görüşün egemen olduğunu söyleyerek devam ediyor, Marx’ın fikirlerine temel oluşturan dünyada yaşamış, eserlerini kaleme almış yazarlar Marx’ı önceliyor Fox’a göre, kapitalist üretim tarzının kök saldığı bu yüzyılın sonrasında Marx ve Engels sanat eserinin oluşumunda yalnızca ekonomik hareketin kendisini “zaruri” olarak dayattığını söylüyorlar, dolayısıyla tarihsel materyalizm romancıyı da yaratıyor, romancı bu bağlamda bireysel istenci toplumsal ve tarihsel istençlerle çatıştırıyor. İnsan hem toplumsal hem de bireysel tarihi olan bir figür olarak beliriyor, Don Quijote gibi örnekleri bu açıdan ele aldığımızda romancının karakterini toplumsal arka planıyla birlikte ele alması gerektiğini söylüyor Fox. Andre Gidé’den alıntılarla modern dünyadaki uzmanlaşmanın ve iş bölümünün yazar açısından bütünü görmeye engel bir körlüğe sebep olduğunu, yazarın asıl görevinin gerçekliği ve hakikati açığa çıkarmak olduğunu belirtiyor. Marksizm bunu sağlayacak tek dünya görüşü, Marksizm vasıtasıyla yazar bütün biçimleri ve inançları kavrayabilir. Epik ile roman ilişkisi meseleyi derinleştiriyor, epik içerdiği karakterlerle toplumu eksiksiz bir biçimde ifade ederken roman birey vasıtasıyla toplumla ve doğayla mücadeleyi ortaya koyar. Robinson Crusoe’nun geçmişinde babasıyla kurduğu sağlıksız ilişki, evden kaçıp denizlere açılması, tarıma dönük yatırımları ve sonunda yalnızlık vardır, bir karakter üzerinden toplumun hemen her kesimi romanda yer alır. Defoe romanını yazarken insanı olduğu gibi anlatabiliyordu, herhangi bir kısıtlamaya tabi değildi ama sonraki dönemde kapitalizm bu özgürlüğü ortadan kaldırdı. Gautier bu durumu Flaubert’in yüz kızartıcı suç iddiasıyla yargılandığı sırada aklından geçenlerin çeyreğini bile yazamadığını söyleyerek eleştiriyordu, yazdıklarına dikkat etmek zorundaydı yoksa her an mahkemeye çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Fox “para için sanat” anlayışının sonuçlarına birkaç sanatçı üzerinden değiniyor, kapitalizmin istediği türde metinleri kaleme alamayan, baskı altında hisseden sanatçılardan Gauguin, Cézanne, Van Gogh, de Nerval bu düzen karşısında farklı yok olma biçimlerini yaşadılar ama Zola gibileri işçi sınıfının problemlerini anlatarak “el yordamıyla çözüme yaklaşıyordu”. Epik gerçekliği kapitalizm çağında sanata taşıyabilmek, romancının amacı bu olmalıydı.

Romanın hikâye anlatma özelliğinin tarihsel gelişimi ele alınıyor bir sonraki bölümde, Ortaçağ’ın sonlarına doğru İtalyan ve İngiliz toplumları sayesinde ilk hikâye anlatıcıları ortaya çıkıyor. Boccaccio ve Chaucer kadınlar ve erkekler hakkında duyulan meraktan girdiler meseleye, ardından dönemin felsefesiyle eş güdümlü olarak eserler kaleme alan yazarlar ortaya çıktı, Fox’a göre İngiliz romanının zirvesine bu eş güdümün hüküm sürdüğü on sekizinci yüzyılda varılıyor. “Ortaçağ feodalizmini parçalayan devrimci çocuklar” insanlardan kaçmayarak, insanı çağın ruhuna uygun biçimde anlatarak dünyanın acımasızlığını ve adaletsizliğini gözler önüne seriyor, hakikati anlatıyorlardı. Fielding olumlu bir örnek, Sterne ve Rousseau nesnel dünyayı reddetmeleriyle olumsuz örnekler. Bireyin toplumdan ayrılmasıyla romanın epikten ayrılmasını aynı noktaya yerleştiriyor Fox, kapitalizmin tam olarak gelişmesinden iki kuşak sonra toplumsal iş bölümü bireyi atomlarına ayırıyor bu kez, roman toplumdan iyice uzaklaşıyor ve salt bireysel anlatıların odağı haline geliyor. Scott bireyi idealleştiriyor, Austen insanı sadece sanayi toplumuna uyduğu biçimiyle görüyor, Victoria çağı erkeklik ve kadınlık temsillerinin anlatıldığı bir dönem olmaktan öteye gidemiyor, bu yüzden Fox’a göre Dickens veya Scott bir Tolstoy değil, insanın alttan alta yozlaştığını göremedikleri için. Toplumu kabul edemeyen yazarlar toplumu anlatmaktan vazgeçiyorlar veya vazgeçiriliyorlar, özellikle Fransa’da. Balzac’ın nispeten uyumlu yapısı onca eseri kaleme almasını sağlasa da Flaubert ve devreleri aynı uyumu gösteremiyorlar, Fransa’nın tarihi devrimlerle ve savaşlarla dolu olduğu ve toplumsal dinamikler daha hızlı değiştiği için farklı kuşakların yazarları topluma farklı yaklaşımlar getiriyorlar, getiremiyorlar veya, 1848’den sonra hayal kırıklığına uğrayan yazarlar öfkeyle ve nefretle doluyorlar, Flaubert bu açıdan kendi ilkelerini hayata geçirememiş bir yazar olarak kalıyor. Hümanizm standartlarının hayata geçirilememesi istenen birey tipini yaratamıyor, sanata yansıyan bu başarısızlık romancıyı “salt bir fotoğrafçı derekesine düşüren saf bir öznelci” haline getiriyor.

Devamında kahramanın ölümüyle ve sosyalist gerçeklikle ilgili bölümler var, değişen insanın kapitalist sistemdeki temsilleri üzerinden sanatçıların aldıkları ve alabilecekleri pozisyonlarla birlikte pek çok mesele irdeleniyor. Materyalizmin romanı biçimlendirmesi üzerine kurulu bir inceleme bu, ufuk açıcı.