Osman Akınhay – Gün Ağarmasa

Celal televizyonu kapayıp uyuyacakken haberlere takılır gözü, vincin yıkmaya çalıştığı duvar otuz yıllık geçmişi ortaya çıkararak Celal’i burgacın içine çekecektir. Uyku yok o andan sonra, Beyoğlu’nun ara sokaklarından Tophane’ye, oradan Karaköy’e yürüyüş dünyanın en uzun yürüyüşü sayılabilir, sabaha dek hatırlanacak bir yaşam var. Öznel zaman algısı deneyimleme süresini sonsuza uzatabilir, özellikle fiziksel acı söz konusuyken öyledir, biliriz. Celal işkenceleri, açlık grevlerini, yaşamdan yıldırma eylemlerini hatırlayacak, mahvedilen bir kuşağın türkülerini tutturacaktır. Mamak’a sonbahar gelecektir bir ara, Arkadaş Z. Özger’in yazdığı şiirin marş hali söylenecektir ki yurt baskınında Özger’in o incecik bedenine yediği darbeler de yer bulacaktır bu hikâyede. Bu kadar yakından, bu kadar doğrudan anlatılan kara tarih azdır, Akınhay metnini ölen ve hâlâ yaşayan arkadaşlarına ithaf ettiğine göre onların anısından güç almış olsa gerek, yoksa o günlerin bir dakikasına dönmek bile ne güçtür, dile gelmez. Celal hapisten çıktıktan sonra arkadaşı Tarık’a rastlar bir ara, Tarık akıldaki mahpusluktan da kurtulmak gerektiğini söyler. Yürüyüşün sonuna doğru bunun mümkün olmadığını idrak eder Celal, yaşamının o kısmından soyutlayamaz kendini, soyutlamak da istemez çünkü televizyonda gördüğü vinç, duvar “Hayata Dönüş Operasyonu” faciasının bir parçasıdır, günceldir, öfkesini dinç tutmak için kendi yaşadıklarını hatırlamak zorundadır Celal, insan olduğu ve başka insanların acılarını hissetmenin insan olmakla ilgili olduğunu bildiğinden. Ad vermez de Hikmet Sami Türk’ü nefretle izler, Türk’e göre mahkumlar kendilerini yakmışlardır. Ölüm orucuna başlayanların “numarası” sökmez devlete, açıklamalara göre hepsi düzenli bir şekilde beslenmektedir. Psikolojide bir adı vardır da bilmiyorum, büyük travmalara yol açmış olayların benzerlerine şahit olan kişi tetiklenir, hemen kendi yaralarını açar, başka zamanlarda ve yerlerde açılmış yaralar tekrar açılır. Yaşam koca bir yaradan başka bir şey değildir artık, koşutluklar kurulur, noktalar halindeki acıları birleştiren çizgi devletin kara kalemle çizdiğidir. Celal kendine en yakın noktayla konuşur telefonda, Yakup da haberleri görünce uyuyamamış ve “cürmü”nü -öyle denirmiş, aynı suçtan hapis yatanlar birbirinin cürmü- aramış, tabii konuşacak bir şey bulamayınca sessizlik. Yıkılan duvar birlikte kaldıkları koğuşun duvarı, dayak yememek için birlikte direndikleri, yaşamaya çalıştıkları.

