Şurada kısa bir biyografisi var, önemli makamlara gelmiş biri Yavuz, Cumhuriyet‘teki yazılarının önemli bir kısmı gündelik siyasetin dışına çıkmayıp yeni bakış açıları getirmese de anıları, mücadelesi ilginç. Bu bir yana, elimdeki kitap da ilginç, Aziz Gürsoy’un mührü ve kaşesi var, Sincan Belediye Başkanı’ymış o zamanlar, yakın zamanda şöyle bir açıklama yapmış. Yavuz’un kitabını elinden çıkarması anlaşılır. Neyse, “Darül -Hilâfeti’l- Aliye Medreseleri ve Kurtuluş Savaşı” nam yazısında dönemin medreselerine yakından bakıyor Yavuz, kendi de medrese öğrencisi olduğu, medreselerle ilgili pek bir şey yazılmadığını düşündüğü için iş başa düşmüş. Yavuz o sıralar sekiz dokuz yaşlarında, yıl 1919 veya 1920, bir yaş büyük amcasıyla birlikte Isparta’da yeni açılan medreseye gönderilmişler feslerine dolanmış beyaz sarıkla. Yüzden fazla molla var, yaşı on beşin üstünde olanlardan bazıları evlenmiş, çocukları var. Hocalardan bazıları İstanbul’dan gönderilmiş, sakal ve bıyıklarıyla ayırt ediliyorlar çarşıda. Sultan Osman Töreni meşhur, Yavuz’a göre bu tür medreselerin açılmasında güdülen amacı gösteriyor. Hocalardan biri Sultan Osman kılığına giriyor, arkasında yeniçeri kılığında atlılar, piyadeler. Memurlar, eşrafın önde gelenleri alaya katılıyor muhtemelen, bütün Ispartalılar gözyaşlarını tutamayarak izliyorlar. Sultan Osman kılığına giren hoca söylev veriyor, ardından oradaki herkes “Padişahım çok yaşa!” diye bağırıyor. Bir de yağmur duası var, çaydan topladıkları çakıl taşlarını çuvallara doldurup camiye getiriyorlar, her taşa bir dua okuyorlar, Isparta’nın güneyindeki bir değirmene götürdükleri taşları arığa atıp ilahiler okuyorlar, dualar ediyorlar, sonra yine padişahın yaşamıyla ilgili temennilerini haykırıyorlar. O güne kadar benzer bir yağmur duası yapılmamış oralarda, padişahın yağmur yağdırma kudretini sınamamışlar. Yağdı mı acaba, merak ettim. Öğrencilere sağlam bir aylık ödeniyor, iflas etmiş devlet hazinesine büyük yük. “İstanbul’dan gelen hocalarımıza verilen aylıklar, yolluklar… hakkında bilgiden yoksun bulunuyoruz. Ancak, sayıları 24 olduğu söylenen bu medreselerin hocalarına, öğrencilerine… harcanan bu paraları işgal kuvvetlerinin verdiğini söylemek yanlış olmaz; onlar için çok büyük bir özveri de sayılmaz; oyunu tezgâhlarken girdi-çıktı hesaplarını yapmış olmaları gerekir. Kurtuluş Savaşı’yla birlikte hesapların tutmadığını söylüyor Yavuz, bu medreselerin adı “imam-hatip”e çevrilmiş, 1926-1927 ders yılının başında hemen hepsi kapatılmış, bir Kütahya ve İstanbul’daki birkaç yıl daha açık kalmış. Yavuz’u Rüştiye’den alıp medreseye dedesi göndermiş, yedek subay olarak görev yapan babası ne zaman Isparta’ya gelse medreseden alıp Rüştiye’ye geri götürüyormuş. “Babamla dedem arasında nasıl bir tartışmanın geçtiğini ne o günlerde öğrendik, ne de sonradan bu konu deşiştirildi. Şöyle bir yorumda bulunabilirim: Birinci Dünya Savaşının başından, Kurtuluş Savaşının sonuna kadar, cepheden cepheye koşan babam sert bir asker olmuştu. (Aslında babam İstanbul Öğretmen Okulu çıkışlı idi). Bunu bilen dedem, fazla ileri gitmeden ‘hele onun müsafirliği sona ersin, bir gitsin, ben yapacağımı bilirim’ havasına girmiş olabilir.” (s. 13) Kurtuluş Savaşı sırasında beş altı kez eve gelen askerler attır, çoraptır, bir şeyler alıp götürürlerken dede hiçbir şey söylememiş, düşmanla savaşan askerlere lazım olduğunu belirtmiş sade. “Sonuç” bölümünde Yavuz’un görüşü şu: “Din adamlarının, Osmanlı imparatorluğunun gerileme döneminde, dinin yanlış anlamalara ve uygulamalara uğradığı, müslümanlığın gerileme değil, ilerleme ögesi olduğu tezi de gücünü yitirmektedir. Bir kere son 35 yılda inisiyatif hiçbir zaman dini eski saflığına kavuşturmak, boş inançlardan, yanlış uygulamalardan arındırmak amacında olanların eline geçmemiştir. Aksine nurculuk, süleymancılık gibi siyasal tehlikeler bile yaratacak olan akımlar, özgürlük havasından yararlanarak, gelişmiş ve serpilmişlerdir.” (s. 16) Bu yazı Türkiye I. Din Eğitimi Semineri adlı kitapta yer almış, basan İlahiyat Fakültesi Yayınları. Nereden nereye.
