Willy Vlautin – Don’t Skip Out on Me

Az kitap almışım, daha da üç gün var, Zuhal, “Şu raflardakilere baksana,” dedi. Yunanca var, Almanca var, bir tane de İngilizce, Modiano’nun bir şeyi. Hazırlıkta Shakespeare’in metinlerini okuyorduk, haftada altı yedi worksheet, iyi de o zamanlar doğru düzgün bir şey okumuyordum, hayvan gibi oyun oynuyordum, gitar çalışıyordum, âşıktım, bilmem ne, arkadaşlar gidip Akmar’dan bir şeyler alıp kurcalıyorlardı. Sen de alsana, bari ödünç iste. Yok. İte kaka öğrendiğim kullanmaya kullanmaya paslandı tabii, filmleri altyazısız izlemek, gramerin kafasını gözünü kıra kıra konuşmak bir yere kadar. Neyse, aldım kitabı, Petra’ya gittik, şezlongda okumaya başladım. Oldu be, görüntü oluştu, o kadar da unutmamışım. Gerçi dil basit ama o kadarını bile beceremeyeceğim diye korkuyordum. Şöyle, imaj oturuyor, çengeli köşesinden taktım mı geliyor gerisi, o imajı kare kare oynatmaca sonrası. İç sesimi nasıl susturduğumu sormuştu Baran, yok iç ses, anlatı görüntüler halinde sürüyor bende. Karmaşık metinlerde akışkanlık, amorf bir görüntü en fazla, yine anlamlı.

D&R’ın kampanyası vardı, Onurhan’la dolanırken uğrayıp oradan almıştım, kapaktaki övgülere kanmam ama nasıl yediysem artık. İndirim var diye. Okudum sonuçta, bilmediğim sözcüklere, kalıplara hemen bakıp çaktım köfteyi. “Went under”ın anlamı “batmak”mış, batan dükkân falan. İşçiler işten çıkarılıyorlar, bütün dünyanın başına beladır bu. Da, önce kapaktakileri kalaylayacağım az. Ursula K. Le Guin, gerçekten mi ya, Vlautin en cesur roman yazarlarından biri mi? Colm Tóibín, atası İrlandalı karakteri gördün diye mi coştun, ne oldu, harbi büyük olay mı Vlautin? Roddy Doyle, sen ne yaptın, “Amerika”nın en büyük yazarlarından biri mi? Böyle yağlama mide bulandırıcı yahu. Yuknavitch’i de gördüm yağlayıcılar arasında, Horace Hopper’ı muazzam bir karakter olarak değerlendiriyor Yuknavitch. Pes. Başarısız bir Düzceli Mehmet’ten çağın trajedisi doğuyorsa, ne diyeyim. Anlatayım artık, yarı Paiute yarı İrlandalı bir genç bu Horace, Reese’lerin çiftliğinde çalışıyor, yaşı yirmi bir. Anlatının çeşitli noktalarında geriye dönüşlerle karakterlerin öncelerini görüyoruz, geriye dönüşlerle öncelikler arasında kurgusal bir derinlik olmadığı için kronolojik sırayla vereceğim bilgiyi, yani Bay Reese’in okyanus kenarında bıraktığı düşlerini anlattığı bölüm elbet Horace’ı fişeklemek için, araba kullanırken annesinin terk edip gidişini hatırlayan Horace aynı anıları sıçarken de eşeleyebilirdi, o kadar önemsiz bu açımlama zamanları. Babası basıp gitmiştir Horace’ın, her ay para gönderir, o kadar. Annesi daha çocukluğunda anneannesine bırakmıştır oğlunu, anneanne de arkadaşı Bayan Reese’e. Okuyacağı yok oğlanın, çiftlik işlerinden de anlıyor görüldüğü kadarıyla, daha da önemlisi yanındaki oksijen tüpünün gösterdiği üzere yakında ölecek kadın, torununa bakmalarını rica ediyor Reese ailesinden. Atları, koyunları pek seviyor Reese, bir de Slayer, Megadeth gibi grupları. Vlautin’in ara ara sokaladığı meseleler vardır, ortaya atıverir, bir bölümü dandik muhabbetlerle doldurur. Nedir, Horace boksör olarak kariyer yapmaya karar verdiği zaman aklını fikrini boksa iyice itelemek için bu grupların CD’lerini, kartonetlerini yok eder bir gün, üfürükten aydınlanma sahnesi. Oğlum açıver oradan bir “Raining Blood”, rakip makip bırakma ortada, makineli tüfek gibi tatata. Ekipmanlarının üzerinde Thomson deseni var, gerçekten otomatik tüfek gibi girişiyor Horace, güçlü kuvvetli biri olduğu için -antrenörleri hayvani gücünden oldukça etkileniyorlar- yakışır. Boksu anneannesinin zamanında takıldığı bir adam öğretmiş Horace okulda sopa yediği zaman, adam sarhoş olmadığı zamanlarda antrenman yaptırırmış, ortadan kaybolduğunda evinin elektrikleri kesilene kadar orada çalışıyor Horace, mevzu yine göçmenliğe bağlanıyor, adamın İtalya’ya sınır dışı edildiğini düşünenler var. Buna ayrı değineceğim, üfürmelerdeyiz, Bay Reese bir gün traktörüne parça almaya gidiyor, dükkân sahibinin babasıyla yakın arkadaşmış