Osvaldo Soriano – Hollywood Paranoyası

Stan Laurel meşhur olmadan önce Charlie Chaplin’le takılıyor bir süre, Kuzey Amerika’yı turluyorlar, sonra ikisi de farklı yollardan yürüyüp meşhur oluyorlar. Oliver Hardy’yle birlikte çevirdiği filmleri, malum, efsanedir Laurel’ın, Soriano’ya göre Chaplin bu ikiliyi ayırmak istemiş, araya nifak tohumları sokmuştur ama kimya bir kez tuttuktan sonra otuz yıl boyunca bozulmaz. Fred Karno’nun ekibindedir Chaplin’le Laurel, iki yıl boyunca aynı kabinde yaşarlar, işler yolunda gittiği sürece birbirlerini görme şansları vardır ama Chaplin’in ülkeden kişelenmesinden sonra, Hardy de ölünce yalnız kalır Laurel, yoksulluğa düşer, yapımcıların neden iş vermediğini araştırmak için Marlowe’u tutmaya kalkar. Köşeye atılmış iki adam kısa süreliğine dost olurlar, polis eskisi Marlowe bitirimdir ama Hollywood daha da bitirimdir, şov dünyası adamımızı tepetaklak eder. Soriano ortaya çıktıktan sonra iki üç kez daha sopa yiyecektir ama hedefine de yaklaşacaktır, hedefinin ne olduğunu hatırlıyorsa. Yazarın kendini metne sokması ilginçtir, kendini dövdürtmesi de ilginçtir, cinayet bile işler bir yerde. Eduardo Galeano’nun yazdığı giriş yazısında Soriano’nun gerçeklikle kurmacayı iyi bir çalkaladığını görürüz, yazdığı öykülerden birinde Patagonya’nın o sezon hiç gol yememiş köy takımlarından birinin karşısına çıkan takımın gol atmasından bahseder, maçtan önce dayak yeme hatta öldürülme korkusu vardır rakip takımın oyuncularının da öyle bir an gelir ki gol atmamak mümkün değildir. On yıl geçer öyküyü yazmasının üzerinden, Soriano’nun kolunu biri çekiştirir, attığı golün Pele’ye parmak ısırtacak bir gol olduğunu söyler, maç bitince canlarını zor kurtardıklarını hatırlayıp hatırlamadığını sorar. Ağzı bir karış açık, Soriano anlam vermeye çalışıyor adamın anlattıklarına, yaptığı tek şey gecenin bir körü sigara içerken sıradan bir öykü yazmak. Kıvılcım çakmıştır da bu romanı mı yazmıştır Soriano, iyi yapmıştır öyleyse, vurdulu kırdılı polisiyenin hoş bir örneğini vermiştir. Yarışmaya da katılmış, Ariel Dorfman oy vermiş ama başkası kazanmış. Öyle, kaybedenlerin arasına kendini de sokuyor yazar, onlardan birine dönüşüyor. “Arjantin’in büyük mitleri, manileri, mitomanileri şakalarının sürekli nesnesi haline gelirler, dumanaltında geçen uzun dost sohbetlerinin ayrılmaz parçası, romanlarının daimi konusu olurlar. Soriano romanları, öyküleri ve makalelerinde zaferlerin görmezden gelinmesini sağladığı bozgunları, beceriksizlikleri; küstahlık maskesi altındaki korku ve kimsesizliği gözler önüne serer. İyi eğitimli, terbiyesi bir toplumun hiçbir zaman kendine dışarıdan bakmamışlığını, komik olan karşısında kapıldığı panik içinde sergilediği acıklı ve gülünç sahtekârlığı olanca çıplaklığıyla yansıtır. O hep dışarıdan bakar; hem acı çekerek hem de eğlenerek kremalı pastalarını boyalı yüzlerin, palavracıların, kibirlilerin suratlarına çalar.” (s. 7) Anti-kahraman hikâyelerine bayılır Soriano, değerler sistemini alaşağı etmeye çalışan karakterlerini kollamak ister, yallah hikâyeye. Marlowe romanın sonunda Sıska’yla Şişko’ya neden bulaştığını sorar, Soriano onları çok sevdiğini söyler, aslında hikâyede yer verdiği herkesi sever ama bazılarını daha az sever, mesela Marlowe’u arkadaşlarıyla birlikte tekme tokat döven, hastanelik eden John Wayne’in kafasını kıracaktır Oscar töreninde, çok çok sevdiği Jane Fonda’nın kucağına oturup öpecektir kadını, matraktır. Saygı duruşu 1950’lerin dünyasına, ben biraz da bu iş verilmemesi falan üzerinden McCarthy eleştirisi bekledim ama arka kapakta biraz atmışlar, öyle bir şey yok, hani Lillian Hellman’ın yaşadıklarını anlattığı Şarlatanlar Dönemi‘ni de yeni okumuşum, buradan bir çapraz okuma çıkar dedim, çıkmadı. Ne çıktı, Charlie Chaplin’in huysuzlukları, John Wayne’in davarlıkları, kovalamacalar, kodes, “ACAB”, yaşlıların birbirlerine koltuk çıkmaları, Laurel’ın yalnızlığı. Romanın olayı aşağı yukarı bu, tipik bir polisiye olduğu için tipik bir polisiyede ne varsa o. İthafta Raymond Chandler da var, ustaya saygı.

