Fatma Nur Kaptanoğlu – Ateşten Atlamak

Taş topluyor anlatıcı, ayakları suyun içinde daha fazla kalırsa regl dönemi çok sancılı. Annesi duayla toplamasını söylüyor ama kadının şarkı söyleyesi var, etraftakilerden utanmasa söyleyecek. Utanmasa Sonya’yla da yaşayabilirler orada, Sonya teklif etmiş bunu ama herkes tanıdık, deniz kıyısında küçücük bir yer, insanların utançtan korkarak biçimlendikleri. Taş toplarlar, dilek tutarlar, gizlidir. Yaşlı bir kadın daha var sahilde, o da taş topluyor, anlatıcı kadını babaannesi ve anneannesiyle kıyaslayarak ailesini ortaya çıkarıyor yavaş yavaş. Babanın bahsi bir iki yerde, fazla değil. Gençler dolanıyorlar, içlerinden biri el sallıyor: Defne. Hafta içi birlikte yolculuk ediyorlar, şehirde Defne’nin okuduğu lise ve anlatıcının çalıştığı üniversite var. Bunlarla ne yapabiliriz, şehirden hemen hiç bahsedilmediğine göre beldenin yalıtılmış dünyasında ritüellerin anlatıcı için önemini daha iyi görebiliriz örneğin, kıyıda taş toplamanın veya ateşten atlamanın o coğrafyada kabul görmeyen arzuları dindirmek, umudu korumak için belki de tek yol olduğunu anlarız. Sonya dilek tutmaya, batıl inançlara şüpheyle yaklaşsa da anlatıcı medet umar bunlardan, kadim inancı günümüze taşır. İlk bölümün meselesi aşağı yukarı bunlar, uzun öykü kısa bölümlerden oluşuyor, ikinci ve üçüncü bölüme baktığımızda anlatıcının sahilde geçirdiği zamanla Sonya’yla ilişkisinin detaylarını içeren anlatı parçalarının sarmal bir yapı ortaya çıkardıklarını görüyoruz. “Yüzümüzdeki Renklerin Binlerce Nedeni” nam ikinci bölümde telefon konuşmasının konusu utanmak, Sonya bu izleği ortaya çıkararak utanmanın günümüzde pek rastlanmayan bir erdem olduğunu söylüyor, emin ki anlatıcının yanakları pespembe oldu konuşma sırasında. Yüz yüze tanışmak için geleceğini söylüyor, anlatıcıda yine bir utanç, kalbinin atışını başkası duyuyor mu diye etrafa bakıyor. Sahilde bulduğu pürüzsüz taşı yüzüne sürmek istediğinde de etrafına bakıyor, yaşlı kadın uzaklaşmış, kimsenin görmediği sırada Sonya’nın yumuşaklığını taşta duyuyor. Renk geçişlerinden de bahsetmeli, gökyüzünün turuncusu laciverte döner, anlatının sonunda ocağın ateşi kırmızıdan maviye parlar, anlatıcı griden maviye dönüşen bir yol olduğunu taşın rengine bakarak düşünür, dönüşümler anlatıcının özelinde yeni bir başlangıcın umudunu taşır kısacası. Sonya’yla özdeşleşen taş sağ cebe, dilek için toplananlar sola, soldakiler kırk tane olmalı ki dilek kabul olsun, anlatıcının annesi öyle söylüyor. Necip milletimizin tipik bir annesi, tanıdıklarına kızının üniversitede hoca olduğunu anlatmaktan keyif alıyor, vitrin mankeni muamelesi anlatıcının canını sıksa da yapacak bir şeyi yok, boyun eğiyor. Gerçi sonlara doğru, ateşten atlayıp ritüeli tamamladıktan sonra eve dönüş yolunda toplumun biçtiği anne rolünden bir anlığına kurtularak her şeyin farkında olduğunu, kızının mutlu olmasını istediğini söyleyerek sevginin gecikmiş bir formunu ortaya çıkarıyor, ketumluğu bırakıp görmezden geldiklerini daha önce dile getirseydi anlatıcı kızgınlık, kırgınlık hissetmeyecekti. Ailenin suskunlukla imtihanıdır bu, çocuklar o sessizlikten kalp kırıklarıyla kurtulurlar. Kurtulabilirlerse. “Tüm o yollar ve bekleyişler, anlaşılamamanın verdiği ağırlık, bir tutkunun mesafelere rağmen içinde büyüyen ateşi ve bu ateşin sıradan bir hayat içinde sürekli sana sıradan olmadığını hissettiren şiddeti, olasılıklar, şarkılar, tekrar tekrar okunan kitaplar, hepsi ama hepsi daha kolay yaşanabilirmiş pekâlâ.” (s. 52) Anlatıcı annesinin direksiyonu kavramış elini tutarak teşekkür eder, eve girdiklerinde kahve içmeyi teklif eder. Ocağın çakmağı, ateş, renkler. Sonya’yla bağ kurabiliriz bu noktada, anlatıcı Sonya’nın görmezden gelmeyi çok iyi becermesinden etkilenir, annedeki özellik Sonya’da da var ama Sonya sessizliğini yıllar boyunca sürdürmediği, belki bir nevi oyuna dönüştürdüğü ve anlatıcıyı bu özelliğiyle şaşırttığı, şüpheye düşürdüğü için çekici. Anlatıcının babasının yokluğunda annesine karşı hissettiklerini, annesinde bulamayıp Sonya’da bulduğu yakınlığı tekrar düşünebiliriz. Ocağın bir, iki, üç çakışında sunduğu ateş Sonya’nın bilmezden gelmelerinin, en büyük silahının bir, iki, üç kez vurmasından doğar, Kaptanoğlu yaşamı kuşatan tutkunun farklı yüzlerini pek iyi yansıtıyor birbirine. Küçük oyunlardır bunlar, daha büyüğü de vardır, sözcüklerin kâğıt üzerindeki dizilişi anlamlarla birlikte yüzeyi de işleyerek düşen bir taşın denizdeki halini aktarır mesela. Şöyle:

