Michael Pollan – Arzunun Botaniği

Müthiş müthiş. Muazzam, çok güzel. İnsanın doğaya ve doğanın insana nasıl evrim geçirdiğini dört bitki üzerinden anlatan şahane bir araştırma. Pollan doğal ve yapay evrimin tarihine dek inerken yapraklarını da şık şık kesiyor bahçesinde, küçücük bir yeri var, dört bitkiyi de yetiştirdiği için kendi deneyimlerini paylaşıyor arada. Elmayla başlıyoruz, Ohio Nehri boyunca dandik kayığıyla ilerleyip elma çekirdeklerini su boyunca saçan John Chapman “Appleseed”in çabasıyla. Elmayı endüstrinin biçimlendirdiği şekilleriyle, kırmızı, yeşil ve sarı haliyle biliyoruz, Chapman’ın ortaya çıkardığı onlarca türden haberimiz yok. ABD’de elma o kadar yaygınmış ki kökeninin Kuzey Amerika olduğu düşünülürmüş, yanlış. Kazakistan, hatta Alma Ata. “Alma Ata” işte, elmanın atası. Ekşimsi, familya badisi patates tadı vereni de var, yapay evrimle “mükemmelleştirilmemiş” olanların tadı bambaşka, mesela Kazakistan’dakiler. ABD’de tatlı olan türü çoğaltılmış, aşılamanın etkisi var ki Chapman aşılamadır, şudur budur hiç ilgilenmemiş, doğaya yön vermenin yanlış olduğunu düşünürmüş de kolay tüketilebilen tür elma yaygınlaşmış, özellikle alkol yasağı döneminde. Elma şarabının yapımı görece kolay olduğu için geçtiğimiz yüzyılın başında pek rağbet görmüş, bildiğimiz elmanın kaderi de böyle çizilmiş. Mitik anlamı da var tabii, elma bizimkilerin Cennet’ten atılmalarına yol açmış da yaban olduğu için miymiş acaba, o halde hemen evcilleştirilmeli ve paganlıktan çıkarılmalıymış, Dionysos esansından kurtulup Apollon’cu bir düzene girmeliymiş, Pollan bu dikotomiyi sıklıkla kullanıyor. Tatlılığın evrimimizle de doğrudan ilgisi var, eskiden tatlı besinler nadiren bulunduğu için ekşi veya tuzlu olanların tatlıya çevrilme ihtimali ortaya çıkınca hemen o yana dönmüşüz ve çeşitliliği ortadan kaldırmışız haliyle, bazı türler daha az bilinir hale gelmiş, ekolojik çeşitliliğin çanına ot tıkamışız. Pollan’ın konuyla ilgileneceğini düşünen Kazak bir araştırmacı devletin elma bahçelerini mahvedip her yeri betona bulayacağını anlayınca -tanıdık hikâye- hemen haber uçurmuş, Pollan ilgili bölgeye giderek elmanın atalarından pek çok çekirdeği getirmiş ve bahçesine ekmiş. Bazı çekirdekler tutmamış da mor, kahverengi, turuncu renklerde pek çok elma bitmiş ağaçlarda, ne güzel.

İkinci mesele lale, hem statü göstergesi hem de insanların umutlarını yerle bir eden müthiş çiçek. Bir olayı yok aslında, sadece renklerinin güzelliğinden ötürü 1600’lerde Hollanda’nın ve sonrasında Avrupa’nın gözdesi haline gelmiş. Soğanları müthiş paralara satılmış, bir iki sene devam etmiş bu çılgınlık, ardından alıcılar bir anda ortadan kaybolmuş ve yatırım yapanlar ellerinde güzel renklerden başka hiçbir şey vermeyen soğanlarla kalakalmışlar. Böyle delilikler var, İngiltere’de bir sigorta çılgınlığı patlamış bir zaman, Altına Hücum zaten meşhur, yaşamlarını kolaylaştırmak isteyen insanlar için çok cazip. Çiçeklerin pagan geleneklerde yeri olduğu için tek tanrılı dinler çiçeklerin kutsanmasına ve kullanılmasına karşı çıkmış, kutsal kitaplarda çiçek geçmiyormuş çünkü, sonradan eski itibarını geri kazanan menekşe, papatya, gül ve diğerleri dünyanın her yerine yayılmış. Şairler de yaymış tabii, şairlerin anlamın evrimine katkıları araştırılmış mıdır acaba? Metafor zengini çiçekler sevdanın, ölümün, ayrılığın, gebeşliğin simgesi olmuş, oluyor. Sağlıklı olanları göze güzel görünür, bunun ötesinde evrimde çok önemli bir rol oynar, mesela tüylü, parlak, diri görünenler böcekleri çeker, savunma mekanizmalarına saldırı mekanizmaları eklenirmiş, birlikte evrim geçirme. Bitkilerin üreme organları aslında çiçekler, polenler sağa sola saçılınca hemen yeni bitkiler türer, arılar ve diğer uçuk canlılar polenleri taşıyarak üreme işini kolaylaştırırlar. İnsanlarla da karşılıklı bir belirlenim söz konusu, tercih edilen türler yaygınlaşarak daha “iyiyi” bulmaya çalışırlar, insanlar daha iyisiyle ne yapacaklarını genelde bilirler, bazen de saçma sapan ticari ilişkilere girerek kendi halindeki çiçeklere bir dünya para öderler, o başka bir şey. Hollandalılar, Türkler, Fransızlar ve İngilizler çok sevmiş laleyi, bizde bir döneme adını bile verdi.

