Zeynep Uzunbay – Yokuş Aşağı Portakallar

Hüseyin Peker’in metinleri de böyledir, suyun ışığı kırdığı gibi karakterler de yaşamı kırarlar, kendi yansımalarını yaşam haline getirirler. En bilinen sıradanlıklar bile ansızın renk değiştiriverir, kişinin olağandışı dünyasıdır görünen. Ve ilginçtir, bu şiirceliğin silikleştiği değil, görünmezleştiği de değil, tamamen ortadan kalktığı tek bölüm iki karakterin şiir hakkında konuştuğu bölümdür, şiirin neliğini tartışırlarken anlamın ilk, sıkıcı biçiminin dışına çıkmazlar. İletişimin imkansızlığı diyemem, asgari ölçüde iletişiriz de anlamın iletiminin imkansızlığı derim, bir sözcüğün art alanının başka bir zihne eksiksiz aktarımına dair nafilelikten bahsederim, muhtemelen yarım kalacak bir şeyden. Tamamlamak için en az karakterler kadar yoğun olmak gerekir ki Uzunbay’ın bu romanındaki bütün karakterler o kadar yoğundur, çabalayarak sökülemeyecek bir yoğunluktur o, tülün ardını ve ardın çağrışımlarını birlikte görmek gerekir diyeceğim. Bilgelik tam karşılamayacak da andıracak, Handan zaten şairliğiyle görür, yaşar, düşünür, Handan’ın kızı Arzu büyük şehirden köye gelmiş, böcekten korkuyor, soba yakmayı bilmiyor da köyün sesini duyuyor yine, küçük öğrencileriyle kavrıyor hayatı. Onun bilgeliği budur. Narin, Kezzi ve Gülendam doğduklarından beri farkındadırlar diğerlerinin sezdiğinin, tuzlu suyla sıvanan hamuru pişirerek doyup doyururlar, doğanın şehirde duyulamayacak kelimelerini sesletirler, kırın yüreğidirler. Akbal’ın deyişiyle “ilkyaz devrimi”ni ilk onlar fark ederler, büyük şehirlerden gelenlere nereye bakmaları gerektiğini gösterirler ki yakınlık pekleşsin. Zor yeşerene pek topraklık. Başka dil başka doğa demekse köylülerde ikisi de vardır, yaşamları da başkadır ama şehirlilerinkine dokunmuştur bir yerden, mesela memuriyetten, kaçıştan veya sakinlikten. Handan bir zamanlar eşi Orhan’la gelmiştir oralara, İpek hemşiredir, Kemal doktordur. Kırla kentin çatışmasına doğrudan varmayacaktır mevzu, bence Uzunbay’ın anlatıyı bağlamak için bulduğu sonda geçmişin örttüğü keder bile bozmaz arayı, özenle tutturulmuş ipler gerilir de kopmaz. Kopmayacak kadar düğümdür, geçmiş bütün karakterleri bağlar, bu sebeple bir zamanların davetine sık sık kulak verirler. Hüseyin Peker kalmasın öyle, mesela Eli Torbalı Adam veya İzmirli ki Handan’ın İzmir’de yaşaması iki metin arasında kendiliğinden bir bağ oluşturur. Kişilerin incelikleri, acılarının incecikliği mi, bir yerde bir şeyler yitmiştir de ararlar. Arzu babasını yitirmiştir, annesiyle birlikte babasının evinin sokağından geçerler, babanın evi perdelidir, perdesizdir, satılıktır, kiralıktır, içeride bir şey kalmıştır da başkaları sürekli görür onu, bilmeden görür, Arzu’ysa sonsuza dek yitirdiğini bilir de bulamaz, giremez içeri. Peker’in karakterleri neyi yitirmiştir, mesela aileyi yitirmeleri benzerdir, bir şey paslanmıştır da raspalayanı çıkmamıştır, biri baştankaradır da diğeri kıçtankaradır, çocuklar öfkeyle doludur da baba bir şey yaratamamanın mutsuzluğundadır, bir çözüm bulamaz o mesafeye, birlikte yaşadıklarından ayrıdır. Handan’la Arzu’nun ayrı(k)lığı sonlara doğru fark edilemez hale gelmiştir, peki Peker’in karakterleri, mesela dal oğlan neden kök babayı istemez? Anlatıcıya göre oğlanlar, eş, dost, herkes anlatıcıdan bir şeyler beklemiştir de yılmıştır anlatıcı, toplumun