Monika Maron – Animal Triste

Kabaca iki bölüme ayırabiliriz anlatıyı, belki üç. Anlatıcı yüz yaşında, belki doksan, bir yaştan sonra her şey karışmış. Gençken genç ölmesi gerektiğini düşünürmüş, şiddetli ve güzel bir son, pırıltılı yaşamın zirvesindeyken aşağıda kalanlarla vedalaşıp göğe yükselmek. Olmamış, anlatıcının yaşadığını bir tek bankası biliyor, bir de kızı. Yaşıyorsa kız, o da yetmiş yaşında olsa gerek. Belki altmış. Anlatıcı -bundan böyle “kadın” diyeceğim- sokağa çıktığında tanıdık kimseye rastlamıyor, hepsi çoktan ölmüştür muhtemelen, belki de ölmemiştir de kızı gibi uzaklara gitmiştir, arada yazdıkları mektuplar adresi bulmuyordur artık. Kadının gözleri bozuk, gelen mektupları da okuyamadığına göre dünyayla bağı hepten kopmuş demektir. Neye benzediğini de hatırlamıyor, kırk veya altmış yıl önce evdeki bütün aynaları kırmış, her gün yeni baştan keşfedeceği insanı da yitirmiş böylece, artık yansımasına bakıp kendini denkleyeceği kimse yok. Uğruna dünyadan el çektiği sevgilisi terk etmiş kadını, belki şu kadar, belki bu kadar yıl önce. Gözlüğü kalmış geride, adı da yok artık, niye terk ettiğini hatırlamıyor kadın pek çok şeyle birlikte. Dokunmaların verdiği ürpertiler, aşkın hayaleti kalmış bir, belki de bir başkasıyla yaşamıştı o aşkı, her şeyi uyduruyor olabilir kadın, yüz veya seksen yaşındayken neyin ne olduğunu bilecek durumda değil. Beklediğini biliyor bir, yıllardır bekliyor, bankaya gidip parasını çekiyor her ay, sevgilisiyle üzerine uzandıkları çarşafı çıkarıp sperm lekelerine bakıyor, lekelerin belirmesinden iki hafta önce tanıştıklarını hatırlıyor. Hafızanın kurgusu açığa çıkmaya başlıyor bu noktadan sonra, geçmişe belli belirsiz patikalar. Biyologdu kadın, paleontolojist de olabilir, sonuçta dinozorlarla ilgili bir işi var, çalıştığı müzedeki dev dinozorun kemiklerini her sabah incelemeyi seviyor. Sevgilisi o sırada yanına geliyor, etkileyici bir manzara olduğunu söylüyor. Franz adı, kadın öyle diyor, unuttuğu için uyduruvermiş ama belki de gerçek adıdır. Henüz güvenmiyoruz anlatıcıya, anıları arasında bir doğrultu tutturmaya çalışıyor, adamı ve kendini tam olarak biçimleyene kadar odak noktasını arıyor. Flu görüntüden bir eş ve bir kız çocuğu geçiyor, tutkusuz evlilik. Adam sessizce çekip gitmiş, kadını aşkıyla baş başa bırakırken silik bir karakterden başka bir şey bırakmamış geride. Kız da yetişkinmiş zaten, kendi yaşamını kurduğundan kadın her şeyden geçebilmiş. Franz’ın hatlarının belirgin hale gelmesine yarıyor bunlar, adam hakkında bilgi sahibi olmaya başlıyoruz, çoğu güvenilmez anlatıcılı metinde olduğu gibi ikinci okuyuşta bazı detaylar anlatının ilerleyen bölümlerindeki detaylarla birleşiyor. Kadın hayatından çıkıp giden insanları düşünürken hiçbirini dikkate almasının gerekmediğini söyledikten sonra ekliyor: “Ancak, benden daha hassas bir insan olan Franz, kızımı onun yüzünden evden uzaklaştırmama hiçbir zaman izin vermezdi.” (s. 14) Neden izin vermeyeceğini sonlara doğru göreceğiz, kadın anımsamaya başlayacak şimdi, sokakta geçirdiği bir nöbetten sonra ölmeye yatmak üzere olduğunu anlayacak ve hayatta aşktan başka kaçıracak bir şey olmadığını düşünerek bütün gücünü toplayıp zamanla üzeri örtülmüş yaşantılarını birer birer açığa çıkaracak. Yüz, seksen veya altmış yıllık anılar belli belirsiz, rastgele görünmüyor o andan sonra, her şey belirgin, ikinci bölümde hikâyenin daha sağlam bir anlatı temeli üzerinde biçimlendiğini görüyoruz. Bir kez daha bu yetmiş veya yüz iki yıl muhabbeti geçecek, o kadar. Aşk berraklaştırıyor her şeyi, kadın kendi düşüncelerinin adamın da zihninden geçtiğini düşünerek yüz elli milyon yıl önce yaşamış koca oğlanın kalp atışlarını duyabildiklerini sanıyor. “Güzel bir hayvan.” Alayla söylenmiş olabilir, önemli değil, kadın için ruhların temas sesi.

