Kenzaburo Oe – Delilikten Kurtar Bizi

İki uzun öykü, Oe’nin takıntılı biçimde işlediği konular. “Delilikten Kurtar Bizi” 1960’larda çam yarması gibi bir adamın yaşadığı, neredeyse aklını kaçırtacak korkunç serüven. Birileri beyaz bir ayının debelene debelene yıkandığı bir havuza atıyormuş adamı, son anda kurtulan adam yıllardır baskısı altında kaldığı bir saplantıdan da kurtulmuş böylece, hikâyeye bakalım: Elyazmalarını ve notlarını geri istiyor annesinden, bin kilometre ötede sessiz kalan annesinin soluğunu duyduğuna emin “şişko”, bundan sonra adı bu. Babasının yaşamöyküsünü yazdığı kâğıtları vermezse annesi, babasının aklını oynattığını ve çığlık atarak yere düşüp ölene dek kendi isteğiyle yıllarca eve kapandığını açıklayacak her yerde, ailenin sırrını açığa çıkaracak. Çocukken de sormuş, annesi deli taklidi yaparak kurtulmuş soruyu cevaplamaktan, yaklaşık yirmi yıllık gerilim. Şişko delirdiyse annesi seviyeyi yükseltiyor, akrabalara “bizim KÜÇÜK KRAL delirdi” başlıklı bir mektup yazıyor, şişko iyice fıttırıyor. “Bir gerçek vardı ki ne söylenirse söylensin yadsınamazdı: Şişkoyu annesiyle birleştiren kan bağı. Çünkü anne, şişko oğlu ve şişko torunu gibi adamakıllı şişmandı ya da onlardan daha şişmandı.” (s. 11) Morali bozulan adam çocuğu ile arasındaki bağlara yaslanıyor, kim deli olduğunu iddia edebilir? Elbette doğduğu zaman ciddi bir anormallik taşıdığını söylemişler çocuğun, ameliyat edilse bile geri zekâlı kalabilir, ölmezse. “Azmış bir yara” derinlerde zonkluyor, kendi başına gelenlerin çocuğunun başına gelmesini istemiyor şişko, “Mori” adını verdiği çocuğa dört elle sarılıyor. Taşların Anlattığı‘yla paralel bir okuma ilginç olabilirdi, o romanda çocuğa abilik yapan çocukla ablalık yapmayan ablanın davranışlarıyla şişkonun davranışları arasında paralellik kurulabilir fakat şişko az buçuk insan kaçkını, bayağı bir buçuk da psikotik olduğundan çocuğuna bağlanışı sağlıksız. Adını koyamadığı, gözlerdeki parıltılardan, hatta bedenin varlığından çıkardığı bir yakınlık, anlamdan uzak, sanki oluşlarının bütünleşmesiyle kurdukları telepatik bir bağ var aralarında, nitekim bir müddet sonra bedenleri arasında da bu bağın benzerini kuracak şişko, göz operasyonu sırasında oğlu masada debelenirken onun çektiği acıları duyumsayacak, paylaşarak dindirmeye çalışacak. Sonsuz, patolojik bir empati. Annesiyle ilişkisine bir örnek: viskiyle sarhoş olduğu bir gece köpeğin kuyruğuyla oynuyor, Meksika’dan getirmiş, muhtemelen bulutlarda yüzüyor o sıra şişko, köpeğin onarılmış bir yerinden üflediğinde gözüne köpekten çıkan kara bir toz bulutu giriyor, kör olduğunu sanıp annesini arıyor: “‘Anne! Anne! Yalvarırım, bana yardım edin. Kör olup babam gibi de aklımı oynatırsam oğlum ne yapar sonra? Ah! Yalvarırım, delilikten nasıl kurtuluruz öğret bana!’” (s. 15) Bir şiirden alıntı bu, metinde geçen pek çok metnin birinden, şişkonun mottosu. Onları delilikten kurtarmak, deli rolü yapan anneden beklenti. Çin lokantasına gidip Pepsi-Cola içiyorlar, kemik suyuna erişte çorbası, babayla oğlun şişmelerinin sebebi. Oğlanın söyleyebildiği tek cümle şişkonun söylediği cümle: Pepsi-Cola ile kemik suyuna erişte çorbası iyi miydi?” Adı “Eeyore” bu arada, yeni isim, çizgi filmdeki eşek. Bisiklete bindikleri zaman dengeyi bozmuyor Eeyore, anlamadığı bir dinamik ama kurmayı başarıyor, bedenin denge mekanizması yerinde. Şişkonunki de yerinde. “Danimarka kıyılarına yakın derin sularda yaşayan bu balığın erkeği ufacıktı ve kocaman dişinin karnına hep yapışık durumda yaşıyordu. Şişko da kendisini o ufacık erkek selatius gibi bedenine takılı oğlu ile birlikte denizlerin derin sularında dolaşan bir dişi selatius olarak düşlemeye başlamıştı; bu düş öyle tatlıydı ki ondan kurtulmak şişkoya acı veriyordu.” (s. 21) Kurtulacaktır ama, gezdikleri hayvanat bahçesinde sağlam bir sopa yer şişko, havuza atılmak üzereyken kurtulur, o sıra arazi olmuş çocuğu bulduklarında çocuğun kendi başının çaresine bakabileceğini fark eder. Sonlara doğru felsefi bir çözümleme: “bizim deliliğimiz” diye bir şey yoktur aslında, “Öteki”nin deliliğiyle şişkonunki farklıdır, o halde babasıyla şişkonun delilikleri de mi farklıdır? Eh, anne en sonunda hikâyeyi anlatır, imparatora karşı ayaklanan subayları son dakikaya kadar destekleyen baba satışı koymuş, utançtan kendini evine hapsetmiştir, pırıl pırıl bir deli değildir yani, kafayı kırarcasına utanan biridir sadece. Köfteyi çakar şişko, Eeyore’yi kemik suyuna erişte çorbası içmeye götürmez olur, babasının özyaşamöyküsünü de yazmaktan vazgeçip sadece delilikten kurtulmaya dair bir şeyler yazar, yazar, yazar, defalarca, sonra yazdığı her şeyi çekmeceye koyup ortadan kaldırır. Kırılma anlarından doğan idrakle kurtulur kapandan, daha sağlıklı bir delilik artık. Nasıl anlatılacak, yaşamın doğal akışına pek güzel sıkıştırır Oe, öyle uzun uzun tahlillerle uğraşmaz, düşünce parçalarıyla olayları perçinler.

