Hasan Bildirici – Şervan

Yakın arkadaşı Nahide’ye anlatıyor Esma, okura da anlatıyor bazen, çizgiyi bulanıklaştırdığı için romanın estetik niteliği düşük olsa da mevzu ilginç, yargılar dikkate değer. Şervan’la Gülhane’ye gidiyorlar, Sarayburnu’nda gezinti, Sultanahmet’te ağaçlar, düşününce büyük risk alıyormuş Esma, sadece hava almaya çıksaymış önünü alabilirmiş yaşanacakların, belki. Şervan saçlarını tutup koparıyor, yaprakları tekmeliyor, tatlı ama huzursuz bir çocuk, Esma’nın tedirginliğini hissediyor muhtemelen. İlk cümleyle öğreniyoruz Nahide’nin oğlu Şervan’ı iki yıl önce Esma’ya bırakıp gittiğini, üniversite öğrencisi kadın geride adres de bırakmamış tabii, Hüseyin’le birlikte gerillaya katılmışlar. Üçünün fotoğrafları kalmış mutlu günlerinden, okullarını bitirip memleketlerine dönecekler, halklarının mücadelesini kaynakta sürdüreceklerdi, gelecek yine pek aydınlık olmasa da gençliğin ateşi parlıyordu. Memleket de kalmayınca, Batman’da her gün birilerinin ensesine sıkılıyor, kontrgerilla bütün gücüyle yükleniyor, gazeteciler kayboluyor ortadan, esnaf kepenk kapatıyor, büyük şehirlerde ayrı ayrı operasyonlar yürütülüyor, gençler dağa çıkmaktan başka çözüm yolu göremiyorlar. “Yerinden yurdundan edilmiş milyonları kendini beslemekten aciz şehirlere sürmek, Kürtlüğü kabul etmek istemeyen kör ısrarın sık sık tekrarladığı yeni bir kabadayılık girişiminden başka neydi ki!” (s. 9) Geri alınacak köy de kalmıyor yakılınca, siyasi tepkinin misliyle karşılık bulduğu atmosferde daha radikal direnme biçimleri var, romandaki karakterlerin çoğu dağa bu sebeple çıkıyorlar. Da, mücadele için çocuğu geride bırakmak, üstelik hiçbir maddi gücü olmayan dava arkadaşına verip ötesini düşünmeden kaybolmak, Nahide’yi bu yaptığından ötürü affedemiyor Esma, anneliği sorguluyor ister istemez. Avukat Necati’nin bulduğu ailelerin yanına vermek istemiyor, Çocuk Esirgeme Kurumu’na asla vermez zaten, Şervan’la aralarında öyle bir bağ kurulmuş ki Nahide’nin sorumsuzluğu Esma’nın gözünde giderek büyüyor. “Zamansız sevginin kayıtsız sonucu” Şirvan’a bakmak elbet zor, okul giderlerine yetmeyen paradan ne kadarı ayrılacaktı onun için, ailelerin reddiyle birlikte dünyada bir başına kalmaya ne kadar katlanabileceklerdi? Dayanışma sağlamaya çalışıp çalışmadıklarını bilmiyoruz bu arada, topluluk büyük ihtimal arka çıkardı da sorun Şervan’a bakmak gibi görünmüyor zaten, kaçtıklarını söylemek zor, dağa çıkmalarının motivasyonu besbelli. “Milyonlarca çocuğun dilsiz ve geleceksiz olduğunu gördük. Ekranlara oturtulan görüntüler, gerçek hayatın çok az bir kısmına denk düşen abartılı renklerdi. Şehirlerin iyi döşenmiş noktaları, uğrunda su gibi çalıntı para harcanan eğlenceli hayat ve yıkıntılardan arta kalan hüzünler… Biz tam da bu cehennemin ortasındaydık Nahide.” (s. 9) Çocukları kurtarmak için Şervan’ı feda etmek, görünen. Öylesine biçimsiz hayatları sürüklemekten duyulan bıkkınlığı gidermek, dostları Mustafa’nın yaptığı buydu, ölmesi varlığının anlam kazanmasına yol açmıştı, arkadaşlarının peşinden gidenler “kutsal bir yola doğru adım atılacağı zaman arkaya bakmamışlardı”, tıpkı Nahide’nin söylediği gibi. Kadın hareketi içindeki Nigar, gitmesiyle vurulması arasında sekiz ay var, Hüseyin’in hemen ardından giden Nahide’nin -“Halkımın daha çok ihtiyacı var!” der Esma’nın Şervan’dan bahsettiği bir bölümde- gazete köşesindeki haberi olmasa dostunun akıbetini bilemeyecekti Esma, belki Şervan’dan da ayrılamayacaktı ama geride kimse kalmayınca artık, çocuğun görece iyi bir hayat yaşaması ihtimali de doğunca, nihayet peşini bırakıyor iki yaşındaki oğlanın. Daha önce denediğinde koruyucu ailenin başına gelenleri bildiğinden uzak duracak bir süre, polis takibi yüzünden nereye gitse belayı da peşinden sürüklediğini biliyor. Avukat Necati’yi, iş hanını, her şeyi biliyor polis, gözlem altında tutuyor, o şartlarda Şervan’la meydanlarda gezinmek oldukça tehlikeliyken bir de ailenin etrafında görünmek daha beter. Teröristlerin çocuklarının bakıldığı evlerden biri olarak mimlenmiş koruyucu ailenin evi, telaşla vermeye çalışıyorlar Şervan’ı da bir kere takılmışlar ağa, evleri basılıyor, gözaltına alınıyorlar. Kıskacın iyice sıkıldığı zamanlar, Esma da korkuyor çünkü bakıcı olarak fişlendikten sonra yaşamının biteceğini biliyor. Onunki tamamen kişisel bir korku, örgütün çıkarlarıyla ilgili değil, ki arkadaşları arkasını dönüp gitmesini, çiftin ailesinin çocukla ilgileneceklerini söylüyorlar, bir süre sonra Esma’dan tamamen uzaklaşıyorlar, yalnız bırakıyorlar ama yılmıyor Esma, Şervan’dan vazgeçmiyor. Bedeli olacak, avukat çıkıp halkına hizmet etmek bir yana, yurttan ve okuldan atılma noktasına gelecek, evlerinde geçici olarak barındığı arkadaşlarından da kesik yiyecek Şervan’ın ele avuca sığmazlığı yüzünden. Elazığ’a gitmişliği bile vardır Esma’nın, borç harç otobüs bileti alıp yirmi saat yol teptikten sonra Nahide’nin abisiyle buluşur terminalde, Şervan’ı yeğeni olarak tanıtmak istediğinde abinin cevabı: “Bizim böyle bir yeğenimiz yoktur!” Gerisin geri döner Esma, otobüs Malatya’da mola verdiğinde yakındaki ağaçların arkasına saklanıp otobüsün hareket etmesini bekler. Üç aylık bebeği terk etmek, gönlü razı gelmez, tekrar biner otobüse, sıkıntıdan gördüğü kabustan çığlık çığlığa uyanır. Kırıldı kırılacak artık, Şervan’ı ailenin yanına bırakma faslı bu sıra.