Almanya’yı ayıran duvarın ötesine geçmek henüz zorlaşmamış başlarda, balonla geçmeyi düşünen arkadaşlar sonra. İnsanlığa dair eleştiriler hemen, dinozorlara benziyor insanlar, yazgıları dinozorlarınkinden farklı olmayacağı için kendi sonlarını görmek istiyorlar belki, bu yüzden onca kemik bir araya getiriliyor. Ölümün eşiğinde doğuyor aşk, kadın için yaşamının en kıymetli ânı. Derinin altında her şeyle karışıyor o aşk, geçen yılların hiçbir önemi yok, kısa sürede bilinci netleştiriyor, Franz gittikten çok sonra bile varlığını sürdürüyor. Sihirli andan başlasa da kronolojik bir seyri yok kadının, çocukluğuna dönmeli, büyü bütün yaşamı tek bir noktaya indirgeyince zamanı bölümleyen çizgiler ortadan kalkıyor. Bombalar altındaki Berlin’de doğuyor kadın, ülke bölündüğü zaman Doğu’ya düşüyor. “Doğu Avrupa’daki her yaşam gibi benim yaşamım da saçmalığın keyfine maruz kaldı ve gaddarca düzenlendi.” (s. 21) Beton duvar dünyanın kadim tarihinden de ayırıyor kadını, donuk bir âna sıkışmışlığı yüzünden âşık olunca bütün yaşamından kurtulurcasına tutuluyor belki. “O andan itibaren unutmaya başladım. İlkin, Franz’dan önce tanıdığım erkekleri unuttum.” (s. 25) Önce dokunuşlar, sonra isimler siliniyor ama eylemlerin kaba görüntüleri kalıyor geride, son kez hatırlanıp unutulacak. Kadının öpüştüğü ilk çocuk, seviştiği ilk genç, kim varsa eşin yeri kadar yere sahip, fazlası Franz’a ayrılmış. Franz’a anlattıkları parlak, dostu Emile örneğin. Eşiyle Emile arkadaş, Magirot Hattı hakkında konuştukları zaman kadın eşini düşünüyor, nasıl bir insan hemen her gece Magirot Hattı hakkında konuşabilir, kimin umurunda ki? Yabancılık çoktan belirmiş zaten, kadın için bütün bir yaşam âşık olmak için yaşanmış gibi duruyor. Emile bahsi hatırlamaya değer bir arkadaşın anısına saygı duyulduğunu gösterecek kadar uzun, Franz’ınkilerin yanında kısacık. Aşağı yukarı on yaş büyük Franz, karıncalar üzerine kitapları var, doğayla ve ailesiyle yakından ilgili. Her gece aynı saatte eve dönmek zorunda, iki çocuğu ve eşi bekliyor. Kadınla birlikte yaşayamazlar, bir gün çekip giden babasının acısını oğlundan çıkaran annesinin ve anneannesinin etkisinde. Aile bırakılmaz, mümkün değil. Kadın da Franz’ı bırakamaz, savaşın öldürdüğü onca erkekten sonra eşine sıkı sıkıya bağlı kadınların arasında büyüdüğü için savaş sonrası travmasını doğrudan yaşayınca hayattaki en önemli şeyi daha çocukluğunda anlamış, âşık olduğu adamı bırakmayacak. Franz eşiyle ve çocuklarıyla birlikte tatile gittiği zaman Edinburgh civarındaki bütün otelleri arayarak adamla konuşmaya çalışacak, eşiyle sevişmemesini söyleyecek. Tam bir sürüklenme haline şahit oluyoruz, mantık devre dışı, kadın daha önce aklının ucundan bile geçmeyen şeyleri yapmaya başlıyor. Franz’ın evini gözetlemekten de öteye geçerek eşiyle tanışıyor, birlikte oturup sohbet ediyorlar. Franz’ın haberi oluyor bundan, son bir kez görüşüyorlar ve her şey bitiyor ama bambaşka bir şekilde, anlatının sonunda müthiş bir twist var, bu yüzden ikinci kez okunmalı.

Bölünmüş ülkenin birleşmesi, parçalı dünyanın ortaya çıkardığı insanlık dramları bir yana, kadının geçmişinde tanıdığı, bir dönem arkadaş olduğu insanların ortaya çıkıp kaybolma hikâyeleri tam anılara özgü bir yapıya sahip. Gençken köpek kaçırma operasyonuna katıldığı arkadaşını yıllar sonra buluyor kadın, Franz’ı anlatarak rahatlıyor ve çarkları çevirmeye başlıyor istemeden, arkadaşı operasyona katılan diğerlerini arayarak yıllar sonra tekrar bir araya gelmelerini sağlıyor. İçlerinden biriyle yatıyor kadın, Franz ve ailesi tatildeyken delirmemek istiyor, makul. Çok geç ama, iradesini aşka bıraktıktan sonra kapıldığı akıntıdan kurtulması mümkün değil.

Bu da satılmayacaklardan. Kadının tutkusu üslubun, kadının özgünlüğüyle örülü, bir süre sonra tekrar okuyacağım, normalde okuduğum kitapları yok pahasına elden çıkarıyorum ama duracak bu. Okuyun bence.