Minsoo Kang – Yaşayan Makinelerin Olağanüstü Düşleri: Avrupa İmgeleminde Otomatlar

“Canlıyı taklit eden makineler” insanlığı modern öncesi dönemlerden yirminci yüzyıla kadar şaşırtıyor, dehşete düşürüyor, geleceğin dünyasını kurgulamayı sağlıyor. Felsefeden sanata karşılıklı bir akış, besleyiş çıkıyor ortaya, Puşkin’in “Bakır Atlı” öyküsünde akli dengesini yitirmiş bir adam Büyük Petro’nun heykelinin canlandığını, şehrin sokaklarında peşine düştüğünü hayal ediyor örneğin, bu durumda patolojinin yanı sıra otomatlara çağın bakışını da bulabiliyoruz. Günümüzdeki kullanımlara baktığımızda robotlara benzetilen öğrenciler, insanlar, canlılar olumsuz çağrışımlarla dolu, sihirden yoksun. Sokak sanatçılarının otomatlara benzemelerini estetik bağlamda hoş bulabiliyoruz, geçtiğimiz yüzyılların otomatlara dair olumlu ve olumsuz değerlendirmeleri bu çağda birlikte var oluyor. Pek çok aşamadan geçiyor otomat, panteist dünyanın doğal büyüsünden mekanikçi evrenin merkezi simgeliğine, salt fayda sağlamak amacından insanlığın irrasyonelliğini imgelemesine kadar farklı nitelikler kazanıyor, Kang’ın amacı bütün bu anlamları ortaya çıkarmak, Avrupa tarihinde otomatların oynadığı rollerin dökümünü yapmak. Oldukça ilginç bir araştırma, tarihteki en ünlü otomat yapımcısı olan Vaucanson’un döneminde mekanik dünya anlayışı otomatın altın çağını yaşamasını sağlıyor, ardından 1740 sonrasında otomat-insan ilişkisinden otomatların kusurlu insanlığı sembolize ettiği yargısına varılıyor ki otomatın olumsuz temsilleri bu dönemde ortaya çıkıyor, Kang’a göre o dönemin kültüründe yaşanan duygusallık devrimiyle birlikte dirimselci düşüncelerin yükselişi otomatların olumsuzlanmasında en büyük etken. Romantik dönemde kurmaca da işin içine giriyor, otomatlar iyice tekinsizleşiyor, okurun/insanın akıl sağlığını tehdit eder hale geliyor. Sihrin dirilişi fantastik edebiyatla birlikte ortaya çıktığı için otomatlara “uzaktan, çok uzaktan hayranlıkla bakılacak nesneler” anlamı atfedildiğini söyleyebiliriz, kurguda rastladıklarımız hayal gücümüzü tetikler, hoştur ama yolda yürürken karşılaşmak istemeyiz, çünkü kafamızı kırmayacaklarından emin olamayız. Günümüzdeki tedirginliklerin ortaya çıkışı da aynı döneme denk geliyor sanırım, yapay zekânın yazdığı bir makalede robotların insana saldırmayacaklarından bahsediliyor, Asimov’un yasalarının naif bir önlem haline gelmesinden korkmalı insan. Mantık yorumcusu, hermenötik, filozof yapay zekâlar gezegeni, insanı bambaşka noktalara çekebilir. Kang şöyle özetliyor: “Yeni teknolojinin Avrupa’da toplumsal ve ekonomik yaşamı hızla dönüştürmesiyle birlikte makinelerin baştaki, insanlığa hizmet etme aracının ötesine geçip kendi yaşamlarını üstlendiklerine dair bir anlayışa daha geniş kültürel bağlamda rastlıyoruz. Bu anlayış, makineleri, akıldışı iradeyle hareket eden insanüstü canlı varlıklar olarak tarif etme gibi yaygın bir eğilimi doğurdu.” (s. 22) PKD’nin kaotik dünyaları, William Gibson’ın nörolojik kabusları yüzlerce yıllık birikimin ulaştığı noktayı gösteriyor, “öteki” yabancıdır ve yabancı olan tehlikelidir, canlılığı veya cansızlığı önemsiz.

