Nedret Güvenç – Dinle Beni

Yılların tiyatrocusunu, Güvenç’i dinleyelim. Genç tiyatrocular daha çok dinlesin, onlara sesleniyor tecrübesinden faydalanmaları için, arada anılarına da yer veriyor. Güner Sümer’in Ankara’dan İstanbul’a ilk geldiği zamanlar mesela, yaşadıkları hoş. Baştan: “İlkeler”, marifet değilmiş tabii, sadece ilk iki sıra da dolu olsa kapalı gişeymiş gibi oynamak lazımmış. Kim diyordu, Emre Kınay galiba, oyuncu sayısından daha az sayıda bilet satıldıysa oynayıp oynamamak oyunculara kalırmış ama bir kişi olsun geldiyse oynanmayacak mı, sahneye çıkmamak olur mu bilmem. Motivasyonu yitirmemeli az seyirci var diye, çok seyirci olunca da cıvıklık yapılmamalı, oyuna gevezelik katılmamalı. “Bence bütün tiyatrolarda bunun devamlı kontrolü yapılmalı. Belediye zabıta ekipleri esnafı nasıl kontrol ediyorsa, bozuk veya eksik mal satanı cezalandırıyorsa, seyirciye eksik veya bozuk oynayan oyuncu da elenmeli, cezalandırılmalı…” (s. 12) Rusya’dan bir yönetmen gelmiş zamanında, Vişne Bahçesi‘nin meşhur tiratlarından birini yok edivermiş, şikayet ediyor Güvenç. Neyse, Necati Cumalı gibi yazarların oyunlarının replikleri basit, kolaylıkla ezberlenebilir ama “altın çocuk” Murathan Mungan’ın Türkçesi inanılmayacak kadar iyi, melodik Güvenç’e göre, dili sürçtüyse “Murathan”a bir taş, ertesi gün afallatan cümleyi yüz elli kez tekrar. Sahneye giriş tertemiz olmalı, Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun girişindeki çöp tenekesini bir türlü kaldırtamamış Güvenç, olmazmış. Ve sahneye saygı, bir gün Cahide Sonku’ya gıcık gelmiş, hemen kenara koşup gırtlağını temizlemiş Sonku, tükürmüş, geri dönünce Allah’tan af dilemiş Güvenç’in yanında. Şirin Devrim perde arasında kulise çıkamadığı bir oyunda oynarken sahneye lazımlık getirmiş, mecbur kaldığında lazımlığı kullanmış. Sahne terbiyesi değil, Osmanlı terbiyesi hiç değil, herhalde “sosyete terbiyesi” veya “Amerikan pratiği”. Sert konuşuyor bazen Güvenç, sanata duyduğu saygıdan. “Ezber canavarı”, nedir, yazarak çalışırmış Güvenç, kimi kuru kuruya ezberler, kimi yüksek sesle okur, bazıları sessiz okurmuş. Sözcüklerin, cümlelerin anlamlarını sindirmek önemli olan. Bazı oyunlar kolay bu açıdan, karmaşık tiratlar varsa canlandırmak lazım bir de, Güvenç’in evinde çalışan Kürt kızı öyle bir canlandırmaya şahit olduğunda şaşırmış, “Anne oynatiy!” diye bağırmış Güvenç’in kızına. “Son provalara kadar seni uğraştıran bazı repliklerin olur ama, sonunda zar zor da olsa ezber canavarının hakkından gelinir!.. mi? Sen öyle san! Onuncu, yirminci hatta ellinci oyunda bile belleğin sana tuzaklar kurabilir. Hiç beklemediğin bir anda, oyunun en heyecanlı bir yerinde, o hınzır kelime dilinin ucundan kaçıverir. Seni ve rol arkadaşını zor durumda bırakır. Gerçi karşılıklı gayretle o tuzak giderilir, ama çok kısa bir süre de olsa sizi oyunun dışına iter, uyandırır.” (s. 17) Disiplin işidir, çok ciddi bir iştir oyunculuk, başka bir başlıkta oyunun geçtiği zamanı, tarihî oyunsa karakterin yaşamını iyi çalışmak gerektiğini anlatıyor Güvenç, hani dümdüz bir karakter yaratmaktansa o şahsiyetin bir parçasını olsun yakalayabilmek lazım. Sadece kendi repliklerini değil, karşısındaki oyuncunun repliklerini de bilmeye çalışırmış Güvenç, konuşma dinamiğinin birbirlerini tökezletmemesi için. Bir de iyi çevrilmiş olması lazım oyunun, anlamın kaybolmaması lazım, Türkçenin sesini yansıtmak lazım. “Oyundan önce” içilmiyor bir kere, ayrıca bir saat önce “ıspat-ı vücud” etmek gerekiyor da iki saat önce gelirmiş Güvenç, rahat rahat hazırlanırmış. En pahalı makyaj malzemelerini kullanırmış, yüzünü koruması lazım. Yemek yememek iyi olurmuş, gark gurk sesler çıkabilirmiş, bir de hantallık belası. Aklıma geldi de, The Dogs ne efor isteyen oyundu yahu, köpekleri canlandıran oyuncular atlayıp zıpladılar, yerlerde tekerlendiler, koşturup durdular sahnede, şarkı söylediler, dolu