William Morris – Umudun Yolcuları

Ralph Fox, Roman ve Halk‘ta Morris’in son dönem eserlerinin işçi sınıfından ikna edici kadın ve erkek karakterler taşıdığını söylüyor, erken dönemlerinde fantastik anlatılarla uğraştığı için Fox’un gözüne giremese de bu anlatıların Tolkien’ın üzerinde büyük bir etkisi olduğundan bahsedebiliriz, Tolkien’ın Morris hakkında söylediği şeyler var ama onları John Ball’un Rüyası‘nı anlatırken aktarayım, şimdi asıl damardan devam. David Gorman’ın değerlendirme yazısından çala çırpa anlatayım. Alternatif yoksunluğundan bahsedilir ya, en iyinin içinde yaşadığımız dünya olduğundan, toplumsal yapıların değişemeyeceğinden falan, Morris zengin bir aileden gelmesine, Bernhard’ın deyimiyle hiçbir şeyin değişmemesi için dua eden tayfadan olmasına rağmen ilginç bir çıkışla Geç Romantizm’in toplumcu kesiminin temsilcilerinden biri haline gelmiş. Elinde mutlak çözümler yok tabii, onun yerine aydınlatıcı sorular sorabiliyor. Metnin anlatıcısının eşi ve en yakın arkadaşı Richard arasındaki aşka bakışı, hep beraber komünü savunmaya gitmeleri ve omuz omuza savaşmaları insan ilişkilerini devrimci bir mücadele dahilinde sorgulamamızı sağlıyor örneğin, Victoria devri edebiyatında görülmeyen bir şey. Görülüyor mu yoksa? Okuduğum kadarıyla görülmüyor diyeyim. Gerçi metnin yazıldığı yıl 1886, modernizm ağırlığını yavaş yavaş koymaya başlıyor ama Morris ve şürekası bir ideal uğruna her şeylerini verebilecek insanları anlatmayı sürdürüyorlar. Morris’in sanatını siyasetinden ayırmamamız gerekiyor Gorman’a göre, fantastik metinlerinin içeriğine baktığımızda çok silik de olsa kapitalizm eleştirisine denk geleceğimizi düşünüyorum, İthaki’den çıkan metnini de okumak lazım. Neyse, Morris modernist olmasa da modernizmin doruğa çıkmasına yardımcı olan sanatçılardan biri, modernistlerden farklı olarak çoğunlukla yapay ihtiyaçların “para aracılığıyla dolayımına” meydan okuyor. Bu açıdan Thoreau’ya yaklaştığı söylenebilir ama asıl köklerini Carlyle ve Ruskin gibi düşünürlerde buluruz. Romantizminden kopmadan realist bir devrimci haline gelen Morris, Marx’ın fikirlerine Ruskin dolayısıyla hazır, üstelik geleceğin vizyonunu çizebilecek kadar ileri görüşlü. Devrimin planlanmasıyla birlikte sonrasını da düşünüyor, Žižek’in yeni bir devrim isteyen Çinli kadına devrimden sonrasına dair devletin yapısı konusunda nasıl bir çalışma programı olduğunu sorduğu kayıtlar dolanıyordu yakın zamanda, Morris işte bu tür planları da düşünen amatör bir teorisyen olarak düşünülebilir. Kırklı yaşlarında politik olarak aktifleştiği söyleniyor, öncesinde kendi işinin patronuyken işçilerine sunduğu haklar, yaşam tarzı bir noktada sıkışmasına neden olduktan sonra topyekun bir kurtuluşa sarılır hale geliyor. Devrimden sonra konformizme sarılıp statükoya arka çıkan sanatçılardan değil, sanatı ve işi tekrar birleştirmeyi düşünen, insanın üretimine yabancılaşmasını engelleyecek bir sanat biçimi tasarlıyor. Fox’un epikle romanı tekrar birleştirme isteğini taşıyor bir açıdan, buna paralel olarak emekle anlamı bir kılmak istiyor. Ruskin’den etkilendiği kısım bu, Ruskin’e göre modern çağa geçildiği zaman sanayi ürünleri işçinin köleleşmesini temsil eder hale gelmişti, iş bölümleri gerçekleşip uzmanlık alanları ortaya çıktıkça aslında iş değil, insan bölünüyordu ve insan küçük parçaları, işleri yaptığı zaman üretiminin kendisine sunduğu tatmini kaybetmeye başlamıştı. Düşünce de bu şekilde zehirlenmişti, anlamsız emek bireyci düşünceleri açığa çıkarıyordu, mesela bu yüzden Dostoyevski’yi sevmediğini söylüyor Morris. Marksist perspektiften incelendiği zaman Dostoyevski’nin romanlarında Morris’e paralel noktalar bulunabilir ama Morris’in ateşi sönecek gibi değildi, daha farklı bir edebiyatın peşindeydi, “çeşitlilik yaratma umudu” taşımayan edebiyata uzaktı. Edebiyatı bir işçilik olarak görmüyordu da ikisinin de bir emek ürünü olduğunu ve emeğin anlamlı olması gerektiğini savunuyordu, bu anlamın da bizzat işçiler tarafından belirlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Üretim faaliyetlerinin kültürel faaliyetlerle birlikte sürmesi fikrini ortaya atmıştı ki buna dair elimizde iki örnek var, biri Manguel’in anlattığı fabrikada kitap okuma olayı. Neresi olduğunu hatırlamıyorum, bir ülkede belli bir süreliğine işçilere kitaplar okunmuş zamanında, insanlar işlerini sürdürürken düşünsel anlamda geliştirirlermiş kendilerini, süper bir şey değil mi? İkinci örnek de bizzat şahit olduğum bir mevzu, 1940’larda Zonguldak’ta kurulan Filyos Ateş Tuğla Fabrikası’nda kütüphane, tiyatro ve gazino vardı örneğin, gazinoyu günümüzdeki haliyle düşünmeyelim, nice ünlü sanatçı konsere gelmiş o salona, güzel bir şey. Ben altı yedi yıl önce oradaydım, fabrika özelleştirildikten sonra ne kütüphane kalmıştı ortada ne bir şey. Uygulamalar umut vericiymiş açıkçası ama gerisi gelmemiş.

