Ertuğ Uçar – Yalnızlığın 17 Türü

The Lighthouse‘tan biliyoruz biraz, sonsuza iki renkle bakış çıldırtıcı olabilir. Yalnızlık için birkaç çıkarım: ışık sudan ve gökten başka bir şeye değmez, göz o kadar uzağı görmez bile, ufuk çizgisi iki taşkını sonsuza dek ayırmıştır, bina tek değilse de ışığı taşımanın erinciyle yüzünü denizden başkaya dönmez, gemi ulaşmak istemeyeceği ışıktan kaçmaya çalışır engine doğru, fenerci bir başına ışığı yakıp çekilir odasına, kitabını açar, devinime o kadar maruz kalmıştır ki dalgalar çoğulluğunu yitirmiştir, duyduğu tek bir dalganın sayısız çeşitlemesidir. Bunlar elde, esas Jeff VanderMeer’in Southern Reach Üçlemesi‘ndeki Savul Evans’ı hatırladım ki onunki tecritten hallice, dünyanın yapısını değiştireceği ölçüde. Fener o özel alandaki değişmemiş tek yapıdır, insanın çözünerek doğaya karışmasının hızlandığı şartlar altında varlığını sürdürür, Evans’ın dönüşümüne şahitlik eder. Fenerler duyguların evrimiyle ilgili çok şey söyleyebilir, her gün yerine getirilmesi gereken bir görevin yüküne bulutlu sonsuzun bunaltıcılığı eklenir, gündüzün verdiği bir rahatlık var mıdır acaba fenerci için? Yıllardır fenerci olarak çalışan kişinin gündüz rahatlığı, buna bir ad. Benzediği bir öyküdür, Uçar yazmıştır. On yedi fenerin öyküleri, fenerlerin çizimleriyle birlikte. Her öykünün başında bir iki dize veya cümle, epigraf niyetine, öykünün duygusunu taşıyor. Fenerler: Taşlıkburnu, Bafra, Rumeli, Bababurnu, Şile, Taşlıkburnu yine, Bozcaada, Amasra, Taşlıkburnu ama bu kez teknelerden, Sinop, Anamur, yine Şile, Fenerbahçe, Alanya, Hoşköy, Ahırkapı, Zonguldak. Uçar fenerleri araştırmış, gidebildiklerine gitmiştir, belki hepsine gidip fotoğraf çekmiştir ki kapakta biri var. “Varoluş sebepleri, yapım teknikleri, bekçileri ve tarihleri”, fenerlerle ilgili her şey öykülere dönüşmüş. Ormanda Kaybolmak‘ın özlüğü bu öykülerde de var, fotoğraflardan birkaç tasvir, yaşamlardan birkaç kesit ve sanılar sıralanıyor. Zonguldak’taki fenerle başlayayım çünkü Zonguldak’ın denizinin her daim gri olduğunu bilirim, kömürün karası ve dumanı sinmiştir suya. Zonguldak Feneri’ni de bildiğimi söylesem öyküyle ters düşeceğim, bu o fener değil, başka. Adada, futbol sahası kadar bir yer. Düşününce, eh, teknik bir terim de değil, sıklıkla kullanılan bir benzetme, daha eğretilemeli aktarılabilirdi belki, yine de adayı canlandırmak için ideal. Hiçbir haritada yok bu ada, kasabanın az açığında yer alıyor, kumsalında on çift güneşlenebilir ve yengeçlerce ısırılabilir, kayalarının arasında yaşamın zenginliği dolanır. İskele kadar döküntü bir kulübe, birkaç ağaç, fenercinin köpeği. Kulenin durduğu kuzey burnuna doğru yaman yürüyüşün kestiği soluğu benim bildim ve çıkardım artık kendimi buradan çünkü yıllar öncesiydi bildiğim. “Bu kısa ancak zorlu yürüyüşte iklimler boyu hareket ettiğini sanabilirdi insan. Aldıkları saldırgan formlarla beraber kayalarla bitkilerin davranışları da hızla değişirdi.” (s. 122) İnsana varmadan önce anlatıcının izlenimlerinden ibaret öyküler, hele bunda bekçi ve ailesi sonlara doğru ortaya çıkıyor çünkü oranın deniziyle feneri ayrı bir insandır, huyları vardır, mevsimden mevsime aynı karakteristiği gösterir: yıkım, öfke. Oraya baharın renkleri geç düşer veya hiç düşmez, çatuklar kıyılara vurdukça bir yerlerde batan gemiler veya devrilen ağaçlar gelir akla, Uçar bu çatuklardan figürler yapan fenerciyi başka bir öyküde anlatmıştır. Bu öyküdeki ailenin beklediği endişe ve tehlikedir, bunun özlemiyle dikerler gözlerini ufka. Denizde birkaç adım atmaları yeterli, kum bir anda ayaklarının altından çekilip derinliklere bırakacaktır yerini, aşağılardan gelen bir çağırış insanın aklını çelmeye kalkacaktır, duymamalı. Birkaç adımda kayalar taşlara, taşlar kumlara, kumlar çotuklara dönüşecektir, basmamalı veya atlamalı, yeryüzü kuzeyde yeterince haşinken denizin yabanlığını neyle kıyaslamalı? Güneyin yumuşak sularına düşen ışık kuzeyde daha bir kırılacaktır.

