Kemal Selçuk – Hüznün Kantosu

Kemal Selçuk 2000’lerin başından itibaren atağa kalktı, 2010’a kadar altı kitap yayımladı ve sustu, uzunca bir süre sessiz kaldı. 2016’da İletişim’den çıkan Cemiyet Kaçkını Bursa’da yaşayan iki dostun büyüme sancılarını ve edebi mücadelelerini anlatıyordu, orta karar bir roman diyelim. Hüznün Kantosu aynı kurgusal dünyayı yaratıyor. Edebi referanslarla örülen, Bursa’nın ikonik yapılarının şöyle bir göründüğü, yalnızlıkla dolu bir atmosfer. Sekiz kitabı var Selçuk’un, okuduğum dördü üzerinden çıkarımda bulunup diyorum ki adını andığım iki metin postmodernizmin klasik teknikleriyle örülmüş, numaralarının pek çok örneğine başka metinlerde de rastlayabileceğimiz, bunun yanında okunası metinler. Okunası çünkü karakterlerinin iç dünyalarını unutmuyor Selçuk, klişeleri okunur kılacak kadar derinleştiriyor. Diğer uçta Ay Aşkları ve Kurşuni var ki bu iki metnin olayı bambaşka, diğer iki metinde dil belli bir doğrultu tutturup anlamı anlatıların başından sonuna hep aynı seviyede tutmasına, aktarmasına rağmen bu ikisinde görece daha kapalı, okurun anlığına yaslanan bir sentaks var, haliyle daha zorlayıcı ve keyifli metinler bunlar. Selçuk’un neden ilk kanaldan ilerlediğini anlıyorum ve anlamıyorum, anladığım ortalama okur için ilk kanal daha cezbedici ki ortalama diyorum, aslında ortalama için bile ağır gelebilecek metinler. Anlamıyorum çünkü ikincinin yazara verdiği haz daha doyurucu olsa gerek, anlatım biçiminden dile her alanda yazarın yeteneklerini ortaya serebileceği bir alanı var o tür metinlerde, mesela Kurşuni tam bir “yazar” romanı, sıkı okumuş ve edebi sezgisi gelişmiş bir yazarın kaleminden daha azını bulunca hayal kırıklığı doğuyor ister istemez. Kemal Selçuk hayalimi kırmıyor da çıtayı yükselttiği yerden daha azına razı olmasına ben razı olamıyorum. Öznel boyut da var, Kurşuni benim memleketim Mustafakemalpaşa’yı mekân edinen tek romandır belki de, köylerinin sokaklarında gezinirken karakterleri gözümde canlandırmışımdır, hatta anlatının bir noktasından geçen Berkeley’i de elinden tutup gezdirdiği özgür iradesiyle birlikte görmüşümdür bir gün, eski kasabayı ve yeni şehri ortadan ikiye bölen nehrin sesi gelir sayfalardan falan, öyle bir havası vardır. Denemeye varan yerleri de vardır, Memet Fuat’ın dediği gibi yeni tekniklerin boca edildiği metinlerin yanında eskiye dönüp yenilikçi bir biçimde yükselen sentez metinler daha bir alımlı. Hüznün Kantosu bir tık altta kalıyor haliyle, yine de iyidir. Okunmaya değer.

