Melisa Kesmez – Yuvarlak Küçük Taşlar

Üç bölümlü aile anlatısı, “Nergis’in Hikâyesi” ilk bölüm. Betimlemeler ve benzetmeler ilk iki paragrafta, ne diyelim, saldırıya geçiyor, hikâye boyunca bırakmayacak peşimizi. Vizörün gösterdiği: gece yıldızsız, bulutların arkasına saklanan ay cılız ışığıyla tepelerin yükseldiğini “haber veriyor”, daha bir sürü şey görünüyor, kayboluyor, bu kadar detaylı manzaralarla okurun görsel yaratıcılığı baştan mort. Romanın en can sıkıcı yanı bu mu yoksa oradan buradan pörtleyen eğretilemeler mi, yarışır. Arabayı saatlerdir Gülsüm kullanıyor, Nergis’le bir yere gidiyorlar. Tamamen öznel, beni aşırı yoruyor fiziksel tasvir, hele o kadar da önemli olmayan bir karakterse söz konusu: “Çabasız, munis, tabii bir güzelliği vardı Gülsüm’ün. Kemerli burnu, dalgalı perçeminin döküldüğü geniş alnı, küçük ağzıyla antik Yunan heykellerini hatırlatırdı bana. Ellili yaşlar büyüsünü bozmamış, bilakis taşlar yerine oturmuş, toyluk demini almış, mavi boncuk gözlerindeki körpeliğin yerine kendinden emin, bilge bir ifade gelmişti. Dünyada tanıdığım en mavi gözlü insandı. Odaya kendinden önce gözleri girerdi. Onunla göz göze gelmek sıradan bir bakışma olmazdı hiç.” (s. 8) Tamam, bütün bunlarla ne yapıyoruz, hiçbir şey yapmıyoruz çünkü sadece araba kullanıyor Gülsüm, öncesinde eski dostu Nergis’in evine gelip ortalığı topluyor, çorba yapıyor, şans eseri bulmuş çorbayı filan. Doldurmacası çok, hantal metin. Çok da güzel giyiniyormuş bu arada, çilli beyaz kollarını açıkta bırakan bir papatya tarlası varmış üstünde, bazen japone kesim gömlek, jömöfel yakalı uspançe pelerin, bilmem ne. Eski âşığının mezarına gidecekler, yol üstünde, adama aptal olduğunu söyleyip arabaya binecek Gülsüm. Sanırım bu bölümden, başka pek çok bölümden de etkilenmemiz gerekiyordu ama derinliği yukarılardan bir yerden eğretileme sallamakla oluşturacağını mı düşünüyor Nergis, her şeyi aşırı net hale getirerek karakterleri kâğıtlıktan kurtarmaya mı çalışıyor da başaramıyor, bir türlü oluşmuyor o etki. Kızı Elif’i çok özlemiş mesela Nergis, torununun olduğunu öğrenince iyice özlemiş, bebeğin fotoğrafı da ulaşmış bir zaman. Kızının hamile olduğunu bile bilmiyormuş Nergis, aralarında kopukluk. Fotoğrafta Evren var, Elif’in eşi, Mehmet var, Nergis’in eski eşi, karakterler tamam. Aşırılık aslında, buldum, romanın sorunu: ev darmadağın, Nergis bira içip hazır gıda tüketmekten ve çöpleri atmamaktan cortlatmış evi, Gülsüm gelir gelmez durumu anlıyor, gayet açık, annesinin tebriklerini ilettiği Elif kuru bir teşekkürle yetiniyor. “Elif’in mesajından sonrası yok. Sessizlik. Boyumu aşan, üzerime basan, nefesimi boğan bir sessizlik. Koca yaz mevsimini yutan, evin odalarını tıkış tıkış dolduran, dev cüsseli, koca ayaklı, dünyalar çirkini bir sessizlik.” (s. 12) Anlamadık diye başka türlü de anlatmasını bekledim Nergis’in, alkol canavarını devreye sokabilirdi, cips öcüsü çıkıp yalnızlıkla korkuturdu, ne bileyim. Boşluk yutmuş, sonra geri kusmuş, hayatı tek başına idame ettirme yeteneğini kaybetmiş Nergis, açıklama devam ediyor yani, bitmiyor bir türlü, Nergis tam bir derbeder, Nergis tam bir yıkık, daha da nasıl anlatsın yani. Hikâye basit, Mehmet Nergis’e âşık, Nergis Mehmet’e âşık değil, sadece güvenli bir liman bulduğu için mutlu. İdeal adam, aile de kurulur, çocuk da yapılır onunla, sonra Nergis başkasına âşık olunca çeker gider. Olur öyle şeyler, Dünyanın En Kötü İnsanı‘ndaki hava, da, karakterin kaçışlarının, tutulmalarının sebebini en azından sezebiliyorduk, yetişkin ve çocuklu tanıdıkların arasına girdiği zaman mesela, sorumluluklarının artacağını bildiğinde. Daha da önemlisi, tahlile varan bir açıklık yok, oysa Nergis kendini faş etti, mevzu bitti: “Yıllar içinde benim elime yüzüme bulaştırdığım bir sürü ebeveynlik sınavında ipleri derhal eline aldı. Elif’i benden, benim gelgitlerimden, dengesizliklerimden, belirsizliklerimden