Popüler bilim kitaplarında formül herhalde, yazarın babasıyla geçirdiği zamanlar bir yana, ele alınan mevzuyla ilgili tarihçe diğer yana, sarmal ilerleyen anlatı. Av hikâyeleridir, doğadan edinilen deneyimlerdir, bunlar anı, yılanbalığının gölgesinde baba, babanın gölgesinde yılanbalığı, çocukluğun suyla, ormanla harmanlanmış sihirli dünyası, pek hoş. Ama bilim tarihinden hikâyeleri derleyip pek derinleştirmeden aralara serpince, aslında popüler bilim kitabı da olmuyor. Svensson bilim insanı değil zaten, gazeteci, dolayısıyla “anılı bilim tarihi” yazmış diyebiliriz, türün örneklerini kaleme alanlar en azından -en azı çok büyük fark yaratır bu tür metinlerde- bilim insanları, kendi araştırmalarına, kendi serüvenlerine yer verirler bilimsel bölümlerde. Spekülasyonlara dalmış olsa da Kaku’da bile kendi alanından veriler vardır örneğin, üstelik çocukluğunda evinin garajını atom parçalayıcısı için laboratuvara çevirip mahallenin sigortalarını attırdığını falan anlatır, yine bilim yani. Domingo’nun bastığı bir metindi sanırım, aynı örüntü, çocuk babasıyla birlikte ormana, dere kenarına, bir yere gidiyordu da bir hayvanın yaşamını inceliyordu sonra, tutkusu işi olmuştu yetişkinliğe adım attığı zaman, araştırmacı olduktan sonra da aynı hayvan üzerinde çalışıyordu. Her neyse, böyle bir tehlike var artık, türün yoğunluğu giderek azalıyor, dizi yazı olabilecek nitelikteki metinlerde bilimin ağırlığı düşük. Yılanbalıklarına geçelim, bunlar Sargasso Denizi’nin özel durumunun yarattığı evrim olanağıyla var olmuş balıklar. Sargasso Denizi okyanus içinde bir deniz, dört güçlü okyanus akıntısıyla çevrili, sınırları belirsiz, Avrupa yılanbalığı burada doğuyor, yetişkin yılanbalıkları baharda üremek için oraya geliyor, yumurtluyor, yumurtaları dölleniyor, dünyaya gelen larvamsı -“söğüt yaprakları” diyor Svensson- yaratıklar akıntılarla Avrupa kıyılarına geliyor, başkalaşım geçirerek cam yılanbalığına dönüşüyor. İkinci aşama. Basklar başta olmak üzere pek çok halk bu camsı varlıkları afiyetle yiyorlar, tabii günümüzde soyun tükenmesi tehlikesi doğduğu için o kadar yememeleri balıkların hayrına olacak da anlaşıldığına göre ihracat yasağıdır, avlanma mevsimidir, hiçbir önlem engelleyemiyor yılanbalıklarının tükenişini. Son bölümde uzun uzun anlatıyor yazar, devam edelim, Avrupa’nın tatlı sularına uyum sağlayan cam yılanbalığı üçüncü kez başkalaşıyor, sarı yılanbalığına dönüşüyor, gövdesi kaslanıyor. Binlerce kilometre göç ettikten sonra birdenbire yuvasını bulduğuna karar veriyor, duruyor, çamurlu bir dere veya göl yatağında yaşamaya başlıyor, geceleri larva, kurbağa, salyangoz, böcek, balık, solucan, ne bulursa yiyor, zaman zaman leşleri bile. Aşağı yukarı elli yıl yaşıyor yılanbalıkları, İsveç’te seksen yaşını geçtiği bilinen yılanbalıkları da varmış. Zart diye üremeye karar vermesi ilginç, on beş ile otuz yaş arasında derisinin sarılığı değişiyor, ilginç renkler ve desenler beliriyor, gümüş yılanbalığına merhaba. Sonbaharla birlikte Atlas Okyanusu’na açılıyor, Sargasso Denizi’ne doğru yola koyuluyor, gövdesi sperm veya yumurtayla “doluyor”. Bu doluşun nasıl gerçekleştiğini binlerce yıl boyunca araştırmış insanlar, Aristoteles’in bile fikri var konuyla ilgili, 19. yüzyıla kadar büyük gizem. “Elbette çoğu balık yumurtlar ve ürer, diye yazmıştı Aristoteles milattan önce dördüncü yüzyılda. Gelgelelim, demişti büyük düşünür, yılanbalığı bir istisnadır. Yılanbalığı ne dişidir ne de erkek. Ne yumurtlar ne de çiftleşir. Yılanbalıkları başka yılanbalıklarına can vermezler. Hayat kıvılcımı başka bir yerden gelir.” (s. 15) Sonra filozofun yaşamının kısa bir özeti, yılanbalığıyla ilgili bir iki yorumu daha, bitti. Antik Yunan’dan havadisler, Homeros’un metinlerinde de geçiyormuş yılanbalığı, da, balık olup olmadığı sorgulanıyormuş. Devekuşunun deve olmaması, kuş olması gibi bir şey, yılana benzeyen balık elbet balıktır. Veya yılandır ama balık gibidir, ne bileyim, zot a zort isimlendirmede böyle karışıklıklar çıkabiliyor ortaya. Yaşlı Plinius’a göre yılanbalıkları gövdelerini kayalara sürterek çoğalırmış, dökülen her bir parçacık yılanbalığına dönüşürmüş, işin