denizdenizyosunlardenizyosunlardenizneredeysedünyadakibütünyosunlartaşdeniztaş

yosunlardenizyosunlardenizonüçüncütaşımdenizyosunlaryosunlardenizdenizdeniz” (s. 27)

Örneklerine başka metinlerde de rastlayabileceğimiz, Rancière’nin Kelimelerin Mekânı: Mallarmé’den Broodthaers’e adlı metninde enine boyuna değerlendirdiği bir teknik, hoş. Bunun yanında “anlatı topağı” benzeri bir duruma yol açıyor, öykünün yüzeyinde “bir, iki, üç” oyunundan çok daha büyük bir gerilim. İzdüşümü, eşleniği yok, müstakil bir yapı olarak orada duruyor. Tahkiye ağırlıklı bir öyküde benzerleriyle, belki karakterin bilincinden dökülme biçimiyle birlikte kurguya kusursuz bir şekilde eklenirdi, bu şekliyle çapaklı azıcık. Kaptanoğlu’nun öykülerindeki havayı ansıttığı için sevdim ben yine de. Böyle rol kesmenin, “Kaptanoğlu”nun da manası yok gerçi, Selim, Berkan ve Fatma Nur’la Trendeki Yabancı‘da beraber çalışıyoruz, muhabbet var, kahve var, YKY’ye gidip parmaklıklarla karşılaşınca eli boş dönmek var. Az da olsa tanıyorum yani, Fatma Nur işte.

Kırk taş, civardaki insanlarla asgari ölçüde ilişki, Sonya’nın elleri ve pantolonundaki tozlar, her şey tamam, garanti olsun diye ateşten de atlanacak. Tutkunun anlık görüntülerini pek iyi işliyor Fatma Nur, anlatıcının Sonya’yla sevişmesinin dikenli bir dolaşıklığı andırması, aşkı bir daha o denli güçlü yaşayamamanın dikenlerle yaralanmaktan daha büyük bir korkuya yol açması örneğin. İmgeler birbirine cuk oturuyor, bağlantılar iyi. Sağ cepteki taşın ateşten atlarken düşmesi de iyi, sonuçta iki cepte de kırk taş kalıyor ve bu önemlidir bence, ateşin tanrıları fazladan bir taş yüzünden dileği yakabilirlerdi. Sonya’yı andıran hani, pürüzsüz taş, ateşin içine düşerek anlatıcının yangısını çoğaltıyor. Ödündür biraz da, Sonya’ya kavuşmak için Sonya’yı andıranı yitirmektir, anlatıcının her şeyi ateşe atıp sevdiğine kavuşmasının sembolüdür, daha neler nelerdir.