bir zamanlar ama o son gidişi, adamın dediklerine uyuz oluyor. Karı gibi, fahişe gibi, orospu gibi geziniyormuş sokaklarda Horace, o uzun saçlar, dar kıyafetler filan, oysa Bay Reese’e göre istediği gibi dolanır, kime ne, adam metalci kardeşim. Kişisel gelişim kitaplarının dandikliğinden de bahsetmeli, “B.O.A.T.” diye bir naneye tutuluyor Horace, kim olduğunu keşfetmek için gidip boksör olması lazım, başka keşif yöntemi bilmiyor. Aynı teraneye kapılmış Reese’ler yol veriyorlar üzülseler de, çocuk kendini bulursa gamlı baykuş gibi gezinmez artık da son boks maçında fena madara olmuş, ipe sırtını verir vermez paniğe kapılıp arka arkaya yumruk yemiş, donup kalmış, kıçıyla yüzü arasında fark kalmayasıya sopa yiyince köşede maçı izleyen Bay Reese’in ödü kopmuş. Uyarıyor çocuğu, yine gidecek ve dövüşecek, ya o maçtaki gibi olursa? Horace parlıyor, konuşmayacağına dair söz verdiği halde neden yine konuşup olayı hatırlatıyor Bay Reese, kendisi en azından verdiği sözleri tutacak kadar onurluymuş! Saçma sapan yükseliyor tansiyon, Bay Reese aptal değil ama aklı duruyor Horace’ın karşısında. Horace kesin aptal ama, avanak gibi bir şey. Kahramanmış gibi hissediyor, hedefine er geç ulaşacak bir kahraman, bu sebeple iyi ahlaklı olmalı, insanlara yardım etmeli filan. Yolculukları sırasında çocuğunu doyurmak için uğraşan kadını dinlenme tesisinde bırakan şoföre sitem ediyor, şoför işinden olmamak için gitmeleri gerektiğini söylüyor, bizim avanak koltuğuna oturup “Bu mu kahramanlık be hey gebeş” diye kendi kendini yiyor? Başka bir bölüm, kazandığı maçlardan birinin kutlaması, Diego nam menajeri genelevle striptiz kulübü karışımı bir mekâna götürüyor Horace’ı, avanağımız yaşının çok küçük olduğunu düşündüğü bir kadına oral seks yaptırıyor, sonra yine kendi başını yiyor, kahraman para karşılığı sömürür mü insanı? Madem saçmalıklara girdik, şimdi bu adamın boks serüveninde kaldığı yerlerin kirası belli, sporcu gıdası alacak, pahalı, gider kalemi çok. İşe girip çalışmaya başlıyor, saati 12 papel mi, 15 papel mi ne, günde 60 kazanıyor, 120 kazanıyor, değişiyor yani. Ey, kendisi de sömürülüyor, ilk gittiği antrenör zaten maçlardan gelen paranın büyük kısmını cebe indiriyor da oradan buradan makaslamayan yok zaten, bir de kuş kadar para veriyorlar o seviyedeki maçlara. Rakipler kokainden, alkolden zortlamışlar, maça çıkabilenler mahalle dövüşçülerinden hallice ki Diego bir yerde boksör değil de dövüşçü olduğunu söylüyor Horace’a. Adı da “Hector” o sıra, avanak adam hayranlık duyduğu Meksikalı boksörlere benzemek için saçlarını onların kestirdiği gibi kestirmesinin yanında kussa bile Meksika yemekleri yemeye çalışıyor, en matrağı adını değiştirmesi ve sık sık yalan söylemesi yeni kimliğini iyice benimsemek için. Zottirik rakibine üstün geldin diye de şunu yemezsin ya, adam kısa süre önce tam tersini söylemişken: “‘I guess I just don’t know how far you could go. I know it’ll hurt to find out. But you hit ‘as difficult as concrete’.” (s. 207) Horace’ın hayran olduğu bir boksör sözde tebrik notu yazmış da “hard” yerine “difficult” demiş, onu söyleyip dalga geçiyor Diego, ego yüklüyor sözde. Neyse, bir maçtan sonra on gün yatıyor Horace, kolay kolay iyileşemiyor, ayrıca kaybettiği maçlar var, saçma sapan besleniyor çoğun, öyle parlak bir yeteneği yok. Bir yerde işlerin ters gittiğini anlar diye bekliyoruz, yok. Takıldığı kızın basıp gitmesi, Bay Reese’in telefonda söyledikleri, sanki beş yaşında çocuktur Horace, ilişkilere dair hiçbir fikri yoktur. Göçmen meselesi, boksöründen çiftlik çalışanına, evsizinden bilmem kimine, sağdan soldan insanlar fırlayıp hikâyelerini anlatırlar, dipte olmanın ne kadar berbat bir şey olduğunu görür, Horace’ın da bir an önce dibe vurmasını dileriz. Vurur fakat sabrım tükendiği için benden bu kadar. “Yediği yumruklar canını acıtmıyordu” yüz beş kez geçer, de, son maçta bir gözünü kaybetti adam, kaç maç tepetaklak oldu da kalkamadı yerden, nasıl iş ben anlamadım.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!