Antik dünyadaki örneklere baktığımızda Homeros’un hareketli üçayaklarıyla, Daedalus’un canlı heykelleriyle karşılaşıyoruz, otomat olarak görülmeleri Batı uygarlığının “yakın geçmişte gerçekleşmesi mümkün olan bir şeyin başarılmasına dönük içkin arzuya vurgu yapmalarına” dayanıyor, çağdaş robotların habercileri binlerce yıl önce ortaya çıkmış. İkinci grupta yer alan nesneler tanrı yapımı değil, insan elinden çıkma. Tarentumlu Achytas’ın ürettiği güvercinler kapalı hava akımıyla hareket ederek izleyicileri hayrete düşürüyor, ne tür bir sihrin etkisini izlediklerini anlamıyorlar. Üçüncü grupta bilfiil yapılanlar, detaylarıyla tarif edilen nesneler var, İskenderiyeli Heron’un icatları en meşhuru olsa gerek. Heron yazdığı eserlerde ağzından su akıtan satirlerin, dans eden Pan figürünün detaylarını paylaşmış. Dördüncü kategoride düşünsel temele dayanan kurgusal nesneler yer alıyor, Aristoteles’in metinlerinde yer verdiği, kölelik-efendilik bağlamında incelediği otomatlar felsefi temelde incelendiği için robot sembolizminden oldukça uzak, Kang’a göre modern ilginin öncüllerini felsefi metinler yerine dönemin mekanik buluşlarında aramak gerekiyor. O dönemlerde de var olan kaygının üzerinde duruluyor sonra, Freud’un görüşleri ele alınarak tekinsizliğin sebepleri irdeleniyor. Animist dünya görüşüne sahip olan çocuklar canlanan oyuncaklardan korkmuyorlar örneğin, yetişkinlerin bir kısmının otomatlardan korkması ve diğer kısmının otomatlara zevkle, heyecanla yaklaşması henüz incelenmemiş alanları içeriyor. John Cohen’ın otomat üzerine görüşleri de ilginç, insanın yaşam “yaratma” isteğine odaklanan Cohen gerçekçi ve sembolik olmak üzere iki itki belirlemiş, gerçekçi itkide teknolojiyi kullanarak çevreye hükmetme arzusu baskın. Metropolis‘ten örnekler alınmış, bir de 19. yüzyılın kurgusal otomatlarının genellikle kadın olduğundan bahsedilmiş, eril tahakkümün izlerini otomatlar üzerinden de okumak mümkün. Bunun dışında otomatların insanlığın aynası olma durumu da mevcut, toplumsal normların dışında kalan insanların toplum nezdindeki konumlarıyla otomatlarınki arasında benzerlikler bulunabilir, örneğin transeksüeller bazı toplumlarda dışlanırken bazılarında sihirli güçlere sahip insanlar olarak görülüyorlar, toplumun bir parçası olarak kabul ediliyorlar, oldukça değişken bir dünyada otomatlara bakış da toplumdan topluma değişiklik gösteriyor. Dinlerin otomatlara yaklaşımı genelde olumsuz, Roma imparatorlarının suretleri mezarlara konduğunda suretlere konan sinekleri savmakla görevli bir nöbetçi bulundurulurmuş, birkaç yüzyıl sonraysa belki putperestliğin yayılmasına dair, belki de çok daha derin bir korku yüzünden otomatı andıran nesneler yasaklanmış uzunca bir süre. Bilinenin ötesindeki dünyaya semavi niteliklerden fazlası yakıştırılmamış belki de, karanlığa ve kaosa ait makinelerin kutsallığı kirlettiği düşünülmüş bir dönem. Kötülenmiş, zavallılaştırılmış otomatların eğlenceli olması bu açıdan mantık kazanıyor, gülmenin tehlike atlatmayla bağlantısını inceleyen düşünürlere bakarsak robotlar için de aynı şey geçerli olabilir, Star Wars‘taki robotlar bu duruma örnek teşkil ediyor. Burke’e göre dehşet yaratma potansiyeli taşıyan şeyler fiilen zarar verme potansiyeli taşımadıkları sürece zevk veriyor, bir tür yüceltmeyle otomatlara sanat dallarından eğlence sektörüne pek çok alanda yer verilmesi makul. Makinenin gücü ölçüsünde korkuyoruz, zarar vermeyecek durumdaki koca makineler bu yüzden dehşete yol açabiliyor. King’in canlanan ve kol bacak koparan makineleri, insanların haşatını çıkaran otomobilleri bu tür bir korku unsurunu taşıyor. Canlı varlıklara olabildiğince benzeyen makinelerin yarattığı korku bir üst aşama, bir insanın otomata dönüşmesinin veya otomatın insanlaşmasının etkisi huzursuzluktan dehşete varabiliyor, istatistiklere göre otomatların insana benzerliği arttıkça deneklerin korkuları da artmış. “Otomat doğada bulunanın aksine insan yapımı bir nesne olduğundan ve hayatı taklit ettiğinden insanın tam olarak ne olduğu hakkında her nevi rahatsız edici temel soruyu önümüze getirir ve canlı-cansız, manevi-maddi, ruh-beden ikilikleri içindeki yerimize dair şüphe uyandırır.” (s. 78) İnsan olduğumuzdan şüpheye düştüğümüz, insanlığı sorguladığımız dönemlerde otomatla aramızdaki farkın bulanıklaşması bütün kaygılarımızı açığa çıkarıyor. Gündelik yaşamda otomatlardan farkımız nedir? Belli örüntülerin dışına çıkmıyoruz, davranışlarımız öngörülebilir, rasyonel varlıklar olduğumuzu düşünüyoruz, belki de icat ettiğimiz otomatların rasyonelliklerini kendimize mal ediyoruz ama doğru değil bu, insan irrasyonel bir düşünce yapısına da sahip, otomatlar bizi rahatlatmadıkları gibi türümüzün olumsuzluklarını yansıtıyorlar. Aynaya bakıyoruz basbayağı, gördüğümüzü kabullenmek zor.

Ortaçağ ve Rönesans dönemlerinde otomatın niteliklerinden robotların isyanına kadar getiriyor mevzuyu Kang, en sonda insanın zihni güncelleme çabaları üzerinden otomat korkusunu irdeliyor yine. Kurzweil insan beyninin bilgisayardan farksız olabileceğine inanıyor, bilimsel araştırma için milyonlarca dolar harcıyor, bugün değilse de Kurzweil gibi bilim insanları sayesinde bir gün gerçek olacak bir rüyayı izliyoruz şu an. Robotun imgesel ve kavramsal amaçları insanlığın da amaçları olacak. Samuel Butler’ın otomatlara karşı uyarıları unutulmadı, 1863’ten bu yana 150 yıl geçtiyse de aynı korkuları taşıyoruz ama biyolojik bedenin sınırlarından kurtulmak için elimizden geleni de yapıyoruz. Kang’ın okurunu çıkardığı serüven geleceğin dünyasına dair tahminlerle sona eriyor, Aydınlanma düşüncesinden Shelley’nin, Hoffmann’ın otomatlarına, düşünceden eyleme geçiş bölümleri özellikle ilgi çekici. Süper bir araştırma ya bu. Otomatlara, robotlara ilgi duyanlar kaçırmamalı.