“Bulutlar Canavarı Agu”, Oe’nin gösterdiği küçük çatlakların beş yıldız örneği. Zihinde, zihnin yansıması olarak gündelik hayatta giderek büyüyen çatlaklar, çatlağı olmayanların anlayamadıkları tuhaflık. Anlatıcı odasında otururken sağ gözüne siyah bant takıyor, gördüğü iki dünya: biri parlak ve aydınlık, diğeri bulanık, karanlık, birincisinin birazcık üstünde. Güvensizlik, tehlike, berraklık ve aydınlık. Kontrast. “Anlatmak istediğim öykü yaşamımda ilk kez biraz para kazanmak için çalıştığım sırada başıma gelen bir şeyle ilgili. Eğer işe o mutsuz sağ gözümden söz etmekle başladıysam, bunun nedeni on yıl önce olan bu olayın, bu gözümün geçirdiği o kötü kaza sırasında ansızın, öyle durup dururken aklıma yeniden gelmiş olması.” (s. 70) Üniversiteye yeni girmiş on yıl önce, Fransızcayı okumakta güçlük çekiyor ama Moskova’da basılan Fransızca bir kitabı almak istiyor, iş tam zamanında yetişiyor: mide bulandıran bir bankacı oğluna göz kulak olmasını istiyor gençten. D avangart bir besteci, Fransa’da ve İtalya’da ödüller kazanmış, daha da önemlisi görünmeyen bir varlığın tasallutu altında. D sokağa çıktığında orada olsa yeter, çocuğun kavgaya gürültüye karışmasına engel olacak, iş bu. Ne tür bir canavar, bulutlardan inen bir bebek, varlık, yaratık, her neyse, Agu, zaman zaman aşağı inip D’yle birlikte zaman geçirmeyi seviyor. Tokyo’nun caddelerinde dolanıyorlar, D kolunu görünmeyen bir varlığın omzuna atıyor, anlatıcı olan biteni çözmeye çalışıyor ister istemez. Başka bir çatlak, “şimdiki zaman”da yaşamadığını söylüyor D, on bin yıl öncesinde yaşayan bir adamın o âna iz bırakması mümkün değil, havada süzülen varlığın bir eşi. Hikâyeyi sonradan öğreniyor anlatıcı, parça parça, D’nin eski eşinden ve sevgilisinden. Kendi de tuhaf biri, sevgiliyi korkutuyor, sessizce yaklaştığı sırada kadın arkasına dönüp gülümsüyor ve tecavüz edip etmeyeceğini soruyor adama. Minik, tatlı gariplik. Çocuk elbette, Agu’nun ortaya çıkması travma sonucu: bebeğinin bir garipliği var, iki kafalı sanki, doktorun bahsettiği riskli ameliyat bir yana, oğlanı ölüme terk ediyor D, yanlış beslenmesini sağlayıp öldürüyor, ortaya çıkıyor ki bebeğin söylendiği gibi vahim bir sorunu yok. Çatlak bütün yaşama yayılıyor böylece, D ağırlıksız, bulutlardan inen bebekle vakit geçiriyor. Kanguru büyüklüğünde bir bebek, nasıl oluyorsa. Kendini otobüsün, trenin, bir şeyin önüne atana kadar aklından zoru pek yokmuş gibi davranıyor D, ölümüyle birlikte asıl sır ortaya çıkıyor ki bundan bahsedemem, küfür yemek istemediğim gibi gecenin de kaçı oldu, uyumak istiyorum artık, bu yazıları yazmak için uykumu ertelemekle ne halt ediyorum bilmem.

Oe’nin evirip çevirip farklı metinlere dönüştürdüğü mevzu, on numara.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!