Morris’in uzun şiirine geçeyim, düzyazı şiir olarak da görülebilir. Uyak düzenine olabildiğince uyduğunu söylüyor çevirmen, başarılı olduğu için şiir okuduğumuzu hissediyoruz. Metin on üç bölümden oluşuyor, her bölümü ayrı bir Grup Yorum şarkısı olarak görebiliriz, aynı havayı taşıyorlar. İlk bölümde doğanın canlanışıyla umudun canlanışının bir tutulması insanın doğadan kopamayacağını imliyor, bunun yanında geri kalan on iki bölüm hakkında da birtakım ön bilgiler mevcut. Karaağaç dallarındaki rüzgâr zengin insanların her şeyi ele geçirişlerini, vahşiliklerini ve gaddarlıklarını anlatıyor, bunca kapanın olduğu bir dünyada iki sevgiliden biri diğerine rüzgârın söylediklerini ve her şeye rağmen yaşanması gereken bir sevgiyi anlatıyor. Ezilenlerin sabırları taşmıyor bir türlü, yerküre keder ve tasa içinde yaşlanırken aynı hikâyeler anlatılıyor, defalarca tekrarlanan döngü. Morris işin içine bir parça umut katarak mutlak bir karanlığı az da olsa yok etmeye çalışıyor, içerdiği bütün acılara rağmen metnin umuttan mürekkep olduğunu söyleyebiliriz. Londra’da güneş yükselirken aşıklar hapishane parmaklıklarına benzeyen yaşamlarını Paris Komünü’nü savunmak üzere yola çıkmalarıyla geride bırakıyorlar, neşesiz ve öfkeli insanlar için yapılacak işler var, askerlerin resmi geçidini izlerken İngiltere’nin sömürü düzenine sıkı bir lanet, bir annenin dünyanın bütün kirlenmişliğine söylediği bir hakaret, ardından anlatıcının dünyayı öğrenmeye çalışırken para babalarından, yoksul insanlardan, yabancılıktan ve yalnızlıktan haberdar olması, hepsi iç içe. Düz bir anlatım da yok, Morris’in imgeleri çok sıkı. Anlatıcıya döneyim, malı mülkü varken avukatının mal varlığını iyi etmesiyle yokluğu tanıyor, işçi sınıfının arasına giriyor ve eski yaşamını korktuğu kadar özlemediğini görüyor, anlıyor ki insanlarla beraber iyi bir amaç için mücadele etmenin tadı hiçbir şeye benzemiyor. Sonrasında polisler, hapisler, mutlaka gelecek olan yarını bekleyiş, en sonunda cephe ve en yakınların ölmesinden duyulan üzüntüye karışan teselli, yarının daha farklı olabileceğine duyulan inanç.

Arka kapakta “Paris Komünü üzerine bir güzelleme” yazıyor, doğrudur. Devrime ve devrimin ardına doğru uzunca bir yürüyüş bu metin.