“‘Hem Türk okurunun dünyaya açılmasına katkıda bulunmak, hem de ulusal kültürümüzün Fransa’daki izdüşümlerini saptamak gibi çift yönlü bir işlevi olmasını dilediğim Paris Mektupları’nda buluşmak üzere.’” (s. 11) Yirmi küsur yıl Paris’te yaşamak, bir dünya davayla boğuşmak o sıra, güncel kültür sanat olaylarını takip etmek, toplamı iki cilt. Yirmi altı yıl geçmiş üzerinden, bir bu kadar daha yazı vardır, kitabın genişletilmiş son baskısı 2016’da Doğan’dan çıkmış. Neler var, Semprún’a sormuş Gürsel, Büyük Yolculuk‘taki karmaşık ve uzun tümcelerde Proust’un etkisi? “İspanyol dilinden gelen bir Proust atmosferi”, doğru, gerçi Proust’u hiçbir zaman tümüyle okuyamamış Semprún ama epey etkilenmiş, Madrid’de gizlendiği apartmanda romanını yazarken çevresindeki herkes İspanyolca konuşuyormuş, günlük yaşamında ve siyasal ilişkilerinde Fransızcayı aklına getirmiyormuş yazar. Dil önemli bir konu Gürsel için, Sarraute olsun, Istrati olsun, Tahar Ben Jelloun, konuşup tartıştığı yazarların hangi dilde yazdıkları üzerine düşünürken tarafı belli Gürsel’in, en azından başlarda, fikirlerini değiştirdiğine dair sezgim kuvvetli ama kesin bir şey söyleyemem. Sadece şunu vereyim 1986’daki düşüncelerine örnek diye: “Cortázar’dan çok daha kısa bir süre Paris’te kalan Rilke’nin Fransızca yazdığı şiirleri okudum, pek tadına varamadım. Alman dilinin bence en büyük şairi Rilke Mallarmé’yle, Rimbaud ya da Baudelaire’le boy ölçüşemezdi elbet. Ya dört beş yıldır Almanya’da yaşayan Aysel Özakın’ın bu süreyi yeterli görüp Almanca şiir yazmaya yeltenmesine -üstelik öykü değil şiir!- ve bunları Dağyeli Verlag’ın Frankfurt’ta yayımlamasına ne demeli.” (s. 18) Gürsel akademik çalışmaları gereği Fransızca da yazmış ama kurmacaları Türkçe, son kitabının editörü neden Fransızca yazmadığını sorunca uykularının kaçtığını söylemiş, editörü bir gün Fransızca da yazacağını umuyormuş. Gürsel’in tepkisi bariz, yoksa dört beş yıllık sürenin yeterliliği veya yetersizliği savı üzerinden şiir değerlendirmek, bilemiyorum. Ama Demir Özlü’ye pek güvendiği malum, öykülerinde konuşma dilinden giderek uzaklaştığı ve Türkçenin sıcaklığını eskisi gibi yaşatamadığı vurgulanıyormuş Gürsel’in, Özlü tersini iddia etmiş. Tamam o zaman. Sürgündeki yazarın dili, dil tercihi, zorunluluğu, sürgünde olmasa da anadilinden farklı bir dilde yazma edimi, ne bileyim, mesela Yaşar Kemal veya Nâzım Hikmet’in uluslararası üne kavuşmaları dil engelini ortadan kaldırıyor mu, başka parametreler yok muydu süreçte, Gürsel bir şairin “hapishane dil” benzetmesine karşı iki büyük sanatçıyı örnek gösteriyor fakat tersten okumak da mümkün. Ki elbet çok öznel bir boyutu vardır dilin, Beckett kendi açıklamasını yapar ama ondan önce metinleriyle yapmıştır zaten, kısacası bir sabit olacaksa dildeki ustalık başat olmalı. Bir de Nâzım Hikmet’in Batı’da tanınmasını Aragon’un dikkatine, emeğine ve siyasi görüşüne borçlu olduğumuzu söylemeli, 1930’larda Nâzım Hikmet’in şiirlerini çevirip tanıtan Aragon. Neyse, Özdamar sokağın sesinden bahsediyordu bir röportajında, simitçinin, eskicinin sesi gelmeyince, başka sesler kuşatınca insanı, yaşamın kuşatışı topyekun, dil değişiyor. Kimine yine değişmiyor, Pazarkaya iki dilde de yazıyor mesela. Karışık. Sürgünlük bağlamında başka bir yere evriliyor tartışma da şöyle noktalanabilir: “Bir yazar karşılaştığı, giderek özümlediği, hatta benimseyip savunduğu yabancı kültürlerle de yoğrulabilir. Kuşkusuz olumlu, zenginleştirici bir deneydir bu. Ama yazınsal yapıt, ancak diliyle var olabiliyorsa, sürgünü her şeyden önce bir dil, yani bir kişilik sorunu olarak ele almalıyız diye düşünüyorum.” (s. 26) Demir Özlü’ye dair yazıda dilin yarattığı mekândır mevzu, sürgünde on yıl yazarın ülkesinin dil olduğunu gösterir, Demir Özlü ile aynı ülkede yaşamaktan sevinç duyduğunu söyler Gürsel. Paris’te bir açık oturum, ülkelerinden çeşitli nedenlerle ayrılan yazarlar “kopma” ve “süreklilik” kavramları etrafında: yazar yetiştiği ortamdan fiziksel olarak kopsa da bağı