Film izledikten sonra senaryo yazıyorum kafada. Diyelim ortamı zombiler bastı, apartmanın kapısına dayandılar. Kapıyı kesin kırarlar, çatıya çıkmak lazım, üç kat koşturuyorum. Aşağıdan hüğe höğe bağırıyorlar, çatıya çıktım, bunlar atletik zombiler olduğu için hemen ardımdan geliyorlar. Apartman sokağın köşesinde, üç tarafı açık, yandaki apartmanın çatısına atlayamam da en üst katın balkonuna, belki. Koşup koşup atlıyorum, kafamı çaat vuruyorum balkonun üstündeki kolona, öldüm. Diyelim balkona düştüm, ayağımı falan kırmadıysam bir müddet saklanabilirim ama evdeki yiyecek bitince de öldüm. Kurtuluş yok kısacası. The Great Escape izledikten sonra düşündüm, savaş esiri olsam ne halt ederim. On numara film bu arada, şu sahnesini ara ara izlerim.. Neyse, Sibirya’ya gönderildiysem boku yedim, hiç şansım yok. Toplama kampı, zortladım. Biraz uzatabilirim belki yaşamımı, müzik yapsam veya satranç oynasam. Lüneburg Varyantı‘ndaki gibi başkalarının hayatı benim ellerimde olsa kafayı yerim, o strese dayanamayıp kendimi öldürtürüm kesin. Uluslararası anlaşmaların hâlâ geçerli olduğu zamanlarda sıradan bir esir kampı, burada şansım var yine, savaşın bitmesini bekleyebilirsem esir değişimiyle dönerim memlekete, iyi. Can sıkıntısını giderecek uğraş lazım, ağır işçi olarak çalıştırılırsam ağır ağır ölüme giderim ama saldılar diyelim, Booth’un romanında salıyorlar başta, o zaman şansım var. Ama diğerleri, onlar kaçmak için plan yapıyorlar, verilen işleri yavaşlatmaya çalışıyorlar, başa gelecek var o zaman. Pasif savaş gerçi, romanda esirlerden birinin üçüncü kampıymış Brandenburg, güzel numaraları var. Tırtıl yetiştiriyor kibrit kutularının içinde, kör jiletleri topluyor, maksadı lahana tarlalarını tırtılla doldurmak ve domuzların bağırsaklarını parçalamak, böylece Alman ordusunun tedariğini aksatacak. Ortaya çıkıyor ki o lahanalar, domuzlar aslında esirler için, kısa vadede kıtlık bekliyor yani onca insanı, üstelik sabotaj yüzünden başları belaya girecek. Kaçmak isteyenler tellerden atlayabilseler bile nöbetçilerden kurtulamazlar, kurtuldukları senaryoda karla örtülü ormanda kilometrelerce ilerlemek zorundalar, mümkün değil. En iyi hapishane, hiçbir mahkumun kaçmayı düşünmeyeceği kadar korkunç koşullar var dışında, hayatta kalmanın yolu sobanın yanından uzaklaşmamaktan geçiyor. Kara kışta işe yaramıyor soba, etrafını azıcık ısıtıyor, herkes bulabildiği kumaşlara sarılarak ısınmaya çalışıyor. Yakınlardaki dere donuyor muhtemelen, en iyisi yazın kaçmak, su yolundan. Ted Foley, on dört yaşındaki genç miço için başka yol yok, yanına aldığı azıcık erzak ne kadar yeterse, zaten teknenin ortadan kaybolduğunu görür görmez peşine düşecekler. Yakalandığını düşündüğünde, namlular üzerine çevrildiğinde Almanca-İngilizce sözlük okumanın faydasını görecek, iyi hazırlanmış aslında, balıkçı olduğunu haykırdığı zaman ona ateş etmeyecekler de suda sürüklenen bedeni tarayacaklar. Telgraf hatları elbet var ama cephenin dağılmaya yüz tuttuğu sıra mıdır nedir, kıyı boyunca hemen hiçbir askere rastlamayacak Foley, yüzlerce millik alanı rahatlıkla geçecek. Suya düştükten sonra deli gibi üşümesi, içme suyunun önemli bir kısmını kaybetmesi sorun, dayanabildiği kadar dayanması lazım. Can havli. Kampa geri dönmeyecek, ölümü göze almış. Serüvenini izleyeceğiz, macera filmi gibi. Ben ne yapardım, suya düştükten sonra teknede uzanıp güneşin üstümü başımı kurutmasını beklerdim, çevreden su bulmaya çalışmazdım çünkü gören olur, Dover kıyılarına kadar sürüklenmeyi umardım. Burada da öldüm. Her senaryoda ölüyorum, dünyanın tekerlendiği noktada kurtulma şansım yok gibi bir şey.