İlk bölümde Charlie’yle Stan geliyorlar nihayet ABD’ye, Charlie’nin aktör babası sinemanın icadıyla pabuçlarının dama atılacağını, oğluna dikkatli olması gerektiğini söylemiş, Charlie sadece yeteneksiz olanları öldüreceğini söylüyor, Stan biraz korkuyor ama Charlie kendinden emin. Bu eminliğe hayran Laurel, bir muzafferin önünde durduğunu düşünüyor, bir de kolay kolay ölmeyeceğini. Bir sonraki bölümde ihtiyar artık, Laurel taksiden inip Marlowe’un ofisine giriyor, ilk görüşme facia ama eski filmleri gösteren salona gidince Marlowe’un Laurel’la çalışmama fikri değişiyor, Laurel’ın eskiden komik biri olduğunu da söylemeden edemiyor Marlowe. Ne zorluklarla zirveye çıktığını bilmiyor adamın, Oliver’la çektikleri ilk film cortlarsa on dört yıllık emeği çöpe gidecek, neyse ki Oliver o kadar iyi oynuyor ki Laurel kaygılanmadan eşlik ediyor, meşhur Hal Roach birbirlerinin üzerine düşen iki adamın gördüğü en komik çift olduğunu söylüyor. Soriano ortaya çıkana kadar Laurel’ın çektiği zorlukları öğreniyoruz: senaryo yazabilir, yönetmenlik yapabilir, zaten oyuncu, 1951’den sonra iş yok ama. Hardy de iş bulamamış, Paris’te birlikte film çekmişler, son. 1957’de felç geçirmiş Hardy, Laurel için hayatının en zor dönemlerinden biri, cenazeye gitmediği için çok eleştirilmiş de “kendi cenazesine gidemeyeceğini” söylüyor Marlowe’a, o kadar yakınlar. Ölecek artık, hissediyor Laurel, gizemin çözülmesini istiyor. Cadı avına dahil olmamış, kara listeye girmediğini sanıyor çünkü ifadeye çağrılmamış, Joseph “Joe” McCarthy düşmemiş peşine, yine de ikna edemiyor dedektifi. “‘Bak arkadaşım, bu memlekette eğer seni ciddi olarak izlerlerse kaçmak hiç de kolay olmaz. Chaplin şu sözünü ettiğim ünlü isyankârlardandı, çevresi kadınlarla, cebi milyonlarla doluydu. Joe onu gölgede bırakmakla ilgilenmiyordu. Bugünlerde iskeletini Hollywood’da dolaştıracaklar ve herkes reverans yapacak, göreceksin. Hatta heykelini bile dikerler. O sırada senle ben de stüdyoların kapısında dileniyor olacağız.’” (s. 25) Kısa bir bölüm: John Wayne’in ofisine gidiyor Hardy, iyi karşılanıyor, hemen sadede gelmesi isteniyor. İş? Kötü adam rolünde, belki, eski dost Wayne’in kapı dışarı etme yöntemi. Başka çare de yok gibi görünüyor, anca öyle rollerde. Marlowe on beş yıl önce Şişko’nun gittiği ofise girince Wayne’in etrafında ışıklar, adamlar var, çat çut indiriliyor yere bu, kamera çekimi durduruyor, dedektifi sokağa atıyorlar. Soriano’nun şahane buluşları var, ilerleyen bölümlerde Marlowe’la Soriano bir film gösterimi sırasında ortalığı dağıtıyorlar, meşhurlarla korumalarını karanlıkta hacamat ederlerken birkaç darbe alıyorlar, harala gürele derken Soriano perdeye bir bakıyor, Marlowe’u dövüyor Wayne! Filme koymuşlar o sahneyi, Soriano inanamayıp pata kütenin ortasında hayal görüp görmediğini soruyor Marlowe’a, sonra dövüşmeye devam ediyorlar. Sağlam mizah, sahnenin bir benzerini Marlowe’un dediğinin gerçekleştiği tören gecesinde göreceğiz. Chaplin ödül alacak, odasını basıp Laurel hakkında soru soruyorlar, “yaşlı osuruk” cevap vermiyor, korumalar gelince katakulliyle sıyrılıp Chaplin’i kaçırıyorlar. Sırf onlar değil kaçırmak isteyenler, başkaları da peşlerine düşüyor, silahlar patlıyor, yumruklar havalarda uçuşuyor çünkü aryuketler, Soriano gayet kibar, elegant, şık bir Arjantinli gazeteci olarak üzerine düşeni yapıp elebaşını vurup öldürüyor. İki haftalık parası vardı sadece, sonra memleketine dönecekti, Marlowe’a rastlayınca bütün plan değişiyor. Tek niyeti hayranı olduğu ikili hakkında bir haber yapabilmek için insanlarla konuşmaktı, silahlı çatışmanın ortasında kalması sürpriz. Para kazanmak için Marlowe’un aldığı ek işte de ter döküyor, kan da döküyor. Tam gangsterler çağı işte, yumruğu indiren kazanıyor, rüşveti bol tutan beladan sıyrılıyor, dört dörtlük macera. Denk gelen okusun, hoş roman.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!