diliyle korur, bunun yanında yeni ortamından beslenir. Yaşamın belirleyiciliğinin dili de belirlediğini gösteriyor Kristeva, Bulgaristan’dan göçtükten sonra başına gelenleri unutmak, geçmişinden kurtulmak için Fransızcaya sarıldığından, böylece kendi benliğine kavuşabildiğinden bahsetmiş, diğer yanda Polonyalı Jelenski kırk yıl boyunca kendi dilinde yazmasının sebebini açıklamaya çalışmış. Daha da sürüyor dil konusu, başka ne var, Sait Faik’in Fransa’ya üç kez gelişi, sonuncu gelişini ve kaçarcasına dönüşünü Naim Tirali pek hoş anlatır. Bir de Grenoble öyküleri Sait Faik’in bilinen öykücülüğünden ayrı bir yerde, en sevdiğim öyküleri onlar. Yabancı, karanlık, tedirgin edici. Abidin Dino’yu anıyor Gürsel, Paris’te yaşayan Türkiyeli sanatçılardan bahsedecek şöyle bir, uzunca veya kısaca. “Abidin Dino’nun yazarlığıma emeği geçmiştir. Yalnızca Nâzım Hikmet üzerine yaptığım araştırmalara değil, öykü ve incelemelerime de. Öykülerimi yazılma aşamasındayken okur, eleştirir, beni cesaretlendirirdi. Çeşitli ülkelerde yayımlanan kitaplarımın kapaklarını, grafik düzenlerini çoğunlukla o yapmıştır.” (s. 48)
Yazarın yalnızlığı, göstergebilim, Barthes, bol bol Aragon çünkü akademik çalışmalarının önemli bir bölümünü Aragon’un metinleri üzerine yapmış Gürsel. Anıları var Aragon’la, son görüşmeleri büyük şairin iyice bunadığı bir döneme denk geldiği, Aragon gördüğü her sakallıyı doktor sandığı için Gürsel’le tıbbi sohbete girmek istemiş de olmamış tabii. Altı saatlik Aragon belgeseli, Gürsel’in merak ettiği hiçbir şeyden bahsetmemiş de yan konulara bodoslamadan dalmış Aragon, hayal kırıklığı. Düşünüyorum, çok sevdiğim bir yazarın sorulan soruları infilak ettirdiğini görsem hoşuma giderdi, sanat sepet hakkında konuşmak gerçekten çok sıkıcı bir şeydir, ciddi ciddi konuşan biri hayal kırıklığına uğratırdı beni. Etiemble, Tahar Ben Jelloun, Claude Simon ve Yeni Roman çünkü Duras yazıyor, Butor yazıyor, Sollers, romanın ekseni değişiyor da Modiano veya Le Clézio gibileri eskinin düdüğünü çalmaya devam ediyor yeni için umut vadetmelerine rağmen. Flaubert’in güncelliği solmadı henüz. “Bağlanan Yazarlar” bölümü için şu üfürükten kalıbı kullanmak isterim: “Yazarın İktidarı, İktidarın Yazarı”. Evet. Bağlanma sorunu için çağın yazarlarının söyledikleri: “Örneğin Aragon yaşamı kolaylaştırmak için yazdığını, ama sözcüklerin yaşamı kavrayıp değiştirmede, doğruya biçim vermede yeterli olmayacağını söylüyor. Uzun süre toplumcu gerçekçiliğin koşulsuz bağlanma ilkesini savunmuş şair, bağımlı yazın anlayışına karşı çıkıyor bir bakıma. Uzun söylevler çekerek yaşamı anlayamayacağımızı belirtiyor. Maurice Blanchot’ysa daha ileri giderek, yazının özü gereği iktidara (her türlü iktidara) karşı olduğunu, ancak mutlak gerçeği öngören söylemlerden uzaklaştıkça kendi benliğine kavuşabileceğini söylüyor. Bir çeşit suskunluk olarak nitelendiriyor yazma edimini. Ama anlamlı, üretici bir suskunluk.” (s. 96) Butor her yazının bağımlı olduğunu söylemiş, önemli mesele ve Sartre, politik konumu, metinleri, türlü türlü huyu.
Son olarak “Fransa’da Türk Yazını”na bakayım, kitabın onda dokuzu okurun elinden öpsün. Nâzım Hikmet düzenli bir şekilde çevriliyor, ardından Yaşar Kemal. Gallimard’dan çıkıyor kitapları, üstelik kitapları Fransa’da cep kitabı olarak yayımlanan ilk Türk yazarı Kemal. Çetin Altan’ın dört romanı yayımlanmış, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Sait Faik, Samim Kocagöz ve Mahmut Makal. “Bu yazarlara son olarak Gallimard yayınevinin 1980 sonunda yayımladığı ve iki ay içinde ikinci baskısı yapılan Nedim Gürsel’in Uzun Sürmüş Bir Yaz adlı yapıtını eklemek gerekir.” (s. 125) Hmm. Gürsel’in egosuna dair bir iki şey yazmak isterim, ikinci kitaba bıraktım, o kitaptaki yazılarda daha bir şevkle, heyecanla el sallıyor Gürsel, orada olduğunu göstermek istiyor. Haldun Taner’in bir röportajı aklıma geldi, daha ilk soru, Taner’in söylediği: “Ne olur bana kendi hikâyelerimi açıklattırmayın.” Gibi bir şey.












Cevap yaz