Marihuanaya geldik, kimyasal mambo cambosuyla kafada çok ilginç şeylere yol açar bu bitki. Savunma mekanizması aslında, Pollan farklı bitkilerin farklı hayvanlar üzerinde yaptığı etkiye örnekler veriyor, mesela böcekler sersemliyor, ölüyor, başka canlılar kusuyor, uzunca bir süre bir şey yiyemiyor, muhtelif. İnsanlardan önce hayvanlar kendi istekleriyle bitki toksinlerini denemiş, sarhoş edici bir maddeye rastladıklarında ara sıra o bitkinin bulunduğu yere dönüp bir doz daha alırmış. Hayvanlardan görmüşüzdür muhtemelen, kenevir tohumlarını rüyalara dalan güvercinler Çinlilere, Arilere veya İskitlere bitkinin özellikleri hakkında tüyo vermiş olabilir, Pollan’ın fikri. İlginçtir, bizde 1950’li yıllarda bu tür bitkilerden elde edilen ürünler bağımlılara verilirmiş, eczacılar dağıtımı kontrol altında tutarmış tabii de bağımlılara düşük dozlarda bumçikibum verdiklerini Nihal Yeğinobalı anlatıyordu galiba anılarında. ABD’de de benzer bir durum var, Jimmy Carter’dan önce marihuana kolaylıkla üretilip hüpletilirken yasaklı yeşillik haline gelmiş, hatta yasalar öyle bir düzenlenmiş ki askerler bile arama tarama işlerine katılır olmuşlar, tarlasında malum bitkiden yetiştiren insanların evi barkı alınmış, öylesi gaddarca bir uygulama. Eh, cadıların kasıklarına sürdükleri keyif verici otlar 1960’ların hareketleriyle kazandıkları azıcık özgürlüğü de kaybetmiş oldu böylece, karşı kültürün sembollerinden biri neredeyse ortadan kalktı. Gerçi hemen çare bulunmuş ve filmlerde gördüğümüz o seralar, üretim yapılan kapalı alanlar ortaya çıkmış, üstelik yapay ışığın bir türüne canavar gibi tutulan yaprakların çok daha etkili bir madde ürettiği anlaşılınca mevzu iyice oraya kaymış. Yapay evrimleştirme örneklerinden biri bu, bitkinin potansiyeli doğal ortamda kısıtlıyken zorlayınca müthiş bir sonuç çıkıyor ortaya, daha iyi kafa ve daha kısa sürede hasat. İnsanı merkeze alarak düşünelim, bu bitkilerle hemhal olduktan sonra doğal seçilimle ortadan kalkmadığımıza göre birtakım iyi yanları da var uçmanın, mesela şamansak süper ayinler düzenleyebiliriz, sanatçıysak acayip eserler yaratabiliriz ki LSD ve diğer maddeleri kullanan sittin tane sanatçının yer aldığı bir belgesel vardı, Sting falan anlatıyordu triplerini. Ayık kafayı tercih ettiğimi söyleyeceğim ben, betona döndükten sonraki çabalarım pek sonuç vermedi. Pollan’ın şöyle bir yorumu var: “Bir filozof ya da şairin, böyle bir seyahatten geriye ne getirmiş olabileceğini bilmenin hiçbir yolu yok. Ancak böyle bir deneyimin Platon’un doğaüstü metafiziğine -dünyamızdaki her şeyin hakiki ya da ideal biçiminin duyularımızın erişemeyeceği ikinci bir dünyada bulunduğu inancı- esin vermiş olma ihtimalini sorgulamak çok mu acayip?” (s. 127)

Son bölümde patates var, genetiği değiştirilmiş besinlere bağlanıyor mevzu. Özetlemek gerekirse bu tür besinlerin zararlı olduğu kanıtlanmamış ama tepkiler sonucu McDonald’s gibi şirketler genetiği oynanmış patatesleri kullanmamaya karar vermişler. Bu tür patatesleri bahçesine ekmiş Pollan, böcekler gerçekten de patır patır ölüyormuş, zarar görmeyen patatesler gayet leziz görünüyormuş ama yememiş Pollan, gideceği bir davete bu patateslerden yapacağı bir yemeği de götürmeyi düşünüyor, sonra etik sebeplerden vazgeçiyor. Tarihi de var tabii, And Dağları’ndan getirilen ilk patatesler önceleri pek umursanmamış, İrlanda’da yaygınlaşan patates ekimini küçümseyen İngilizler sonraları bunun ne kadar faydalı olduğunu görünce hemen atlamışlar, yetiştirmeye başlamışlar. Pollan’a göre güç odağının güneyden kuzeye kaymasının sebebi patates, tahılların egemenliğini bertaraf etmiş.

Tam bir bilgi kumkuması bu kitap, yiyip içtiklerimizle ilgilenenler ve doğaya ucundan kıyısından ilişenler mutlaka okumalı.