“Benim babam komünistti. Hep komünist olmamıştı tabii; öldüğünde artık komünist değildi zaten. Aslına bakılırsa, sadece birkaç yıl, 1944’ten aşağı yukarı 1950’ye kadar Komünist Parti üyesiydi.” (s. 9) Yerel yönetim komünistlerin eline geçesiye çalışır Karl, birkaç yüz oy daha gelse o da meclise girecektir, olmamıştır, zaten politikacı olmaya niyeti yoktur çünkü çalışmaları bütün vaktini almaktadır. Sağ elinin işaret parmağıyla çat çut çat çeviri yapar, daktilosunun sesi bir an olsun susmaz. Eve gelir gelmez masasına oturur, aklında çevirdiği cümleleri kâğıda döker, sonra sarılır eşi Clara’yla oğluna. Askerden döndüğü zaman hele, türlü badire atlatmıştır, Almanların işgale geldiğini haber vermek için ordunun arabasını kaçırır da uzaktan gördüğü ailesine kaçmalarını söyleyip hemen kışlaya döner, hasrete dayanamayıp komutanının bisikletini kaçırmışlığı da vardır, geceden gelip sabaha döner, Clara’yla ilk günkü gibi sevişirler, Clara’yla sonlara kadar ilk günkü gibi sevişirler ama yerleştikleri son evlerinde odaları ayrıdır artık, hem Clara’nın hikâyesini öğrenir Karl, eşiyle arasına soğukluk girer, Clara da bir şeylerden şüphelenmiş olacak ki sadece bağlılıkları, dostlukları kalır geride. Oğlan bunları belli bir kronolojiyle anlatır ve anlatmaz, aralara babasının çocukluk, gençlik hikâyelerini sıkıştırır, erginlenme ayinini mesela. On iki yaşındayken köyüne doğru yola çıkar Karl, ormanın içinden, patikalardan, ağaçların gölgelerinin altında, taze toprağın kokusunu içine çekerek yürür, İsviçre’nin doğası hem bir tekinsizlik hem de aşinalık verir zira babasının, dedesinin, daha da büyüklerinin yolundan yürümektedir Karl. Babası İncil’den başka bir şey okumamıştır, dolayısıyla dinî ritüellere bodoslamadan dalmak zorunda kalmıştır. Nedir, yürüyüşünün sonunda atalarının köyüne gelir, kiliseye girer, neredeyse bütün köy kendisini beklemektedir. Koca defteri, kitabı demeli belki, doldurması için verirler. Hayatını gün gün yazacaktır Karl, ne yaşadıysa, ne gördüyse kayıt altına alacaktır, dışarıda bütün evlerin önünde gördüğü tabutlardan kendine ait olana girene dek. Oğlan anlatıyor, defteri pek az görmüş, yazılar o kadar küçük ve sıkmış ki sanki bütün sayfa mürekkebe bulanmışmış. Karl’ın ayini bittikten sonra şenlik, eğlence, dans etmek isteyen kızlar, etmeyenler, ahırda sonlanan bir macera, ayrılıklar derken Karl büyüyor yavaş yavaş, Clara’yla tanışacak. Oha, bir dakika, yine ortasından gireceğim ama şimdi gördüm: İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre önce bir araya gelen sanatçı topluluğuna ev sahipliği yapan Clara’yla Karl çiftinin, o tayfanın hamisi Edwin Schimmel nam bir kodamandır, eşi Tildi Schimmel bu sanatçılar için Karl’ın zorlukla ayarladığı bir sergiye daha açılmadan gelip en iyi parçaları seçmiş, sağlam bir paraya satın almıştır, bir şey gerektiği zaman doğrudan bu insanlara giderler ki vergi borçlarını ödemek için Edwin’a telefon ederek bütün plaklarını satmak istediğini söyleyecektir Karl, savaştan sonraki yıllarda sanata sepete o kadar düşecek, sıkı bir komünist olarak elinde avucunda ne varsa paylaşmayacaktır da gönül bolluğunu o kadar sık gösterecektir ki Clara’yı sinir hastası yapacaktır neredeyse, paraya dair hiçbir değer algısı yoktur dense yeri. Neyse, Edwin adamlarını yollar, Karl’ın istediği parayı verir ve plakları evine getirtir, Karl hikâyeyi bilseydi muhtemelen bu yola girmezdi. Şöyle, bunlar sonlara doğru gerçekleşen olaylar, savaşın arifesinde Clara vasıtasıyla yeni tanıştıkları zaman evdeki partide eğlenirler bir güzel, Clara hamile olduğunu söyler Edwin’e. Tuhaf bir eylem. Edwin tebrik eder, zaten Clara hep bir çocuğu olsun istemiştir, talihli baba Karl mıdır? Öyle olmasını umduğunu söyler Karl, baba olacağını o sıra öğrenmiştir, kendi de şaşkındır. Sorgulayacaktır, cevap vermeyecektir Clara, sessiz bir uykuya dalacaklardır. Yıllar yıllar