Köy öğretmenliği de var Yavuz’un, 1928’de muallim muavini olarak Yatağan’a bağlı Turgut bucağında çalışmış. İki buçuk ayda öğrencilerinin tümü okuma yazma öğrenmiş, eski harfler olsa mümkün değilmiş bu, hele Millet Mektepleri kursuna katılan elli kadın öğrencinin kısa sürede başarılı olmaları düşünülünce. Köy çocuklarının durumu ne, bir kere öğretmen ödev verdi mi en iyisinden daha iyisini yapmaya çalışıyorlar, F. gibileriyse “muallim beğ”in yaşamını kolaylaştırmak için elinden geleni yapıyor. Yemek getirmeyi, çamaşırları yıkatmayı teklif etmiş, Yavuz kabul etmemiş, en son eşyaları atıyla taşımayı teklif edince birlikte düşmüşler yola. Romen rakamlarıyla dört işlemin yapılamayacağını söyleyen Yavuz’un etrafını daha teferruatlı bilgi edinmek için sarmışlar, Yavuz yıllar sonra meslektaşı profesörlere böyle bir bilgiyi edinmek isteyen öğrencileri olup olmadığını sormuş, olumsuz cevap almış. Ne zihinler var da çürüyüp gidiyor Anadolu’da, fikir bu. Giderek bozulan ekonomik durum yüzünden sekteye uğrayana kadar umut dolu Yavuz, gerçi karamsarlığa kapıldığı söylenemez ama gelişimin giderek yavaşladığını düşünüyor. “Başta laiklik olmak üzere, dil, harf… devrimleri, beklenen, özlenen sonucu tam anlamı ile vermedi ise, bunun başlıca nedenini 1929’da başlayan dünya ekonomik bunalımında aramak gerekir. Batı ülkeleri, zengin ülkelerde de bunalımın etkisi ağır olmuştur. Ancak, onlar birkaç yıl içinde kendilerini toplayabilmişlerdir. O ülkelerde kamuoyu, örgütlenmiş işçi ve köylü hükümetleri, iktidarları gerekli önlemleri almağa zorlayacak güçte idi. Üstelik o ülkelerin birikimleri, akıllarını bizden birkaç yüzyıl önce kullanmağa başlamış olmaları da, sorunlarına hızla çözüm bulmalarını sağlamaktadır.” (s. 27)
Mülkiye anılarıyla bitireyim. 1934’te giriyor Yavuz, “Mali Şube”den mezun oluyor, doktora yapmak üzere Almanya’ya gönderiliyor Maliye Bakanlığı tarafından. Savaş çıkınca okulu yarıda bırakıp memlekete dönüyor, iki yıl askerlik yapıyor, bir yıl da iş güç, 1942’de Mülkiye’ye asistan olarak giriyor. İlk iki yılı İstanbul’da, Mülkiye’nin Ankara’ya taşınmasından önce okumuş, taşınma sırasında okulun tabutuna çivilerin çakıldığını söyleyenlere katılmamış zira İstanbul’da doğru düzgün mekânı yokmuş okulun, notları elle çoğalttıkları için “Beş Parmak Matbaası”nın durmadan çalıştığını söylerlermiş kendi aralarında, Ankara’ya taşınmayla birlikte “köhne Bizans’ın yozlaştırıcı havasından uzaklaşarak Anadolu gerçeğini görme olanağı” doğmuş. Diğer üniversitelerden daha iyi olanaklara sahipmiş Mülkiye, yazları Pendik’teki askerî kampa katılan üniversite öğrencileri arasında masaları, düzgün yemekleri olan bir Mülkiye varmış, elbiseyle palto da verilirmiş öğrencilere, el üstünde tutuluyorlar. Öyle bir yetişmiş insan eksikliği var ki Hukuk’a ortaokul mezunları alınıyor, Teknik Üniversite bile aynı, Mülkiye’yse kaymak tabakayı çekiyor hemen. 