içine kaya da girdi böylece. Avrupa’da denizin dibine çökmüş kalıntılardan doğduğu düşünülürmüş, hayatın görünürde cansız bir şeyden çıkabileceği fikri revaçtaymış hâlâ, evrenin doğuşunun mikro yansıması, Tekvin’deki “Tanrı’nın nefesi” nanesi. İtalyanlar araştırmaya devam ediyorlar, 17. yüzyılda Francesco Redi kendi kendine doğuş mitini eleştiriyor, Antonio Vallisneri üreme organlarına benzer bir şeyler buluyor, Carlo Mondini ilk kez üreme organını tespit ediyor, minik damlacıklar şeklindeki yumurtaları gösteren araştırması klasikleşiyor. Freud’un psikanalizi fişeklemesinden önceki zooloji çalışmalarında yılanbalığına rastlıyoruz, Svennson’a göre bilimsel sabrı ve tekniği Freud’a yılanbalıkları öğretmiştir, üreme sistemini bir türlü çözemeyen Freud başka şeyleri çözmüştür, mikroskop altında görünemeyen yapıları. “Ne var ki Freud yılanbalığının testislerini bulamaz ve gün geçtikçe öfkesi artar. Her akşam saat altı buçukta Trieste’nin dar sokaklarında yürüyüşe çıkar, dükkânların ve lokantaların önünden geçip sahile iner ve batan güneşin yüzeyini bir aynaya çevirdiği, bütün canlıları derinlerinde saklayan denizi seyreder. Almanca, Slovence ve İtalyanca konuşan liman işçilerine kulak kabartır, baharatların ve kahvenin kokusunu içine çeker, son yakaladıklarını toplayan balıkçıları ve bol maskaralı gözleriyle meydandaki bara giden kadınları görür. Bütün bunları görür ve… yılanbalıklarını düşünür.” (s. 43) Üredikleri yeri Johannes Schmidt bulmuş 1904’te, yirmi yıllık araştırmasının sonucunda. Evrim aşamalarını gözlemleyenler, yılanbalığının rotalarını çıkaranlar, takım oyunu da Schmidt ömrünü vakfetmiş resmen, büyük iş onunki. Okyanusa açılan gemilerden bazılarını ayarlıyor, ağ taktırıyor, yakalanan balıkları incelediği zaman büyük resme ulaşıyor. Svensson kendi babasıyla kurduğu ilişkinin bir benzerini Schmidt’le babası arasında da görüyor, kişisel yolculuğun bilimle bütünleşmesi: “Herhangi bir şeyin kökenini arayan kişi, aynı zamanda kendi kökenini de arıyordur. Bu makul bir ifade midir? Ve acaba Johannes Schmidt için de geçerli miydi? Yedi yaşında yitirdiği babasının gitgide silikleşen anısıyla büyümüş bir adam için? O da çocukken yılanbalığı yakalamaya gitmiş miydi? O da elinde bir yılanbalığını tutup onunla göz göze gelmeye çalışmış mıydı? 1901’de, Schmidt ilk yolculuğuna çıkmadan birkaç yıl önce, hayatının bir kısmı boyunca babası gibi gördüğü dayısı Johan Kjeldahl boğularak ölmüştü. 1906’da Avrupa kıyılarında ileri geri arayışını sürdürürken annesi hayata veda etmişti. Batıya, bilinmez sulara açılan Johannes Schmidt, kendi kökeniyle arasındaki bağların hepsi kopmuş bir genç adamdı.” (s. 68) Yolculuk, döngü, insan özdeşleşiyor. Dünyayla kurulan yakınlığın parçası, başka bir parça sırf avla ilgileniyor: İsveç’teki en eski yılanbalığı barakaları 18. yüzyıldan kalmaymış, eskiden en az yüz tane varmış da ellisi ayakta kalabilmiş. Gözlemle öğrenebiliyor insan, Avrupa kıyılarına varan balıkları düzenli olarak avlayanlar o zamansallığı çözebilecek durumda değiller tabii, yaşamaya çalışıyorlar sadece. 1511’den kalma bir belge av haklarının krallık tarafından satıldığını gösteriyor, bir tür iktidar aracına dönüşen av, izin çıkmazsa politik olarak güçsüz durumda olduğunu anlıyor başvuran. Avrupa’nın batı kıyılarında, ülkeden ülkeye değişen farklı düzenlemeler var, Svensson İrlanda’dan İspanya’ya pek çok ülkenin yılanbalığı avına yaklaşımını değerlendirmiş, kitaptaki en hoş bölümlerden. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ABD’nin yılanbalığına duyduğu ilginin azalması, Avrupa’daki değişimler, yılanbalığı üzerinden siyasi okuma. Diğer yanda tükeniş var işte, Fred Çakmaktaş’ın sabah kahvaltısı spesyali “dodo kuşu yumurtası” isminden ötürü komik gelirdi, üfürme sanırdım da öyle bir kuşun var olduğunu -ve hemen yok olduğunu, soyunun tükendiğini- öğrenince şaşırmıştım. Aşağı yukarı yüz elli yıl içinde cortlatmışlar güzelim kuşu, eti lezzetli diye bam güm girince ortada kuş muş kalmamış. Yılanbalıklarını da benzer bir son bekliyor dünya böyle dönerse.
Orta karar bir metin diyelim, ilgilisi baksın bir.












Cevap yaz