Kevin K. Birth – Zaman Körlüğü: Öteki Zamansallıkları Algılama Sorunu

Birth’ün değindiği körlük Batı’nın rasyonelliğinden, süreğenliğinden, ardışıklığından, homokronisite denen homojen zamansalcılığından doğuyor. Aydınlanma’dan sonra Avrupa’nın sömürgeci hegemonyası nihai biçimde bir güzel bölümlediği zamanı her türlü döngüye uygulamaya başladı ve döngülerin kültürel, ekonomik, antropolojik anlamları bir bir kayboldu. Birth bu araştırmasında bilim dallarındaki anlam kayıplarını incelerken antropolojiye ağırlık veriyor çünkü o bir antropolog. Evet. Psikolojiden bir örnek: su saatinin dijital saatten daha saat olması. Su saatinde zaman biriken suyla ölçülür ki bu suyun birikintisi büyümektedir, saatse vuruşlarını biriktirmez, o an geçip gitmiştir. Su saati metaforu insanın zamanı deneyimlemesine daha yakındır çünkü an geçip gitmez, birikir, geçmişin bir parçası haline gelip geride kalanı çoğaltır, büyütür, her neyse, saatse hep şimdiye çakılıdır. Zen biraz tekler burada, geçmişi “unutmak” epistemolojik bir edimdir, terbiyedir diyebiliriz, olanla çakışma halini, yani zaten Zen de ayrı bir disiplindir, mevzuyla ilgisi bilahare kurulmalı, Birth’e göre Avrupa kökenli uzamsal metaforların kullanılmadığı diller ve kültürlerle ilgili araştırmalar güvenilir veriler sağlamayabilir, Batı ekseninde dahi sabit bu. Baudelaire’in bir metninde geçen “öğle vaktini saat ikide zannetme” meselesi Derrida’ya göre makul olamaz, eşzamanlılık mümkün değildir. Öyle midir? Birth farklı zamansallıkların eşzamanlılığını gösterecektir de örnekten ayrılmayalım, Baudelaire’in döneminin zamansal bağlamıyla Derrida’nınki arasında farklar vardır, öğle vakti gerçekten de saat ikide aranabilir ki bu bir deyiştir zaten, hiç yoktan sorun çıkarmak anlamına gelir. Birth önce uluslararası zaman ölçümünün çatlaklarına değinir, sonda zamanın göreliliğine bağlayarak mutlak bir ölçümün mümkün olmadığını söyler. Bir başka sorun kapitalist emek ilişkilerini tanımlayan zamanın hileliğidir, emek zaman üzerinden değil de iş üzerinden tanımlandığında Birth’ün saha araştırması yaptığı Trininad kırsalındaki deyiş anlam kazanır: “Her vakit Trininad vaktidir”. Memleket küçüktür, iş bellidir, kısacası öyle keskin sınırlar gerekmediği için iki kişinin buluşacağı saatler oynayabilir. Kişi bir saat sonra veya önce gelebilir buluşma yerine, işi tamamlar. Trininad’da sabahın yedisinde işe başlamanın mantıksız olduğunu gösteren birçok tanıklık var metinde, uluslararası standart coğrafyaya, kültüre hatta insana göre değişmezse akşam vakti kolaylıkla yapılacak işler sabah işkenceye döner, işçinin görev tanımı ve süresi belirlenmezse zaman sadece bir sömürü aygıtıdır. Makine gibi çalışmaya alıştığımız ve mesai doldurmaya çalıştığımız için ütopik geliyor bunlar ama insancıl çalışma koşulları böyle olmalı. Derrida’ya dönelim, “göstergelerin esnekliği”ni düşünmediği için kesin bir zamanın kesin bir zamana denk gelmediğini düşünüyor, oysa Baudelaire güneş saatinden cep saatlerine geçilen dönemin sonlarında yaşamıştı, Fransız Devrimi sonrasında geleneksel zamandan ondalık zaman sistemine geçiş devriminden de haberdardı, o dönem öğle vakti saat beşe denk geliyordu. “Baudelaire’in yaşadığı dönem, makul bir kesinliğe sahip saatlerin ortaya çıktığı ve ulusal zaman ve zaman dilimi gibi kavramların yasayla kutsandığı dönemdir. Bu dönemde her kasabanın kendi yerel saati vardı ve aynı yerdeki umumi saatlerin bile birbirinden farklı zamanları gösterdiği vakiydi.” (s. 30) Söylemeden edemedim, bu standart saat nanesinin ortaya çıkışını ve toplumu biçimlendirmesini pek iyi anlatıyor Carlo M. Cipolla, metninin adı Zaman Makineleri. Derrida’nın yorumu modernitenin zamana dair varsayımları teke düşürmesinin bir yansıması yani, Birth bu yansımaya odaklanıp zamana dair doğallaştırılmış fikirlerin yanlış olduğunu gösteriyor adım adım, antropolojik araştırmalara yoğunlaştığında en basit tespitlerin bile zorluk çıkarabileceğini anlatıyor. Ay isimlerinin on üç, on bir ya da on iki olduğu bir kültür düşünün, değişkenliği anlamak için Malinowski’nin çözümü kendi kültürel alışkanlıklarından kurtulmak. “Gerektiğinde” on üç ay vardır takvimde, Malinowski ve Edmund Leach’in varlığından hemfikir olduğu on ayın üzerine zaman zaman üç ay daha eklenebiliyor. Mesela Amondawa nam halkta uzay-zaman haritalaması hiç yapılamıyor çünkü takvim sistemi yok ama bir zaman kavramına sahip olmadıkları anlamına gelmiyor bu. Mesela James Cook’un öldürülmesini ele alalım, bunun gerekçesini toplumun geri kalmışlığı olarak görmek Batı merkezli bir bakıştır, doğruyu bilmek için yerlilerin yılın belli dönemlerinde tanrılarına karşı çok mülayim, belli dönemlerinde cinai olduklarını anlamamız gerek. Dönüştürmeler de son derece sıkıntılı, Kelt takvimini Julyen takvimiyle tokuşturarak 1 Kasım’ın yeni Kelt yılının başlangıcı olduğunu söyleyen John Rhys’in ve Rhys’e katılan James Frazer’a yanılmış olduklarını nasıl söyleyebiliriz, mesela sağlam bir necromancer çağırırız ve onun aracılığıyla deriz ki tarihî kayıtlarda 1 Kasım’ın Keltlere ait mühim bir yortu olduğuna dair kanıt yok. “Kültürel zamansallıkları anlamak için -demek ki- zihinle onu kuşatan çevre ve insan yapımı nesneler arasındaki etkileşimi anlamak gereklidir.” (s. 49) Hesiodos’a göre tarla sürme vakti belli bir ayla değil de turnaların sesiyle gelir, daha hassas ölçümler yapan teknolojinin gelişmesiyle kusursuzlaşan zaman ölçümü kültürel bir tercihtir. Zamansallıkların bize haslığı da var, mesela belli bir yönden esmeye başlayan rüzgâr hatırlatır, çilekleri toplamanın zamanı gelmiştir. Yunancadan Latinceye, oradan İngilizceye geçen hour İncil’deki haliyle altmış dakikalık bir zaman dilimini göstermez, “denizin, nehrin ve kıyafetin kenarı” anlamına gelir, bir zamana değil de âna gönderme yapar.

