Anlatı temposunu değiştirmiyor Karakoyunlu, belli bir ritim, kıyısı köşesi belirgin hikâye, düğüm bir şekilde, illa çözülecek. Sona bırakır, birkaç öyküsü son cümlede aydınlatır gizemi, gizemin sakladığıyla birlikte. Belli bir manzarayı sabit bir hızla giderken geride kalasıya izlemek, aşağı yukarı. Dili tempoya uygun, betimlemelerle yavaşlamıyor hikâye, benzetmelerle şişmiyor, yaptığı işi çok iyi bilen bir ustanın iş yapmasını izlemek, yukarı aşağı. Asgari öykü değil, heyecanlandıracak kadar renkli de değil, ama okunası öyküler, kesin. “Hicaz Hüzünleri” ilk, kasabada otel havası, insanların yalnızlıktan ve sıkıntıdan yarattıkları küçük dünyaya kısmen uyumlanan anlatıcının macerası. Anlaşamamakta başlıyor ayrıksılık, çığırtkan çocuk otobüsten inen anlatıcıyı alıyor, otele götürürken yaşamını anlatıyor, usta olmanın büyük adam olmak demek olduğunu söylüyor. Aradığı tepkiyi bulamamış olacak, anlatıcıya dönüp onaylanmak istiyor, öyle değil mi? Dışarlıklıya haklı olduğunu söyletmek istiyor, onun boynunu eğdirmek istiyor belki, yabancının çaresizliği. Otel temiz, anlatıcı gölgeleri “okuyarak” anlıyor şeyleri ve insanları, öyle kimlik kazandırıyor. Gökyüzünü hiç anlamadığını söylemesi, tamam, gölge yok gökyüzünde, maviliğin derinliği yok. Üç gölge, yan yana, dostça birleşiyor, Zıynet Abla ve Elvan da gelip bakıyorlar adama, biri hamamı yakıyor, belki yıkanmak ister. Hikâyeyi anlatıyor Halil, Zıynet’in kocasını kan davasından vurmuşlar, Elvan on günlük gelinmiş, Mehmet’e kendi eliyle vermiş Zıynet, nikâhsız. Zıynet’ten korkuyor Halil, Elvan’da gözü var, hepsi gölgelerden çıkıyor, birleşimlerinden. Nedir, Elvan’ın gölgesi anlatıcının gölgesine düşer, Zıynet ayrıca gelir, Elvan diyebilir ona anlatıcı, rahatlar böylece. Gitmeden önce verebileceğini verir anlatıcı, ne istiyorlarsa. Yıllar sonra Samsun’a teftişe gittiğinde Elvan’ı görür üç beş kabadayının yanında, ayaküstü muhabbet. Halil askere gitmiş, Ziynet otelcinin kapatması olmuş, Elvan da iki yıldır orada çalışıyormuş. Mavi küpeler kulağında, bir zamanlar anlatıcının hediye ettiği. Ud taksiminden bir melodi, anlatıcı yılları bu melodiyi hatırlayarak bağlıyor, hüzünlü bir gölge. “İstasyonda İki Kişi”, anlatılan zamanın öncesinin yavaş yavaş açılması, başta boca edilen bilgi topağının hikâyeye yayılması, Karakoyunlu’nun tipik tekniği. Tepsi içinde gelir yemekler, mesajdır, kimse onları evden kovmaz ama istenmedikleri bellidir, eniştenin zarf içinde getirdiği paranın yanında söyledikleri kırgınlıktır, sonucun değişmeyeceğini, diretmenin anlamının olmadığını söyler enişte, yol verir kibarca. Gidecekler, bavullarını hazırlıyorlar, istikamet istasyon. Nedir, anlatıcının yeğeninin sınıf arkadaşıdır adam, âşık olur, kadın da âşık olur, eşiyle çocuklarını bırakıp yeni bir hayata başlamak ister. “Onu kucaklayıp kendime çektim. Kocam olsun diye çırpındığım insan yanımda, bana karşı engelleyemediği gelişmelerin mahçupluğuyla eriyor gibiydi. Gözlerindeki buğulanmış hüzünleriyle bir noktaya dikilmiş bakışlarını kaldıramıyor, koca erkek dünyasındaki yenilmişliği yükünü zor taşıyordu. ‘İnsanın sevdiğine acıması kadar zor şey yok,’ diyordum. Güçlendiremedim. Ayakta duracak hali yoktu. Sonucu önceden kestirmiştim ama, ısrarına boyun eğip geldim. Bizi kabul etmeyecekleri belliydi.” (s. 21) Tek paragrafta çözüldü öykü, daha başta, sonrasını sürdürecek yol lazım. Yok ama, adamın erkekçe davranmasını umuyor anlatıcı, şöyle sert konuşsa azıcık, döver gibi veya bir şeye ikna etmeye çalışırcasına, yok, yenilginin yükü ağır. Kadın da uzak duracak azıcık, seçimini sorgulamayacak ama hayal kırıklığını gizlemeyecek. Son bölüm, adam eniştesinin bıraktığı zarfı almayı unutmuş da parası çıkışmamış, bilet alamadığını söylüyor, anlatıcı eve dönüp direnmenin düşünü kuruyor. Adamı sevdiğinden mi, aile yaşantısından bıktığından mı, belirsiz güç. Karakterlerin cinsel çekime kapılmaları gibi, kadın ve erkek karakter baş başa kaldıklarında üreme yeteneklerini hatırlıyorlar sanki, yoktan var olan gerilim hikâyeyi sürüklüyor uzun veya kısa. “Dul Gecesi”nin adı bile bu meyle dönük, aslında Ragıp Bey’in hikâyesi başlı başına yeterdi öykü için de araya tansiyon yükseltici