korudu. Bensiz gayet işledi düzen. Dünya bensiz de döndü. Neticede bana gerek kalmadı.” (s. 22) Denklemin kusursuzluğunu sorunların arasına ekleyelim, “a=a” kadar basit bir neden-sonuç ilişkisi kurulunca, defalarca hem de, insan basit bir mekanizmaya dönünce, basitliğin kontrastını oluşturan irrasyonalite, gizem piyasada yoksa, eh, hışır hışır sesler çıkarıyor karakterler kâğıdın yüzeyinde kaldıkları için. Lohusalık canavar gibi saldırmış, Elif’le istediği kadar yakınlaşamamış Nergis, kızı biraz büyüyünce babasının yanına gitmiş, ona da engel olmayınca araya dağlar girmiş tabii. Gülsüm’ün ne kadar mükemmel bir anne olabileceğiyle ama olamamasıyla ilgili uzunca bir paragraf, renksiz diyaloglar, spektaküler vecizeler: “İnsanla insanı bağlayan yegâne şey sevmekten başkası değildi; ne olursa olsun, bir insanı eskimeyen, durduğu yerde kıymetlenen, olanı biteni unutturan bir sevgiyle sevebilmek varabileceğin en üst mertebesiydi bu işlerin. Gölün dibine çökmeyen, bilakis çamurlu suyun yüzeyinde bembeyaz açmış bir nilüfer çiçeği gibi duruyordu sevgi Gülsüm’le aramızda.” (s. 41) Metin sık sık edebî atak geçirince hayata döndürmek gerekiyor, şöyle bir teklerse az itelemek lazım, cümlenin bitmesini beklerken sabırlı olmak lazım, benzetme kafaya düşmeden önce azıcık kenara kaçmak lazım, filan.

Elif’in bölümüne geliyoruz, kızın neden haminne gibi anlattığını göz ardı ediyoruz hemen: “Gözlerimi kavurgan ağustos sıcağının ortasına açmak yeterince tatsız değilmiş gibi epey yakından gelen bir matkap sesi, haddinden fazla uyumaktan mütevellit baş ağrıma eklenince iyice canım sıkıldı.” (s. 43) Üç karakterin sesleri aynı, Elif de benzemiş annesiyle babasına. Herhalde. Hamile, kafa dinlemek için deniz kıyısına gidiyor, Burak’ın bebekten haberi yok. Anlatmayacak, evleri ayırmışlar, Elif de Evren’i bırakıp gitmiş Burak’a, dört yıl önce mi ne. Sahilde rastladığı güzel insanlar için koca bir paragraflık övgü, iyiliklerinin karşılığında bir şey istemeyeceklerine dair duyurdukları güvenden bilmem ne kadar süper insan olmalarına övgüler, övgüler, övgüler. Gül Abla’nın dondurma dükkânı, kasada Evren oturuyor, meğer dondurmacı annesiymiş Evren’in. Ne tesadüf. Annesinin babasını terk ettiği gibi Elif de Evren’i terk etmiş, kaçarcasına. Zaman geçmiş, unutulmuş artık, sohbet ediyorlar. Ertesi sabah Mehmet mekâna gelince Elif babasına hamile olduğunu söylüyor, güzel, sahilde oturuyorlar, o sıra Evren geliyor uzaktan. Zamansal boşluğu doldurmaca oyunu işte, fotoğrafta bebeğin yanında Evren’i görüyorduk, demek Burak baba olduğunu öğrenmemiş veya öğrenip umursamamış, Evren tekrar birlikte olmak istemiş veya fotoğrafın gösterdiği sadece fotoğrafın gösterdiği ama Nergis’in düşündüğü belliydi. Şişirmece itinayla yapılır, bulmacalar çözülür, metnin zayıflığı kalkmaz bir türlü ortadan, karakterleri iyi kurmadan mümkün değil. Müzik muhabbeti geçiyor Elif’le Evren’in arasında, zottirik, popüler müziğin neden dandikleştiğinden tüketim toplumu eleştirisine şpalak diye geçmek daha da zottirik. Şu nedir ya: “‘Normal şeylerin sıkıcı bulunduğu bir devre denk geldik sanırım. Müthiş bir oburluk çağı. Yeni insanın nefsi doymuyor. Sıradanı tükettik. Mutluluk dediğimiz şey sadece anlık. Lunapark treni gibi hızla çıkıp hızla inilen bir yer mutluluk…’” (s. 63) No shit, kıssayı kes. Elif kendi hoyratlığını çözümlüyor sonra, Evren’i neden terk ettiğini düşünürken çok hoyrat, toy, akılsız olduğunu düşünüyor, kalbini dinlemiş de kalbimiz bizi her zaman doğru yöne götürmüyormuş. Birtakım çıkarımlar, kafaya göze giren fikirler, ne yazık ki daha Mehmet’in bölümü var sırada, devam edecek. Ama burada bırakacağım ben, yazarın elimdeki diğer kitaplarını da okuyup kapatayım bu sayfayı. Son bir alıntı yapayım mı yapmayayım mı diye düşündüm, gücüm yetmedi, 75. sayfadaki vidalı paragrafa matkapla girmek istedim bir an.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!