Erling Kagge – Gürültü Çağında Sessizlik

Kegge kuzeninin getirdiği Jon Fosse’nin şiir koleksiyonunu okumaya başlar, ışığı kapatmadan önce son okuduğu dizeye bakakalır bir an: “Kimsenin hatırlamadığı bir aşk vardır.” Anlamı merak eder, Fosse’nin sessizlikten bahsettiğini düşünürse de kâşifliği rahat bir uyku uyutmaz ona. “İyi şairler büyük kâşifleri hatırlatır. Doğru kelimeleri seçerek zihnimdeki düşünceleri harekete geçiriyorlar, tıpkı küçükken okuduğum kâşiflerin anlatıları gibi.” (s. 18) Ertesi gün şaire yazıp sorar, altı dakika sonra e-posta gelir, cevap: “Bir tür sessizliktir konuşacak olan.” Kegge’nin tahmin ettiği gibi. Sezgileri doğru yolu gösteriyor, onun için kutuplarda veya çöllerde yolu bulmakla bir. “Fosse’nin kelimelere dökmediği bu korku sanırım insanın kendisini daha iyi tanımasından duyulan korku. Bundan kaçındığım zamanlarda bir ödleklik kokusu alıyorum kendimden.” (s. 19) Sessizliği, bir açıdan kendini arıyor Kegge, yayımcılığından kâşifliğine pek çok uğraşı bu arayışın ürünü gibi görünüyor. Kitapta kendi çektiği fotoğraflar var, dünyanın en insansız yerlerinden kareler, bembeyaz bir boşluğun içinde tek başına yürüyor, uçsuz bucaksız okyanusun kıyısında gündoğumu, bulutlarla dolu gökyüzü, Soluk Mavi Nokta’nın Ay’dan görülen hali. Her yer Kegge için aynı, bir başına kalmak uzayın herhangi bir noktasında var olabilmek demek. Kitap okurken de aynı şeyi hissediyor, bilme ihtiyacını gidermek için gereksindiği sessizlik türü okuma ediminde de açığa çıkıyor. Biricik anları yakalamak için pek çok yol var aslında, zamanı sonsuza genişleten deneyimlerin peşine düşen Kegge bir gün Pasifik’te dolanırken en az bindiği gemi kadar büyük bir balinaya rastlıyor. “Birkaç defa daha, sırtındaki hava deliğinden yükselen bu dersin sesi duydum. Okyanusta kaybolmadan önce, ciğerlerinden bir içeri bir dışarı yavaşça nefes alıp verişini duydum. Dünyam bu karşılaşma sonrasında tam olarak aynı kalmadı.” (s. 35) Basbayağı Zen, pek muteber D. T. Suzuki’nin deyişiyle Zen dile gelmez, hissedilir, bakılan ağaç yine ağaçtır ama öznenin ayakları yerden kesilmiştir o hissi yakalayınca. Haiku da aynı duyguyu verir, yakalandığında elden kaçan bir anla ilgilidir, Kegge “Matsushima ah! / A-ah, Matsıshima, ah! / Matsushima, ah!” dizelerini paylaşır ki söylenmeyenin, sessizliğin anlamı şiirde de belirsin. Müzik konusunda Miles Davis’in notalar arasında bıraktığı mesafeye odaklanır, Beethoven’ın sağır olduğu son dönemlerinde bestelediği senfoniyi anar ve tabii ki John Cage’in “4’33″ünden bahseder. Piyanonun başında bir adam, sabit, azıcık hareket edince işitilen gürültü, seyircilerin öksürmeleri veya alçak sesle konuşmaları şarkının icrasını olanaksız kılar, denebilir ki bu şarkının canlı versiyonunu kaydetmek imkânsızdır, gürültüden kurtulmak mümkün değildir çünkü. “Sessiz oda” bile mutlak bir sessizlik tecrübesi sunmaz, uyaransız kalan beyin hemen kendi uyaranlarını yaratarak halüsinasyonlara yol açar. Savunma mekanizması: var olduğumuzun farkında olabilmek için her an uyarılmak zorundayız. Parçalanmışlığımız da bundan, elimizdeki teknolojiyle gereğinden fazla uyarıldığımız için dopamin döngüsüne giriyoruz, her an istek, arzu ve arayış içindeyiz, tatmin olmak tatmin etmediği için yeni uyaranların peşindeyiz, dikkatimiz dağınık. Yapılan bir araştırmaya göre günümüzün insanının ortalama dikkat süresi sekiz saniyeyken ki 2000 yılında on iki saniyeymiş, Japon balıklarınınki dokuz saniye. Etkileşim açlığı bundan, bir şeyleri her an paylaşma ihtiyacı olmasa, beğenilmenin rastgele zamansallığı olmasa dikkatimizi toplayacak bir eylem bulamayacağız. İronik. Kedi paylaşımı yapmayan Twitter hesabı yok sanırım. Bununla ilişkilendirilebilecek daha korkunç bir örnek olarak başka bir deney örnek gösterilebilir, insanlar birkaç dakikalığına yalnız kalamıyorlar. Dikkat dağıtacak hiçbir şey yok, kendileriyle baş başalar ama duramıyorlar, bitiriyorlar deneyi. Korkunç kısım şu, sessizlik içinde tek başına oturmaya çalışmak yerine kendilerine elektrik şoku verilmesine razı oluyorlar. Bir başına kalmaktansa acı çekmeyi tercih eden insan. “Pascal’ın bu durum karşısında şaşkınlık yaşayacağını sanmam. Tam tersine. Pascal’a göre, kendi kendimizden sürekli kaçışımız, o kadar acı bir gerçekliktir ki, biz insanlar bunun üzerine düşünmekten kaçınırız.” (s. 44) Gürültüyü kendimizden kaçmak için kullanıyoruz, evde ses olsun diye televizyonu açmak, eli sürekli işler tutmak, görüntüler arasında kaybolmak bundan.