Belgesel roman, Booth büyükbabası Başçavuş George Pankrust’ün anısına adamış, Foley’ye gemiciliği ve sabrı öğreten şefkatli asker olarak karşımıza çıkıyor Pankhurst. Jutland çarpışması sırasında açılan düşman ateşi sonucunda batan destroyerden denize düşmüş, romanda esir alınanlardan biri. Başta Ted yemek yiyor geminin yemekhanesinde, buğulanmadan ötürü başkalarının sümüğü, tükürüğü, nefesi tepeden çorbasına damlayınca bırakıyor yemeyi, ileride nasıl beslendiğini görünce çorbanın nimet olduğunu anlayacağız. Lapa o kadar besleyici değil ama elde başka hiçbir şey yok, takas malzemesi olarak kullanılabiliyor. Almanlar günde 5 fenig verdikleri zaman o parayı da biriktiriyor, kaçışı sırasında lazım olabilir. Destroyer ilk gemisi Foley’nin, torpidoların nasıl kullanıldığını, işini en iyi nasıl yapabileceğini öğreniyor Pankhurst’ten ve diğer üstlerinden, takım olarak çalıştıkları zaman Almanlara kabus gördürebilirler ama Jutland civarındaki çarpışmada toplar yağıyor sağa sola, gemi yavaş yavaş parçalanmaya başlıyor, sağ kalanlar için denize atlamaktan veya filikayla uzamaya çalışmaktan başka çare yok. Beceremiyorlar, Almanlar her yanı sarmış, esir düştükleri zaman macera başlıyor. Başarıyla patlattıkları mayın, hasar verdikleri Alman gemisi, kim bilir ne kadar süreyle esir olarak kalacak Foley de kulaklarındaki uğultuyu anıya dönüştürebilecek. “Fritz” baskına geldiği zaman ölümle ilk kez burun buruna geliyor Foley: “Biraz önce patlayıcı madde ve ateş tufanlarında yanan binlerce insan gördüğü aklına geldi ve birdenbire, onun yazgısının da bu olabileceğini fark etti. Ölmek istemiyordu. Donanmaya katılmasının nedeni bu değildi. Yaralanmak ya da öldürülmek değil sadece savaşmak istiyordu. İçinden, tıpkı köy okulunda yaptığı gibi, birini bulmak ve eve gitmek için izin isteyebilmek arzusu yükseldi. Fakat burası okul değildi ve buradan kaçış yoktu. Sonuna kadar kalması gerekiyordu.” (s. 34) Karada olsa kaçıp kaçmayacağını bilemiyoruz, öyle derin bir bağ hissetmiyor vatanına, sadece ailesini, birlikte hayvan güttüğü Arthur amcayla geçirdiği günleri özlüyor. Üç yıl daha diri kalacak o özlem, kamptaki insanların özlemleriyle birlikte.
İleri veya geri, savaş hareket etmiyor, havaya sinmiş kötü bir koku gibi dolanıyor tepelerinde. Çiçekleri seven askerin kafayı kırıp tellerden geçmeye çalışması, iki kurşunla yere yığılması sarsıcı, Foley çok sarsılıyor bu olay yüzünden, kendine gelene kadar model gemisi üzerindeki çalışmasını erteliyor. Can sıkıntısı işte, herkesin uğraşı başka. Üç ayda bir sevkiyat geliyor Kızılhaç’tan, besinler paylaştırılıyor, yol için milletten gıda toplamaya başlıyor Foley, kararını verdi artık, daha fazla durmayacak orada. İhtiyaçları: para, harita, şans. Parayı biriktiriyor, harita edinmek için gecenin köründe yatakhaneden çıkıp komutanın odasına girmek zorunda. Harita bulamıyor ama arkasını döndüğünde duvara asılı olanı görüyor, hemen kabaca bir kroki çıkarıyor, kapının açık olduğunu görüp kontrole gelen askeri donup kaldığı yerden izliyor da göremiyor asker onu, şans. Arkadaşlarından biri kaçmaya teşebbüs ederse ne kadar az şansı olacağını hatırlatıyor son günlerden birinde, Foley her şeyi göze aldığı için sorun yok. Tekneyi kaçırıyor, yallah aşağı. Hamburg’dan ve Frankfurt’tan geçecek, nehri takip ederek açık denize varacak nihayet, gerisi için daha büyük şans. Kaçmadan önce koğuş basılıp gizlediği eşyalar ortadan kaldırılınca umutsuzluğa kapılmıyor değil, yine de orada bir gün daha kalmak istemiyor. Akıntılar, nehrin genişlediği yerlerde dengesiz sular, Foley tecrübesiz ama iyi yetişmiş bir denizci olarak elinden geleni yapıyor. Dostlarının sesini duyuyor, zamanında mükellef kahvaltının reçelini, ekmeğini sayan dostu yine konuşuyor fakat bu kez memnun değil Foley, arkadaşlarının koğuşta sıcaktan bunaldıklarını, o tatlı bunaltıyla karınlarını doyurduklarını biliyor, susuzluktan bayılmanın eşiği. Dinî hikâyeler de güç verici, yolun sonuna doğru anımsayacak birini, belki bunun sayesinde ulaşabilecek İngiltere’ye. “Yunus peygamber aynı tekneyi paylaştığı arkadaşları tarafından gemiden atılmış ve dev bir balık tarafından yutulmamış mıydı? Tesadüfen karaya çıkmadan önce, üç gün üç gece o büyük balığın karnında kalmamış mıydı?” (s. 155)
Macera romanı da savaş gemilerine dair ayrıntılar, kamplardaki yaşam, hoş.












Cevap yaz