Anlatıcımız, “A” diyeyim, genç bir adam, Bursa’da çalışıyor, sanatı seviyor ve geçinemiyor. Babasının attığı üç beşle bütçeyi denkleştirmeye çalışırken sevgilisinden ayrılıyor bir de, iyice duman oluyor. Gerçi kız hap kitapları okumanın klasikleri okumaktan daha iyi olduğunu söylemiş, bizimkiyle pek de uyuşamayacakları baştan belli. Tabii bu bir göstergeyse. Bence gösterge. Neyse, A kitap fuarına gidip kafa dağıtmaya çalışırken bir adamın telefon konuşmasına kulak misafiri oluyor, biten bir ilişkinin son demlerinin şahidi muhtemelen. Adamı takip etmeye başlıyor, adam kızla buluşuyor ve beş dakika konuşup ayrılıyorlar. Adam kararlı, kız üzgün. Adam elli, kız yirmi yaşında. A azıcık mizojinist o sıra, kızın üzüntüsünden keyif alıyor ama sonra kızı o halde yalnız bırakamayacağını düşünüyor, alışveriş yaptığı bir markette kıza rastlayınca planını adım adım uygulamaya sokuyor. A’nın değerlendirmesi: “Yirmi dört yıllık ömrümde başıma gelen en ilginç olay buydu ve sonraki günler bunu düşündükçe için için mutlu oldum. Bir film izlemiştim sanki. Düpedüz bir film oynamıştı gözlerimin önünde ve koca kentte bir tek ben tanık olmuştum buna. Şimdi geriye bu filmin devamını çekmek kalıyordu. Artık ben hem yönetmen, hem de oyuncu olacaktım.” (s. 13) Kurgu içinde kurgu başlıyor böylece, daha da pek çok katman var ama sonra ortaya çıkacak. A boğulduğu kitaplardan başını kaldıramaz bir süre, ellilik adamı Jack Nicholson’a benzettiği için “Nicholson” olarak anmaya başlar, Puşkin’i anarak kendini “bahtsız genç adam” olarak anmasının doğru olup olmadığını sorgular, kısacası pek çok sanat formunu yaşamına sokup bir karakter devşirir, aslında üç tane devşirir ve vecizeler sunmaya başlar: “Hayat da kolonya gibiydi; koku uçup gitmeden içine çekmesini bilecektin!” (s. 16) Meh deyip devam ediyorum, A nihayet Elif’le tanışır, Nicholson’ın asıl adının Kâmil olduğunu, Elif’in Kâmil’e “K.” dediğini öğreniriz. Kafka’nın karakterlerine benzer Kâmil, kendi dünyasına gömülüdür, kitaplardan başka bir şey yoktur yaşamında. A’nın da pek yoktur, Elif de sıkı bir okurdur ve Şemsi’yi Şemsi’nin ağzından inşa etmeye başlar bir anlamda, A’nın Şemsi olduğunu Elif yardımıyla öğreniriz, böylece anlatıcının kendi dünyasını kurmacalaştırma çabalarından ötesini göreceğimizi düşünebiliriz çünkü Şemsi’nin Elif’e hissettiği kurmaca kaldırmayacak kadar gerçek gibi gelir. Oysa Şemsi kitabî konuşmalarına devam eder, karakterliğinin bilincindedir sanki, anlatı aynı kıstırılmışlıkla sürer. Şemsi’yle Elif arasında inişli çıkışlı bir ilişki vardır açıkçası, Elif başlarda kendini tamamen açmasa da içmeye çıktıkları bir gece ellilik şair Kâmil Süngü’yle ilişkisini anlatır. İmza gününde tanışırlar, vasat şiirlerin vazgeçilmez şairi Kâmil’in uzunca süren edebi sessizliği yaşamına da sirayet ederek adamı ketlemiştir, evlenmeyi düşünen Elif’ten ansızın ayrılır ve kızı psikolojik olarak çökertir. Elif’in Şemsi’ye yanaşması biraz da bu yıkımdan kurtulmak içindir, Şemsi’den karaladığı şiirlerden ziyade düzyazıda kalem oynatmasını ve Kâmil’in hikâyesini yazmasını ister. Kanto ayağı burada devreye girer, Kâmil’in annesi Şarkıcı Şükriye, babası Kantocu Necmi’dir, İkinci Dünya Savaşı’nın öncesinde ve sonrasında uçuk kaçık bir yaşamları olmuştur, Elif bu mevzunun da romanda yer almasını ister. Şemsi yazmaya çalışır, beceremedikçe başka eserlere dolanır kalemi, her yazmak isteyip de yazamayanın yaptığı gibi daha çok okumaya başlar ve çaresizlikle Kâmil’in peşine takılır, adamı anlayıp eserini öyle yazmaya çalışırsa başarabileceğini düşünür.

Kâmil 1900’lerin başından alarak ailesinin hikâyesini anlatır, anlatıda rüya estetiğine yaklaşan tek bölüm. Gazi Kemal’in ordusundan Direklerarası’na rengâhenk bir yakın tarih gösterisi. Amerika’da caz çağı, İstanbul’da sanat müziği, tango ve kanto. Çağ değiştikten sonra yaşamak için tutkularından uzaklaşmak zorunda kalan insanların çocuğudur Kâmil, vazgeçmeyi onlardan öğrenmiştir. Ne yapar, durmadan okur, evine sayısız kitabı istifler, her boş alanda kitap dağları yükselmektedir. İşin kötüsü onun da bir isteği vardır, kendisine yakınlık gösteren Şemsi’den yaşamının romanını yazmasını ister. Elde var iki roman, biri yine ilerlemiş biraz, diğeri? Şemsi arada kalır, Kâmil’le yakınlaştığı sırada Elif’ten uzaklaşmıştır üstelik, hiç bilmediği bir yere doğru sürüklenir ve çıkış yolunu bulamaz. Yaşamı tepetaklak olur sonunda, durmadan anlattığı metni nihayet kaleme alabilmiş, adını Hüznün Kantosu koyabilmiştir ama Elif’i, işini, yaşamını kaybetmiştir. Yaratıcılığının özünü yakalayabilmek uğruna hayatından vazgeçmek ödenesi bir bedeldir onun için, okura kurmacayla gerçeğin çakışmasından çıkan yankı kalmıştır bir, elimizde tuttuğumuz kitap. Metin. Kurgu.

Proust ve Jack London tam zamanında çıkıp kaybolurlar ortadan, yazma saplantısı Şemsi’yi mahvederken Martin Eden’ın iplere astığı kâğıt parçaları metni kaplar, gözlem safhalarında Marcel’in çözümleyici bakışı ödünç alınır. “Name dropping”e yanlasa da dokunmayan bir yapı, kararında denemese de çok uç noktaya da varmamış. Hikâye vasat üstü, diyaloglar biraz daha insanca olabilirdi belki. Sonuçta okunur yani, Kemal Selçuk türe yenilik getirmez ama ilginçtir yazdıkları.