Wolfgang Bauer – Denize Gömülenler: Suriyelilerle Avrupa Yolunda

I Was a Stranger‘la birlikte değerlendirince gerçeğe biraz daha yaklaşmak mümkün. Filmde mülteciler İzmir’den yola çıkarlar, en yakındaki Yunan adasına varmaya çalışırlar. Sahil güvenlik botlarının mülteci botlarını batırdıklarına dair hiçbir şey görmeyiz, Yunan kaptan insancıldır, kurtarabildiği kadar mülteciyi kurtarmaya çalışır. Bauer’sa gemilerin, botların batırıldığını, birlikte yolculuk ettiği insanların akrabalarının öldürüldüğünü söylüyor. Gerçi kitapta istikamet İtalya, Mısır’dan yola çıkıyorlar da Yunan karasularından geçerlerse tehlike büyük. Fırtınalar aynı, gemilerin dandikliği aynı, mültecilerden kişi başına alınan para aşağı yukarı aynı, fazla olarak kaçakçıların mültecileri soyma tehlikesi var, siyasi atmosfere göre Mısır sahil güvenlik gemilerinin baskın yapma olasılığı var, kimileri beşinci kez deniyor mesela göçmeyi. İlk ikisinde yakalanmışlar, üçüncüde yakalanma tehlikesine karşın gemileri kıyıya çekmişler, bir sürü arıza. Hussan, Bissan, Alaa, Amar, hikâye bunların, Mısır’da yolları ayrıldıktan sonra ayrı ayrı takip ediyor Bauer, farklı yöntemlerle Avrupa’ya ulaşmayı deneyecekler. Başta ortaklık, hatta grupla hareket ederek güç bulduğunu söyleyen insanlar alternatif çözümlere kulak asmıyorlar. İlk sahnede gemiye koşuyorlar sabahın köründe, küçük bir çocuk elindeki değneği rastgele sallayıp “Koşun orospu çocukları!” diye bağırıyor. Bauer’la fotoğrafçı Stanislav Krupar kimlik değiştirmişler, Kafkas cumhuriyetlerinden birinden gelen iki İngilizce öğretmeni olarak tanıtmışlar kendilerini, mültecilerle birlikteler. 1980’lerde miydi, Almanya’da da fabrikalarda Türk işçilerin arasına sızıp durumlarını bir dizi habere dönüştüren sıkı bir gazeteci vardı, işçilerin yaşam koşullarını aralarından biri olarak yazmıştı, ikilinin yaptığı aynı şey. Koşuyorlar, kaçmaktan başka çaresi olmayan insanların yaşadıklarını kaydediyorlar. Esad’ın savaşı, IŞİD derken ülke uçuruma yuvarlanmadan önce Mısır’a geçebilenler var, Amar onlardan biri. Kahire’de küçük bir ithalat şirketi kurmuş, Bali’den ve Hindistan’dan mobilya ithal etmeye başlamış, karşıdevrim her şeyi allak bullak edene kadar. Hava değişmiş aniden, halk Suriyeli sığınmacılara kötü gözle bakmaya başlamış. “Mısırlılara göre Suriyeliler artık teröristtirler, güvenliği bozan insanlar olmuşlardır. Mısırlıların ellerinden işlerini alan, asalak, milletin sırtından geçinen insanlar.” (s. 20) Kendi işini yürütenler boykota uğruyorlar, cunta rejimi vize koyuyor üstüne, Mısır’da gelecek yok artık. Çok tartışmışlar, Amar ailesini ikna etmiş, göçebilirse onları da alacak yanına. Deniz yolculuğu için üst baş, feneriydi bilmem nesiydi, Amar yolculuğa hazır. Dükkânı dörtte biri fiyatına satmış muhasebecisine, altı ay yetecek kadar para bırakmış ailesine, yola çıkabilir. İş çok kârlı olduğu için taksicisi, mobilyacısı, azıcık tutturabilen herkes sektöre giriyor, insan kaçırmaya çalışıyor. Kimseye güvenilmiyor aslında, hele Mısırlılar Suriyelilere karşı tepki geliştirmişler ama ticarettir sonuçta, uzun süreceğe de benziyor, itibarını yerle bir etmek istemeyenler işi olabildiğince düzgün yapmaya çalışıyorlar, da, dört büyük “şirket” birbirinin işine çomak sokmaya çalışıyor. İkilinin katıldığı kafile kaçırılıyor bir ara, serbest bırakılmak istiyorlarsa para ödemeleri söyleniyor, nihayet patron olaya el atıp fidyeyi ödüyor da serbest kalıyorlar. Vardılar diyelim, Dublin II Yönetmeliği gereği nerede yakalanırlarsa orada tutulmaları gerekiyor, İtalya’ya çıkacaklarına ve daha kuzeye gitmek istediklerine göre Almanya’ya varana kadar yakalanmamaları, iz bırakmamaları lazım ya da rüşvet almaya açık polislerle karşılaşacaklar, nasıl olursa artık. Alaa’yla Hussan’ı da tanıyalım, onların hikâyeleri merkezde: üç halıcı dükkânları varmış Şam’da, kapatmak zorunda kalmışlar, yirmi yaşındaki Hussan’ın askere alınma ihtimali belirince abisi hemen yapmış planı, onun için kaçtığını söylüyor. İsveç’te abileri varmış, oraya gidecekler. Gidebilirlerse. İlk yolculuğa, nasıl ayrıldıklarına