Kegge kendini seyahatlerle tanımış, sessizliği güzellerken suyun şırıltısını, ormanın hışırtısını kimliğe dönüştürme yolundan bahsediyor, şehirlerde yaşadıkları daha ilginç. New York gibi 24 saat yaşayan bir şehirde yüksek köprülerden birinin tepesine çıkarak sessizliği buluyor. Bir arkadaşıyla birlikte kaçak tırmanmışlar, izin almanın imkânı yok, sabaha karşı olabildiğince sessiz yukarılar. Aynı saatlerde kanalizasyona da inmişler ama oranın da sahipleri var, New York’un yer altı tünellerinde yaşayan insanlardan bahsetmeseler de Aykırı’nın bastığı bir kitabı anımsıyorum, binlerce insanın metro için açılıp unutulan tünellerde, kanalizasyonda sürdürdükleri yaşamlar anlatılıyordu, sükûnet yok orada da. İlginç bir olay da Los Angeles’ta yaşanıyor. “Los Angeles’ta herkes araba kullanır ancak biz şehri kaldırımların üzerinden görmeyi arzu ettik. Yol üzerinde şüphelenip neden arabayla gitmediğimizi merak eden bir polis tarafından durdurulduk. Polis yalnızca soyguncuların, keşlerin ve dengesiz insanların şehre yürüyerek gittiğini söyledi.” (s. 65) Blaise Cendrars tutuklanmıştır bu yüzden, geçtiğimiz yüzyılın başlarında Hollywood’da senarist olarak çalıştığı sırada yürümeyi çok seven Cendrars’ı polisler yolda çeviriyorlar, nezarethaneye atıyorlar bir süreliğine, Cendrars bu mevzuyu Hollywood nam kitabında detaylarıyla anlatıyor. Bu serserilik yasası siyahîlerin yaşamlarını biraz daha zora sokmak için uydurulmuş bir şey, maddi güç suçsuzluğa eşitlendiği için sözde özgürlükten sonra ekonomik olarak köleleştirilenler bir araba sopa yiyip şehirden uzaklaştırılıyorlar, Cendrars buna benzer bir olayı da anlatıyor diye hatırlıyorum. Her neyse, bilişsel mekâna baktığımızda kelimelerin olmadığı bir zihni bulmak için meditasyona başvurabileceğimizi söylüyor Kegge, mistisizmin beyni boşaltma yöntemlerini öneriyor. Antik Yunan’dan beri aranan bir şey, Platon buna arrheton, Aristoteles aneu logou demiş, hakikati anlayabilme imkânı bu yolla mümkün. Zen-Budizm için koan önemli, sessizce oturup tek elle alkışlama tahayyülü. Makul olanın ötesindeki huzuru bu dünyaya taşımak için olanaksızlığı eşelemek gerekiyor, mantığı geride bırakmak işe yarar. Yıldızlara bakmak da yarar, Oliver Sacks ölmeden hemen önce sadece sessizce oturup yıldızları izlemek için aklını kurcalayan en zor problemleri ve diğer büyük hevesleri bir kenara itmiş, karanlıktaki parlak noktaları izlemenin değerini ilk filozoflardan Anaksimandros da anar. Yanlış hatırlamıyorsam Anaksimandros. Dünyaya neden geldiğimiz sorulduğunda, “Yıldızları izlemek için,” demiş, sonsuzluğa bakakalmış.

Üç sorunun cevabını arıyor Kegge: “Sessizlik Nedir? Nerededir? Neden şu an hiç olmadığı kadar önemli?” Saplantıya dönüşmüş bu, yazmaya, okumaya ve düşünmeye başlamış, o sırada çocuklarına sessizliğin değerini anlatmak için Everest’e tırmanan iki arkadaşının korkunç ölümleri üzerinden düşünmenin önemine değinmiş, Elon Musk’la yaptığı bir görüşmeyi, Marina Abramović’in sessizlikle dolu performanslarını irdelemiş, en sonunda 33 cevap/bölüm çıkarmış ortaya. Sosyal medyanın “Paylaşıyorum, öyleyse varım” düsturunu eleştiriyor metinde, ulaşılamamanın bir lüks haline geldiğini anlatıyor, dünyayla bağları koparan insanlardaki patolojiden, bir şeyleri kaçırma korkusundan bahsediyor, meseleyi 33 farklı açıdan ele alıyor. Çok hoş bir araştırma bu, hemen her şey gibi sessizliğin de sınıfsal olduğu sonucuna varıyoruz nihayetinde. Sessizlik odaları ve dünyanın en sessiz noktalarına seyahat oldukça pahalı, cep telefonunu kapamak  yine ekonomik güç istiyor açıkçası, biraz da özgürlük, tabii insanın kendine katlanması lazım en başta. Başka türlü bulamıyoruz sessizliği, bulduğumuzda da koruyamıyoruz.