“Daha Uygun Bir Kader” diğer öykü, ilkinden daha kısa. Abaven odakta, Linda’nın çanları fonda, aile eleştirisi ve pişmanlığın iki hali. Abaven uzattıkça uzattığı okulunu yine bitiremediği bir yaz ailesinin yanına geliyor, pencerenin önündeki koltuk o evde tahammül edebildiği tek şey. Güvenli, konforlu alanından bir tek yürüyüş yapmak için çıkıyor, meymenetsiz babasına rastlamasın da ne yaparsa yapsın. Adam evin hep aynı noktasında, aynı kahveyi günlerdir içiyor, aynı kitabı günlerdir okuyor, kitabın sürükleyiciliğinden bahsetse de kendisi pek bir yere sürüklenmiyor, sabit, Abaven için ayakkabının içine kaçmış bir taş. Oğlunun “kız gibi olmasından” korkuyor, otuz yaşına kadar okulu bitirememek bunun yanında sorun değil. “Babasının sığlığı, annesinin sözüm ona aldırışsız tavırları ve Abaven’in bundan on sekiz yıl önce ölen küçük kız kardeşinin yokluğu, kıvrılıp giden ama hiçbir yere varamayan zorlu bir yol.” (s. 63) “Yol” ilk öyküde de anlatıcının renklerle birlikte kendine biçtiği imgelerden biriydi, burada çıkışsızlık. Abaven’in çıktığı yürüyüşler yolu aşma çabası, bir şey olsun isteği, değişimi aramak. Kız kardeşin ölümü acı, zamanında Abaven’le birlikte evdeki çıngardan kaçmışlar, evin zehirli havasından birlikte sakınmaya çalışmışlar, ölüme kadar. Umursamazlık canına tak edince Abaven babasına çıkışıyor, ölseler farkında bile olmayacak. İki yaz sonra kardeş ölmüş, gerçekten de farkında değil gibiler. Korkunç bir hissizlik, annenin varlığıyla yokluğu bir, baba can sıkıntısı olarak oturuyor köşesinde. Bütün bunlar anlatılıyor, o sırada çanlar rastgele çalıyor, kiliseden küçük kasabaya yayılan yaşam işaretleri günün her saati duyuluyor. Abaven hastalanıp yatağa düştüğünde gecenin bir yarısı duyuyor çanları, iyileşip ayaklandığında yine, yürüyüşler çın çın geçiyor, kiliseye ziyaret şart. Linda’yla orada tanışıyor, aileden mustarip iki insan birbirlerini tartarak muhabbet ediyorlar. Yaşamın ortasından bakıldığında sonu pek iyi görünmüyor, Linda’nın merakı can sıkıcı sorulara dönüşünce Abaven orada durmak istemiyor daha fazla. Sondan ortaya bakınca da, eh, Linda’nın merkezde olmadığı bir öykü bu, pişmanlığa ve günaha dair çıkarımlarından ötesini bilemiyoruz. Çanların anlamını Fatma Nur’a sordum, mevzuyu afişe etmek istemem ama o da bir nevi ödün olarak görülebilir, bir nevi teşekkür olarak hatta. Rahiplerin büyüttüğü Linda’nın var olma şekli bitmeyen bir minnettarlık. Yoksunluğun dışavurumu kısmen. Öykünün altıncı gün tamamlanması da manidar, Tanrı bir durup düşünsün yol açtığı acıları.

Fatma Nur’un önceki öykülerini daha bir beğeniyorum. Bu kitaptaki öykülerde olay örgüsü ön planda, olaylar anlatılıyor malum, Fatma Nur’a has o edebi biricikliğe yine denk geldim ama daha az. Parıltı demeyi seviyorum, parıltılar hikâye anlatımının gölgesinde kalmış. Tabii şöyle bir durum da var, Fatma Nur başka bir anlatımı, başkalığı aradığını gösteriyor ki çok değerli bir şey bu, aynı noktaya yaslanıp durmayacağını anlayabiliyoruz. Yaslansa da ne, tekrardaki farkı ortaya çıkarmayı iyi biliyor zaten, iyi bir öykücü. Okursanız seversiniz.