sonra Myrta’yla önce istemsiz, sonra istemli bir yakınlaşma sonucu, daha doğrusu ötesini istemeyen Karl’ın Clara’yı sevdiğini söylemesi sonucu Myrta durumu anladığını söyler, sonuçta Edwin’le Clara da… Ney? Karl şaşırır, Myrta şaşırır, hikâyenin gerisini anlatır. Edwin bir anda karar değiştirip Tildi’yle evlenince Clara acıdan mahvolmuş, karşısına çıkan ilk erkekle evleneceğini söylemiştir. Karl yerinde duramaz, koşturup evine gelir ama mevzuyu Clara’ya yüzlemez. Ne büyük kırgınlık, çocukken II. Wilhelm’i görmek için tören giysilerini giyip babasının peşine takılan Karl yıllar sonra fotoğraflara Clara’yla birlikte bakarken görür ki müstakbel eşi de kralla fotoğraf çektiren çocukların arasındadır. Aşkın en doğal tarihi var bu hikâyede, bütün ezberlerden arınmış, hayatla sınanmış hali, dalgalı tutku. Bir tesadüf daha: ayinden sonraki partide Karl’la dans etmeyen kız yıllar sonra ülkenin en gözde şairi olmuş, kimselere röportaj vermeyip tek bir fotoğraf çektirmezken Karl’ın okul etkinliğine davetini kabul etmiştir, tabii gecenin sonunda söyler gerçeği, kendini tanıtır. Çevre küçüktür, İsviçre daha da küçüktür belki, çevrenin içinde dolanmaktadır. Tedbir amaçlı askerlik, komünist dalganın yükselişi ve düşüşü, burjuvalarla sanatçılar arasındaki ilişkiler, bir dönemin uyuşmaları ve çatışmaları Karl’la ailesinin etrafında döner durur.
Widmer duyguları öyle açıktan açığa vermez, karakterlerin edimleri üzerinden aktarır, Clara’nın akıl hastanesine kapatılmasının gerekçesini bu Edwin olayına bağlamak için doğrudan bir sebep olmayabilir ama vardır, üstelik anlatıcı/çocuk da ziyarete gelmiştir, yani Clara’nın durumunda bir değişiklik olup olmayacağını görmek için hareketin, devinimin yolu açılmıştır ki düştüğü çukurdan bir türlü çıkamadığını görürüz Clara’nın, nihayet hayatının hikâyesini kabul edene kadar. Sözsüz anlaşmalar, sessizlikle yürüyen savaşlar, ailenin hırı gürü, paldırı küldürü olmadığı için çocuk ayet sakince ve en önemlisi, gördüğünce anlatır. Tabii yetişkinliğe ermiştir artık, kendi ayininden çok sonra o köye bir kez daha gider babasının tabutunu almak için, bir süredir akın akın gelen turistler rahatsız olmasın diye tabutların kaldırıldığını gördüğünde hiçbir yorumda bulunmaz, kimsenin düşüncesini öğrenmek istemez, sadece yaşadığının kaydını tutar. Kendi kitabını da doldurmaktadır aslında, hatta sadece kendi kitabını doldurduğunu düşünebiliriz ama öyle değil. Karl öldükten sonra -geçmişteki bütün insanlar, bütün mücadeleler, bütün çatışmalar, her şey zamanın çözücülüğüyle düğümlerinden kurtulmuştur, kaybolan onca insanın verdiği hüznü hissederiz zira yaşamın şenlikli olduğu zamanlarda kalmışlardır artık, ölümün el attığı noktada soluklaşmış sevinçleri anımsattıkları için kederli bir dünyadır geriye kalan- babasının eşyalarını toparlamaya gelen çocuk bütün çekmeceleri kurcalamaya başlar, hikâyenin başındaki bir olaya dair kaydı kuydu bulur, biz hatırlarız, yine üzülürüz yahu, üzücü bir romandır bu, hüzünlüdür. Eğlencelidir de, sanatçılarla, kaçıklarla dolu bir romanda ne olacaktı başka. İşte, çocuk bakar ki Clara eşinden kalan belgeleri çuvallara doldurtup atmaktadır, babasının kitabının da çöp kamyonuna atılmış o çuvallardan birinde olduğunu öğrenince öfkeden deliye döner, ne yapacağını bilemez. Bilir sonra, kendi kitabını babasının kitabıymış gibi dolduracak, araya kendini de yerleştirerek iki işi birden yapacaktır.
Yalın, iyi bir roman bu, Karl’ın rahatlığı zaman zaman delirtici olabiliyor Clara için de müstesna bir karakter var karşısında tahammül ediyor. Uzunca bir süre diyelim, sonrasında ipleri biraz eline alması gerektiğini anlıyor. Karl ömrü boyunca çeviri yapıyor, yaşamının son yıllarında bu çevirilerden bir şeyler oluyor ama emeğinin karşılığını hiçbir zaman alamıyor tabii. Köyde turistler cirit atıyor, dünya değişiyor ve bu hikâye de burada bitiyor.











Cevap yaz