bakalım, Mısır’ın yeni yönetimi güvenilir, düzen koruyucu bir güç olarak göstermek istiyor kendini Avrupa’ya, bu yüzden kontroller çok sık. Gemiye binecekler, on üç yaşındaki Bissan insülin iğnelerinin bulunduğu çantayı denize düşürüyor, küfür kâfir alıyor kaçakçılar da veriyorlar, yoksa ölür. İtalya kıyılarına anasız babasız o kadar çok çocuk ulaşıyormuş ki, yolda facialar yaşanıyor, dağılıyor aileler. Neyse, Nelson Adası’na yanaşıyor gemi, askerler havaya ateş açıyorlar, indirdiklerini tutuklayıp hapishaneye atıyorlar. İskenderiye’ye getirilince inancını hiçbir koşulda kaybetmeyen Amar değişiyor, suskunlaşıyor, yine deneyecekler ama daha az paraları var artık. Sınır dışı ediliyorlar, Lübnan’a ya da Türkiye’ye gidecekler, iki seçenekleri var. THY uçağıyla doğru İstanbul’a. İkiliyi hemen bırakıyorlar tabii, Alaa ve Hussan üç hafta hapis kaldıktan sonra, Amar da bayağı kalıyor içeride. Bağlantıyı koparmıyorlar, Stanislav Prag’a dönüyor, Bauer Reutlingen’e, arkadaşlarının haberlerini sık sık alıyor. Amar İstanbul’a geldikten sonra birileriyle tanışıyor, İzmir’den kalkacak gemiden bahsediyor biri, adam otobüse atlayıp gidiyor ama ses seda çıkmayınca dönüyor İstanbul’a. Gemiyle kaçma çabaları yine, başarısızlık, üstelik Yunanistan’a gitmek istemiyor Amar çünkü Odyssea pek başarılı değil bu konuda, ülkede açlık ve sefalet var, Atina’da her gün yüzlerce sığınmacı ilgili kurumların önünde sıra oluyor da çok azının yüzü gülüyor günün sonunda. Alaa’yla Hussan aynı yöntemle İtalya’ya çıkmaya çalışıyorlar ama defalarca hayal kırıklığına uğradıkları için çok temkinliler artık, yolda kaçakçılar yüzünden yaşadıkları saçma sapan onca olaydan sonra nihayet İtalya’ya varabiliyorlar. Sahil güvenlik gemiye el koyuyor, kıyıya çıkıyorlar, Alaa akıcı biçimde İngilizce konuşabildiği için onu tercüman seçiyor İtalyanlar. “‘Çok büyük şansınız varmış’ der İtalyan subaylarından biri Alaa’ya. ‘Ömür boyu neşeli bir yüzle gezebileceğiniz büyüklükte bir şans.’ İtalyanlar bir gün önce aynı yerden SOS sinyali almışlardır. Bir sığınmacı gemisi alabora olmuş, batma tehlikesi ile karşı karşıyaymış ve aslında o nedenle bölgedelermiş. Alaa şanslı olduklarının ayrımına o zaman varır. Birilerinin şansı, diğerlerinin felaketi. ‘Dün ölüler topladık denizden, iki adam ve bir kadın’ açıklamasında bulunur subay. Alaa’nın aklına denizde gördüğü dalgalarda sürüklenen kadın ayakkabısı gelir.” (s. 95) Bahsi geçen yönetmelik gereği İtalyanlar orada işlem yapmak istemiyorlar genel olarak, mültecileri komşu ülkeye itelemek istedikleri için kabaca başka yöne bakıyorlar diyelim mülteciler uzaklaşırken. O sıra arıyor iki kardeş Bauer’ı, acaba kuzeye çıkmaları için yardımcı olabilir mi? Yasalar insanları korumak için, Bauer yakalanırsa beş yıl hapis cezası alacağını biliyor insan kaçakçılığına yardım ettiği için ama yasanın vicdan karşısında önemi yok, kendisine olan saygısını ve onurunu yitirmemek için yardım ettiğini söylüyor. Ayrı bir macera sonrası, trene atlıyorlar, polislerle karşılaşıyorlar, başkaları yakalanıyor da onlar yakalanmıyorlar, en sonunda İsveç’e ulaşıyorlar. Irkçılık hemen hiç yok, ortada pek insan da yok zaten, ikisi İsveççe öğrenmeye çalışıyorlar en son. Mutlu son, onca acıdan sonra. Amar daha acayip bir yol seçiyor, yaptırdığı sahte pasaportla THY uçağına biniyor Tanzanya’ya gitmek için, plana göre oradan otobüsle Zambiya’ya, Zambiya’dan da uçakla Frankfurt’a. Elbet yakalanıyor sahte pasaportla da görevlilerin göz yummaları biraz, biraz kendi şansı, Amar bir şekilde yırtıyor ve Frankfurt’a ulaşıyor nihayet. Aktarma noktasıdır Frankfurt, hayvan gibidir, Bauer Terminal 2’ye gelmeden önce avukat arkadaşını aramış, telefonda Amar’a polise gitmesini söylemiş. Mülteciliği tamam onun da, ikinci mutlu son.

Ama gemi sahneleri, insanların umutsuzluğu, lafa söze gelmez bir dram. “Elysium” diyor Bauer, insanlar cennete ulaşabilmek için Mısır’dan, Türkiye’den, nerelerden yola çıkıp ölümle burun buruna geliyorlar. İyi gazetecilik, dehşete düşüren bir deneyim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!