cinsellik fişeklenmezse olmuyor sanki. Ragıp Bey tren altında can vermiş, öğretmen, anlatıcının ve kasabalının sevdiği biri. Okula atandığı gün sevmiş Ragıp Bey’i anlatıcı, tarih öğretirmiş, hukuk mektebini bitirdikten sonra maarif ordusuna katılmış Ragıp Bey, yeni bir tarih öğretmeni atanırsa emekliliğini isteyecekmiş. Fransız mektebinde okumuş, evinde onca kitap, belge, “emanet edeceği karısı”. Gözü tutmuş anlatıcıyı, kasabalı bu yüzden soruyor dul gecesinin güzel geçip geçmediğini. Densizlik, hadsizlik, toplumsal norm aslında, kanıksanmış. Varisi anlatıcı, Ragıp Bey’den geriye ne kaldıysa ona kaldı. Babadan kalma koca konak, tabii eşinindir artık, “alıcı gözüyle” baktığını söylüyor anlatıcı da umduğu gibi bir kadınla karşılaşmayacak tabii, kadın “oğlu sayılacağını” söylüyor anlatıcıya. Nedir, geride bıraktığı belgelerden biri basılmak üzere hazır bir metindir, Ragıp Bey iki Napolyon altını da koymuştur “Kutsal Kuş” zarfının içine, basım giderlerini karşılamak için. Kadın bilir her şeyi, Kutsal Kuş’un kim olduğunu merak eder ama eşelemez, sadece konağa çok yakışacağını söyler, eğer Ragıp Bey’le evlenmiş olsalardı. Parmakları ince ve uzunmuş, anlatıcı nereden bulduysa Kutsal Kuş’u. Giz, çözülmüyor bu kez, nadir. “Mevsimler Eskidi Biraz” babanın ardından çatılan hikâye, anlatıcının hafızasında sakladığı kıvrımlar, babanın yaptıklarıyla burduğu. Abi her şeyi halletmiş, cenazeyi kaldırmışlar, imtihanda başarılar diliyor anlatıcıya. Sonrası, baba olabilecek herkes baba, anlatıcının gittiği filmin oyuncusu bile: benekli kravat, yelek son düğmesine kadar ilikli, canlanıyor ölü. “Eve dönüşlerini getirdim gözümün önüne. Yorgun değil ama isteksizdi. Çevresini, kendine uygun, umulmamış bir rahatsızlık içinde sudan olayların peşini kovalayan başarısızlığına üzülürdü. Anladığım tek şey sevgisi yıpranmıştı. Sabahları, sırtına atılmış eski bir yün yeleğe sarınır, belki de hepimizin kaçamaklığını yakalayamadığımız hayallerin sessiz ortaklığı içinde avunurdu.” (s. 38) Hatıralarda ne varsa yeniden yaşanacak, el ele sinemaya girdikleri günden yıllar sonra tek başına çıkacak sinemadan anlatıcı, kadınları bile hatırlayacak. Dragos’tan denizi seyretmişler diyelim, Maltepe’den trene binecek anlatıcı, doğru Ankara’daki okuluna. Güneşin batışı en güzel oradan izlenir bu arada, baba keyif adamıymış. Münevver’le seviştiğini de biliyor anlatıcı, babasının çalıştığı gazeteye gittiğinde gözünü alamadığı kadına karşı o da bir şeyler hissediyor da sevişmeleri Münevver’in babasına çok kızmasından sonra. İtiraf ettiğinde anlatıcı, belki ağır bir tepki bekliyordu ama baba müşfik, mantıklı, yattıklarını bildiğini söylüyor gülerek, Münevver ballandıra ballandıra anlatmış. Oğlanın şeyinin babasından daha büyük olduğunu bile söylemiştir ihtimal, can yakacak ne varsa. Yanarsa canı babanın. Oğluna duyduğu sevgi, biraz başıboş mu demeli, kayıtsızlığın kıyısından da geçmiyor, sadece serbest bir sevgi, sahiplenmeye dair çok az şey var. Düşününce, en sağlıklı? “Ceza Avukatı”yla bitireyim, Karakoyunlu’nun otel öykülerinden. Aynı anda gelen iki adam, her gece trenden inen birkaç kişi gelir öyle, anlatıcı anahtarları verir, pek konuşmaz, doğum yerini falan mutlaka doldurmalarını ister, aksi halde kızıyormuş patron. Üst kattaki odalar, tuvalet seferleri, sabahtan çıkıp gitmeler hapishaneye. Gündelik ayrıntıların yanında büyük olaylar, hikâyenin omurgası. Nesibe için gelmişler, yaşlı olan babası, diğeri avukatı, hapishaneye birlikte gidiyorlar. Savcı eski dostuymuş avukatın, odasında ağırlıyor, ne konuştuklarını anlatıcı elbet bilmiyor. Kasabanın zenginlerinden birinin orasına saldırmış Nesibe, çocuğu Ankara’da zor kurtarmışlar, Nesibe de kurtulabilir gibi görünüyor. Kurtulamaz gibi de görünüyor. Erkeklerin söylediklerinden, söylemediklerinden hiçbir şey çıkmıyor, anlatıcı sadece izliyor ve sağdan soldan duyduklarıyla otelde gördüklerini denklemeye çalışıyor. Askere gitmiş anlatıcı, döndüğünde anlatmışlar, Nesibe bir gece kalıp bilinmeyen bir yere doğru yola çıkmış ertesi gün. Halil miydi yoksa bu hikâyeyi anlatan, dünya o kadar benzer ki.
Denk gelen bir baksın diyeceğim, öykü çatmaya örnek.












Cevap yaz