mideyle bu kadar şeyi yapmak çok zor olurdu. Kulise yabancı kimse girmemeli, kafa karıştırmamalı, perdenin açılmasına on dakika kala gelen oyuncu da yerin dibine, anılarında bahsediyor Güvenç, Nur Sabuncu vakası. Muhsin Ertuğrul’un itelemesiyle Hamlet‘te oynuyor, başka oyunlarda da oynayacak ama oyun başlayacak artık, provalara gelen kadın oyuna gelmiyor, suflörü oynatmak zorunda kalıyorlar. Büyük ayıp, normalde tiyatrodan atılma veya altı ay oyuna çıkamama cezası verilirmiş ama Ertuğrul’dan torpilli. İkinciye de yapacak bu terbiyesizliği, ekip bataklık yollardan Gölcük’e gidiyor, her şey hazır, Sabuncu ortada yok. Güner Sümer tedirgin, bütün oyuncular panik halinde, neyse ki son model bir araba jet gibi yetiştiriyor. Alkol bağımlılığı yüzünden günden güne solmasını izliyorlar sonra, Ertuğrul’un yanında görülüyor ama rengi soluk, zayıflamış. Yarattığı bütün sorunlara rağmen onu iyi anıyor Güvenç, çok iyi bir oyuncu olduğunu söylüyor. Yine de vefa. “Oyuncunun sorumluluğu”na bu mevzu da katılabilirmiş, sadece oyunla ilgili tavsiyeler var. Bütün oyuncularla bağ kurmak, sadece karşılıklı oynananlarla değil. “Vazifeni bil, başka şeye karışma!” yazarmış Dram Tiyatrosu’nun duvarında, valla yirmi dakika uğraştım ama bulamadım kimin anlattığını, yazdım ve hatırladım, Alper Kul anlatıyor, yaptığını kaldırmayacak bir mekânda öyle bir tepki alması normal. “Modern oyunculuk”, yani internetiydi, sosyal medyasıydı, oyuncunun her şeyi takip etmesi, kültürünü zenginleştirmesi gerektiğini söylüyor Güvenç, bunca imkân varken. En çok oynamak istediği rolleri değil de şans eseri gelen rolleri oynamış, iyi olmuş, Sonku’nun, Muvahhit’in rolleri onlarla meşhur olmuşken kendi ününü yaratmış böylece. Büyük veya küçük rol diye bir şeyin olmadığını söylüyor, tabii herkes başrolle adım atmak istermiş sahneye fakat çok iyi oynanan küçük bir rol daha büyük başarı getirebilirmiş, getirmiş, kendinden örnek veriyor. “Alkış”, mevzu: “Alkış alamayan bir oyuncu daha baştan işi fark edip, mesleğe hiç bulaşmadan yoluna gitsin derim. Başarabileceği başka mesleklerde hayatını değerlendirsin, vakit kaybetmesin derim. Ben böyle birkaç tane memur aktör tanırım, onlar için tiyatroda heyecan verici tek olay, maaş günleriydi.” (s. 61) Bazı oyuncular sahneye girer girmez alkış alıyorlar, bazıları ustalıkla gerçekleştirdikleri bir performansın ardından ama mutlaka alıyorlar, hiçbir şekilde heyecan yaratamayanlar kalakalıyorlar. Zorla alkış almaya çalışmak kötü, tabii hep oyuncuyla ilgili değilmiş bu durum, “klakör” diye birini koymak gerekirmiş bazen seyircilerin arasına da alkışı başlatsın. Seyircilerin de eğitilmeye ihtiyacı olurmuş, olur. “Hep derim ya tiyatro bir birliktelik, beraberlik sanatıdır diye. İşte bu birliktelikte seyircinin büyük hakkı vardır ve onu saygıyla selamlamak, bu hakkı ona tanımaktır, ona teşekkür etmektir. Seyirciyi selamlamayan oyuncuya iyi gözle bakılmaz, zaten resmi tiyatrolarda cezası vardır… Yani aslında selam oyunun bir parçası, bütünleyicisidir. Sonunda seyirciyle göz göze geldiğimiz, o en coşkulu anlardır.” (s. 64) Son olarak, yazar ne yazar, oyuncu ne oynar? Ertem Eğilmez’in masası meşhur, yanına Salim Şengil’i, filmde oynayacak oyuncuları alıp Gümüşsuyu’ndaki evde çalışırlarmış günlerce, daha eski bir örnek Musahipzade Celal’in yaptığı, Baba Behzat’ın (Behzat Butak) anlattığına göre Celal Bey oyunun taslağını zamanın Komedi Tiyatrosu’na getirir, Vasfi Rıza Zobu’, Reşit Gürzap, Reşit Baran, Mehmet Karaca, Bedia Muvahhit’le birlikte toplu bir dramaturji ile tamamlarmış, herkes kendi rolüne katkı yapar, metne son şeklini hep beraber verirlermiş. Hoş. Yönetmen karar veriyor günümüzde, istisnaları vardır ama her şey belli çoğun. Daha da neler, Güvenç’in deneyimlerini okumak keyif. Oyuncuların dikkatine. Ustanın tecrübeleri ayağınıza geldi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!