Beşinci fener gözümde üç kez canlandı çünkü üç kez gördüm orayı, Şile taraflarında bir yalnız. Fenerci bir “okyanus”un kıyısında. Okyanus? Olur, kabul. İki katlı tur otobüsünün kalkışını bekleyen turistlerin yanında genceciktir fenerci, kısa süre sonra şenlenecek sokakların yavaş yavaş kalabalıklaştığını görür. Biblolar, anahtarlıklar, maketler, fener minyatürleri, ıbık cıbık bir dünya eşyanın kuşattığı evini kurtarmak vardır içinde, sıkıntıyla dolar. İki ayda bir gelmektedir, kasabada iki haftacık kalmaktadır da bitmek bilmez o iki hafta, insanla dolar. Komşusunun hediye ettiği minik fenerden nefret eder, kırmızı beyaz çizgilerden nefret eder, fenerden uzaktayken feneri hatırlatan her şeyden nefret eder de çizgileri görmemek mümkün değildir. Kendince bir oyun bulur, yaşamını merak edenlere hayalet, korsan, fırtına hikâyeleri anlatmaya başlar. Aslında itiraf etmek ister, eşine bile söyleyemediğidir: kasabaya sinmiş fenere duyduğu nefret. Doğanın yitimi gizli bu öyküde, zıt kutbu da başka bir öykü: Onuncu Fener. Genç bekçi bir martıyla göz göze gelir, yaralı hayvanı eve alıp besler ve iyileştirir, uçup giden martının imi diğer martılarda bulacaklarını merak ettirir. İyelik, doğayı avcunda tutma isteği. Martılara bakarak gizli örüntüyü çözmek ister bekçi, kuşların neden öyle veya böyle yaptıklarını düşünür, -larını çünkü kişilikleri vardır o hayvanların. Bir süre sonra ilgisi böceklere kayar, sonra denizdeki böcekleri toplamaya başlar ve mantarları keşfeder. Eflatun mantarlar, şemsiyeliler, kırmızılar, noktalılar arka arkaya keşif. Bekçi ilmin peşine düşer ve kendi yöntemiyle mantarları ayırmak ister, gerisi Into the Wild. Tabii sadece bekçilerin, fenercilerin gözünden görmüyoruz, sadece gözlerini de görmüyoruz, kasabalıların fenerle ilgileri de var. On İkinci Fener iki ülkenin arasındaki denize uzanmış bir yarımadanın burnunda, burunda unutulmuş bir kasabanın uzantısı. Karaya vurmuş bir yığın kayık cesedi, halatlar, can yelekleri zaten ölüğün bir parçasıyken fener başlı başına bir mozole gibi yükselir. Fener yokken kıyıda ateşler yakılırmış da yalımların büyüsüne kapılan gemiler parçalanırmış, uğursuzluk yayılırmış o parçalardan, kasabanın sisle örtülmesi ve unutulması bundanmış sakinlere göre. Suçu buruna, fenere ve bekçiye atarlarmış üstelik. “Yeni hikâyeler anlatılır. Ölü ağaç gövdeleri, acı çeken gemici ruhlarına benzetilir. Burunda geceleri duyulan seslerden bahsedilir. Fenerin ışığının etrafı süpürdüğü yağmurlu gecelerde sahilde oynaşan gölgeler görüldüğü söylenir. Uçurumun dibinde ölü balık sürüleri belirir.” (s. 88) Böyle gider, nihayet bekçinin geceleri kasabanın üzerinde uçtuğuna, bekçinin çocuklarının sivri dişleriyle ortalıkta koşturduğuna varır hikâyeler, işin kötüsü bunlara gülüp geçen aile de bir zaman sonra çığlıklar, sesler duymaya başlar. Kasabaya gitmez bekçi, fenere kapanır, ailenin öcüye dönüşmesi yavaş yavaş tamamlanır.

On Dördüncü Fener’in öyküsüyle bitireyim, bu da hoş bir buluştur. Sadece sekiz saatliğine yükselen deniz kılar ki o toprak bir adadır, gündüzse bir yarımadadır, kıyıyla bağlantıyı kestiğinden. Fenerci için oranın bir ada veya her neyse, bir şey olmasının önemi yoktur ama belediye başkanı için mühimdir o yapının niteliği, burun feneri mi yoksa ada feneri mi? Bürokratik baş ağrısı yalnız adama ulaşmaz, o sadece ışığı canlı tutar. Kimi canlı tutmaya çalışır da elektronik sistem döşenmiştir zaten, bunadığı için farkında değildir. Kimi diğerlerini öldürmek ister, üç kişi çalışmaktadırlar, yazının başındaki film. Kimi kendi ölümünü planlar, ölümünün hayalini kurar, yalnızlığıyla bir şey yapmaya çalışır ama su parmaklarının arasından akıp gider. Bu öyküler de akıp gider de hafızanın bir yerinde birikecektir. İyidir çünkü, fikir de uygulama da iyidir. Uçar mutlaka okunmalı.