Disiplinler kendi örneklerini çıkarıyor ortaya, biyoloji ortamına bakalım. Drakensberg Dağları’nda yaşayan babunların günde ortalama sekiz saat çalıştığını gözlemleyen bir bilim insanı patronların ekmeğine yağ sürecektir de babunların işlerini gün ışığına göre ayarladıklarını çözemeyecektir veya çözdüğünü gizleyecektir belki. “Demek ki homojen tek biçimli zaman, tek biçimli olmasa da ritmik ya da döngüsel biyolojik süreçleri gizleyebilir.” (s. 64) Kronobiyoloji bize tuhaf döngüleri gösterir, örneğin sıtma taşıyan sivrisinekleri araştıran Colin Pittendrigh’in bulgularına bakalım. İki tür sivrisineğin günün farklı zamanlarında aktif olduğunu keşfeder, biri gündüz emiklerken diğeri gece çalışmaktadır. Doğrudan ışık kaynaklı bir mevzu olduğu düşünülebilir ve başka bir sebep aramak lüzumsuz gelebilir, hatadır. Pitt’in keşfine göre nem oranı belirler hangisinin ne zaman emeceğini, yine ışığa bağlıdır da esas belirleyici nemdir. Başka bir deneyi düşünelim, laboratuvar ortamında farelerin hareketlerini gözlemliyoruz, deney de farelerin davranışlarıyla ilgili olsun. Mutlağa yakın sonuçlar alabilmek için zaman dilimleri pek işe yaramayacaktır, daha doğrusu azıcık bir oynama farenin doğal yaşamından sapma anlamına geleceği için sonuçlar geçersiz hale gelecektir. Işık bile önemlidir, laboratuvar ışığı doğal gün ışığının yerini tutamayacağı için fare söz gelişi su içmeyecektir, ayrıca dünyanın farklı yerlerindeki farelerin döngüleri, haliyle tepkileri de farklı olacaktır.

Son olarak fenomenolojik zaman: ne ölçüde paylaşılabileceği belirsiz. Şimdiki zamanın özneler arasındaki algılanım farkı iletişimin sağlığı için kurulması gereken akranlığı engelleyebilir. Birth araştırması gereği iletişim kurduğu iki Trininadlıyla konuşmalarının bir kısmını alıntılamış, X’le kavramları uyuşuyor çünkü benzer zamansallıklara sahipler, benzer kültürlere aşinalar, haliyle hikâyelerinin anlamının farkına varabiliyorlar ama Y başka bir zamandan, derin bir ilişki kuramayıp soru-cevap faslında kalıyorlar. Trininad özelinde ABD’nin ülkeye ve topluma etkisi, darbe, işsizlik zaman algısını kökten değiştirmiş denebilir, Y bu yüzden aynı sözcüklere aynı anlamları yüklemediklerini fark ediyor belki. Bazı zamanlar bazı anlamlara gelmiyor albayım.

Müthiş kapsamlı, ufuk açan bir metin bu, başucuma koydum.