Senden önce giden Hüseyin’le ilgili aldığım ilk haberler onun Botan’da olduğu yönünde. Röportaj için oralarda bulunan bir gazeteci arkadaşla karşılaşmışlar. Dağlarda geçirdiği onbeş günün sıkıntısıyla yüzü yara bere içinde geri dönen gazeteci arkadaş Hüseyin’den bize selam getirmiş. İsterdim ki aynı selam ve sevgiyi Şervan’a da göndersin. Konuşmaları sırasında Şervan isminin geçip geçmediğini gazeteciye özellikle sordum: Yok.” (s. 35) Çocuğun peşine düşmemeleri için önlemse. Yan hikâyelere bakalım az, Esma memleketine gitmeye karar verir, otobüsü durduran polisler karışıklık çıkarmak için geldiğini düşünürler, İstanbul’da yaşadığı halde doğduğu yere dönmeye çalışan insanın masumiyeti söz konusu değil. Gözdağı verir polisler, salarlar, amca kızıyla çarşıda dolandıkları sıra düşünür Esma: “Olup bitenleri kışkırtmalı bir ikiyüzlülükle geçiştirenlerin cinayet tertiplemedeki cesaretleri bizim yüzyıllara yayılan iç netsizliğimizden kaynaklanıyor kuşkusuz. Kendi içimizden vuruluyoruz, yanıbaşımızdan, sokağımızdan, hatta evimizin içinden. Resmi görevlilerin işi yalnızca seyretmek.” (s. 45) Hüseyin’in ölüm haberi gelir, okuldaki arkadaşları afişler bastırırlar, anma toplantısına Şervan’la birlikte giden Esma sırrı açık etmez. Urfa’daki ağalara karşı silah kuşanan Hüseyin’le arkadaşlarını çok güvendikleri bir köylünün ihbar ettiğini öğrenir Esma, köyün orta yerine atılan cesedin göğüsten yukarısı yoktur, ailesi Hüseyin’i kırık parmağından tanır. Yıkıntılar arasında kayıp başı aramaya giden Hüseyin’in amcası hemen döner, orasını olduğu gibi gömmek gerektiğini söyler, et ve kandan başka hiçbir şey kalmamıştır geride. Ermeni diş doktorunun dediklerini de alayım: “‘Bizim bitirilişimizi vaktinde ellerinizi ovuşturarak izlemiştiniz!’ dedi. ‘Hatta bir Ermeni kafası patlatmak için sıraya giren büyükleriniz olmuştu! Sıra şimdi size geldi! Çok yazık!’” (s. 73) Devam ediyor doktor, topyekun cephe oluşturamamakla ilgili tespitleri: “‘Benim başka Kürt arkadaşlarım var,’ dedi Doktor Nurhan. ‘Onlar da biraz sizin gibi. Avukat Necati de öyle. Kürtlerin yüzde seksenlik bir kesimi kendine ait olmayan özelliklerle yaşıyor ve başka amaçlara hizmet ediyor. Doktoru, gardiyanı, polisi, askeri… Hatta general olup kendi topraklarını vuran insanlar var. Kürt seçkinlerine yönelik cinayetlerde kullanılan tetikçilerin çoğu yine Kürt kökenli katiller.’” (s. 74) Esma’yı gözaltına alan polislerden biri Kürt, kimliğinin farkında fakat dile getirildiği zaman bölücülükle itham ediyor hemen, uyumlanmış. Esma’nın Paris’te yaşayan İsmet’e mektup yazması çaresizlikten, İsmet’in cevabı başlı başına dikkate değer, bir kısmını alıp bitireyim: “İnsanların yaşamlarını koruma çabasına saygı duymakla birlikte, bizim göç ve sığınma olayımız tam bir tiyatroya dönüştü. Kürt olmak topraktan kaçmanın ayrıcalığı şimdi ve artık sıradan insanımız bile şöyle bir mantık zincirine kilitli: Kürt isem ve topraktan kopup gelmişsem herkes beni anlamak zorunda!” (s. 77) Kürt işverenlerin sadece Kürtleri değil, otuz milletten insanı sömürmesi, hızla kapitalistleşmesi ayrı mesele.

Sorularıyla, cevaplarıyla iyi roman, tekniği geride bırakmasıyla zayıf.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!