27 Mayıs’tan kısa süre önce yaşananlar çok ilginç, o dönem MEB’e bağlı bir yüksekokul haline getirilmeye çalışılan SBF’yi Aziz Nesin savunuyor, büyük bir devlet bankasının genel müdürü Menderes’le konuşmayı öneriyor, kabul görmüyor. 29 Nisan 1960’ta dananın kuyruğu kopuyor, o gün rektörlük toplantısı sırasında telefonlar çalıyor durmadan, dekanlar toplantıyı yarıda kesip fakültelerine gitmeye karar veriyorlar. Yavuz bakıyor, kendi fakültesinde aşırı bir birikme yok ama Hukuk’un etrafı şenlik. Asker basmış okulu, fakülte binasında kovalamaca sürüyor, pencerelerden atlayan öğrencilere yardım etmeye çalışan halkı görüyor Yavuz. “Öğrenciler itfaiye arabalarını devirdiler, hortumları kestiler, bina içinde, sıralardan sandalyelerden yararlanarak barikatlar kurdular… Bu durum birkaç saat sürdü. Akşama doğru, Fakülte giriş kapısında, yüzleri Fakülteye dönük, ayakta, piyade tüfekleriyle ateşe hazır 20 kadar asker göründü. Biz durumu balkondan izliyoruz. Bir Subayın emri ile (sonradan bunun Sıkıyönetim Komutanı General Namık Argüç olduğunu öğrendik) yaylım ateşi başladı. Önce çatının altına doğru ateş edildiği anlaşılıyordu. Ateş emri verenin, eli ile işaret ederek ateş alanını aşağıya kaydırdığını gördük ve hemen balkona yattık. Sürünerek, içeriye girip çıkıyor, bundan sonra neler olabileceğini anlamaya çalışıyorduk. Bu arada, yerde uzanan bir Harbiye öğrencisinin telefonla, olup bitenleri bir yere duyurmağa çalıştığı dikkatimi çekti.” (s. 42) Kan gövdeyi götürecek resmen, olaylara bak. Argüç Paşa geliyor, Yavuz’la konuşuyor, Yavuz öğrencileri olaysız dağıtacağını söylüyor, silahların indirilmesini istiyor. Paşa’yla anlaşıyorlar, Ankara Valisi çıkıp elebaşlarını “vermeleri” gerektiğini söylüyor. Yavuz yapıştırıyor lafı, illa bir elebaşı varsa kendisidir, en başta kendilerini alıp götürmeleri gerekiyor. Neyse, başka bir olay yaşanmıyor da okulun duvarları kurşun delikleriyle dolu, Menderes 19 Mayıs gecesi Yavuz’u arayıp kurşun deliklerini neden tamir ettirmek istemediğini soruyor. Sıkıyönetime yazmış Dekan Yavuz, zarar tespiti yapmışlar, zabıt tutulmuş, ödenek bekleniyormuş. Menderes çıkışıyor, bu durumun Mülkiye için bir şeref meselesi olup olmadığını sorunca Yavuz meşhur cevabını veriyor, biri şerefsizlik derken diğeri şeref olduğunu söylüyor, en sonunda, “Adnan Bey, bırakalım, tarih hükmünü versin,” diyor Yavuz, karşılıklı iyi geceler dileğiyle kapıyorlar telefonu.
Anıları pek ilginç Yavuz’un, halkın bağrından gelip aklı ve çalışkanlığıyla yükselmiş köylü çocuğunun sağduyusu, zekâsı özetle. Okunsa ne iyi.











Cevap yaz