Celal’in sevgilileri yaşamdan nasıl kopulduğunu gösteriyor, sağlıklı bir ilişki kuramamanın nedenlerini iki kadının yavaş yavaş kaybolmalarında da arayabiliriz ama daha derine, Celal’in imtihanına bakmak esasa varmamızı sağlayacak, ayrıca Akınhay’ın çarpıcı bir hikâye anlatmaktan öte sağlam bir kurgu oluşturma çabasını da göreceğiz böylece. Gecenin körüyle günün ağarması arasında çağrışımlara boğuluyor Celal, her eyleminin geçmişe açılan bir kapıya dönüşmesi zamanın koridorunda gidip gelmemizi sağlıyor. Açlık grevleriyle ölüm oruçları arasındaki fark, ölüm oruçlarına dair eleştiriler güncelliğini yitirmediği için önemli. Celal’in zamanında açlık grevlerinin etkisi var, kendisi de greve katılan Celal aşağı yukarı otuzuncu günden sonra mahkumların yönetimle anlaşma sağlayabildiklerini, taleplerinin yerine getirildiğini söylüyor. Sağ kalmak, mücadele etmek önemli, bu yüzden ölüm oruçlarına en azından başlangıçta sıcak bakmıyorlar, Yakup’la konuşmalarında görüyoruz bunu ama devletin tutumu sertleşince başka çare kalmamış gibi görünüyor, teslim ediliyor bu. “Celal, gün boyu eylemcilerin yaşadıklarını aklına getirince, kendi düşüncelerinin orada yaşananlar karşısında hiçbir hükmünün olamayacağını düşündü.” (s. 9) 1980’lerin ortamıyla 2000’lerin başındaki durum bambaşka, ölüm oruçları en azından anlaşılabilir hale gelmiş artık. Hapishanelerin insanlıktan giderek uzaklaşan yönetimini sarsmak için açlık grevleri yetmiyor, halka pompalanan haberlerde grevlerin dümen olduğu söyleniyor, mahkumların istekleri yerine getirilmiyor ve onlara uygulanan şiddetin dozu artıyor, bu yüzden daha radikal eylemlere başvurmaktan başka çare kalmıyor. Akınhay’ın bu konuya dair verdiği detaylar tüyler ürpertici, Celal’in şimdisinin görece rahatlığıyla geçmişinin dehşet vericiliği anlık bir zıtlığa, sert bir geçişe neden oluyor, daha bir vurucu hal. Karnı acıkıyor mesela, dolaptaki yumurtaların bayat olup olmadığını düşünürken aklına kendi grevi geliyor ve anlatmaya başlıyor, şöyle bir paragraf arada: “Açlık grevinin en can alıcı sorunlarından biri, eylemin başladığı sabah yenilen son yemeklerin dışkılarının atılıp atılmadığını takip etmekti; birkaç gün geçtikten sonra kalın, damarlı boklar şeklinde çıkan son dışkılara kanmamak, sık sık vücuda kulak verip karın bölgesindeki değişimleri dinlemek gerekiyordu. Bağırsaklar daraldıkça geride kalan son parçalar küçük ama bilye sertliğinde olur, bunlar deliğin ağzına geldiğinde çok dikkatli dışarı atılmazsa anüsü yırtabilir, en iyi ihtimalle ele gelen iri bir basur bezesini hatıra olarak bırakırdı.” (s. 78) Greve girerken yenen son yiyecek, grevden sonraki ilk yiyecek, grev süreci, yetmişinci günü görenler, kabızlık, cezaevi doktorunun şehrin çarşısından getirdiği kuru kayısılarla gelen kurtuluş, keyfi çıkarılan ishal, yani öyle şeyler var ve kurguya öyle bir yerleştirilmiş ki şoka sokar, iradenin ne kadar çelikleşebileceğini gösterir, daha da önemlisi devlet terörünün veçhelerini gösterir. Zamansal zıplamaların bu türü zaten tahammülfersadır da başka bağlar da kurar Akınhay, Celal’in kırkıncı yaşında aklına gelen bir sorunun yirmi yıl önce ortaya çıkış ânını gösterir. Nasıl bir insan olarak ölecektir Celal, son nefesini verirken nasıl biri olacaktır? Yirmi yaşında gözlerinin çukuruna tam bir çaresizlik ve umutsuzluk çökmüştür, çırılçıplak bedenine ilk kez elektrik verildiği anda duyduğu manyetonun tıkırtısını daha çok duyacak, bayıldığı zaman bir kova suyla daha çok ayıltılacak ve hortumla daha çok dövülecektir, geceleri bir anlığına yalnız kaldığında evinde bulunan silahlar yüzünden kaç yıl yatacağını hesaplar kafasında, sonra hesaplar bozulur çünkü binanın başka bir yerinde sürmektedir yaşadığı: “Şehrin ortasında dimdik yükselen bu binanın altıncı katından, ince ince yağan yağmurun ıslattığı camların ardında, yaz akşamlarının parlaklığını kuşanıp gece siyahına bürünmüş Ankara’yı seyrediyor, bir yandan da kendini adli suçluların sorguya çekildiği alt kattan gelen feryatları duymama zorluyordu.” (s. 25) Yakalanmadan önce bir kere yırtmışlığı vardır, sokakta üzerini arayan bekçi silahını ve yedek şarjörünü bulur ama aynı görüşten olduğu için herhalde, Celal’i bırakır. Bu olayı yıllar sonra Tophane’ye inen yokuşlardan birinde hatırlayacaktır Celal, denk geldiği polisin üst baş aramasında eline gelen sert cisim yedek şarjör değil, cep telefonudur. Korkuyu tam olarak üzerinden atamamıştır Celal, buna rağmen polisle dikçe konuşmasını da engelleyemez, üstünü bu yüzden ararlar.

Fraksiyonlar arasındaki ilişkiler de capcanlıdır, Celal’in yediği meydan dayağı ibretlik. Kısa süre önce birlikte bildiri dağıttıkları, omuz omuza mücadele ettikleri arkadaşlarından ayrılmış, başka bir görüşü savunmaya başlamıştır Celal, eski arkadaşlarının gözünde yok edilmesi gereken bir oportünisttir artık. Nedir, Cebeci’den aşağı iner ve hep gittiği kahveye girmeye yeltenir ama donup kalır, içeride eski arkadaşları vardır. Arbede çıkar, kafasına yediği sandalyeyle yere düşer Celal, tekmelenir. Yarı ölü halde getirildiği hastaneden sağ çıkacaktır ama kavgalar bitmeyecektir, görünüşte birkaç sözcük haricinde aynı savdır haykırılan ama ideolojik ayrım yüzünden herkes kendi sloganını atmak zorundadır, bir de işin içine silahlar girdikten sonra arkadaşların bu çatışmalar sırasında kalleşçe, birer birer ölmesi Ankara’nın sokaklarındaki çatışmaları artırır, ortalık polislerle dolar, nihayet Celal’in kaldığı ev de basılır ve hapishane macerası başlar. Oysa karatrenle Ödemiş’teki akrabalarına giderkenki mutluluğunu hatırlar Celal, çocukluğunu unutmamıştır, adım adım hatırlar. Üniversiteyi kazandığı zaman Ankara’ya gideceğini öğrenen babasının mutsuzluğunu hatırlar, İzmir’de kalsaydı yaşamının nasıl değişebileceğini düşünür. Bir de o bekçi bırakmasaydı tabii, o zaman üç beş aylık hapisle yırtacaktı ama sonradan baskında otomatik tüfek çıkınca ortaya, eh, on yıllık hapis cezasına milletvekili dayının bile yapacağı bir şey yok.

On numara kurgu, kafaya balyoz gibi inen bir hikâye, müthiş.