biçtiği erkeklik rolüne hiç girememiştir, zayıf görülmüştür, yalnızlaşmıştır. Uzunbay’ın romanında kendi bölümlerine sahip karakterlerin tamamı kadındır neyse ki, duyarlılıkları hemen dağılsa da bir noktada toplanabilir. Demişken, Uzunbay hoş buluşlarla karşımıza çıkar da o icatları türetmez veya sürdürmez, şahsen boynum bükük. İlk bölümde Arzu’nun parmağını baltayla taklatmasından öncesi, Arzu bir çift gözün, bir bilincin mi, sürekli kendisini izlediğini düşünür, bilir, her şeyin sesi haline gelen dış bilincini dinler. Bulutlar konuşur, ağaçlar, Arzu ne görüp bildiyse onun ünler gibi konuştuğunu duyarız, söylerler, hatırlatırlar, sonra ortadan kaybolurlar. Uzunbay karakterlerinin ilk bölümlerinde saçtıkları ışıkların önemli bir kısmının dağılıp gitmesine izin verir, ilerleyen bölümlerde karakterlerin parlaklığı azalır da hikâyeler öne çıkar bu kez, esas hikâye ve yan hikâyeler. Handan’ın geçmişindeki aile yaşamı, kırıkları, şiiri bırakması küçük anlatılardır, toplamı Handan’dan taşarak Arzu’yu etkiler, esas hikâyeye de biraz sıçrar ama etkin değildir o kadar, seyri değiştirmez. İpek yavaş yavaş açılır, Arzu’ya duyduğu aşktan mahcup değildir, Kemal’in de eşcinsel olduğunu söylemesiyle numaradan iyi bir çift olacaklardır. Köylüler de geçmişle örülüdür, tüm karakterlerin ortak geçmişi bir noktada karşılarına çıkınca gizleri de bilinecektir artık ve okur hiç rahatsız olmayacaktır bundan, açığa çıkan sırrı her karakter kendince özütür, özgül ağırlıklarını yitirmezler. Bir çapaktan daha bahsedeyim, “Sınıf” diye bir bölüm var ki Arzu’nun neden orada olduğunu biraz daha anlarız bu bölümü okuyunca. Sınıf dile gelmiştir işte, barındırdığı çocuklarla ve öğretmenle birlikte yaşadığı günlerden parçalar çıkarır, hikâyesini kısaca anlatır da bu ortada kalan bir bölümdür açıkçası, başlangıca kümelenmiş oyunlardan biridir, gerisinin geleceğini umarız ama gelmez, o kadarlıktır o.

Kezzi’nin saldırıya uğraması hikâyenin yatağını belirler. Aklının ipleri kırçıl Kezzi yaralanır, eve geldiğinde anası Gülendam’ın kaynar suları fayda etmez, tohumlar içine yerleşmiştir. Daha önce de yerleşmiştir, Gülendam’ın eşinin ölümünde ve Handan’la Orhan’ın köydeki geçmişlerinde bir ortaklık vardır: Arzu. Gerçeği yıllar sonra öğrenen Arzu bütün dünyasını baştan düzenlemek zorunda kalır, ailenin ne olduğunu baştan düşünür ve Handan’dan soğumaz, bilinmeyenden soğuyarak işi hukuki alana taşır. Sonda döneyim buraya, Arzu’yla İpek’in, İpek’le Ömer’in, Kemal’le İpek’in ilişkilerini görelim. Kezzi için birlikte köye giderlerken Kemal’in duygularından suçluluğa kapılan İpek gerçeği olduğu gibi söyler, samimiyetlerine inanır, iyi ki inanmıştır çünkü Kemal de kendinden bahseder ve birbirlerini kamufle etmek için evlenmeyi önerir. Arzu’nun gözleri karanlıktır, kendini göremeyen İpek canı yana yana kopar o sevdadan, birlikte uyuyup uyanmaları heyecanlardan tesellilere dönüşür. Handan’ın ilişkileri, geniş dünyası için ayrı bir yazı gerekir sanırım, rahatça orgazm olduğu sevişmelerin Esat’ıyla başka bir doygunluğun, diğer tatminlerin insanları bir bir karşımıza çıkar, güzellikleri paylaşmaktan başka bir şey istemeyen insanların sahihliğini, hesapsızlığını görürüz. Acı verenler de vardır, onca şeyden bahseden Handan her seferinde Mürşit’le bitirir kendi bölümünü, Mürşit’e çıkışır, kızar, haykırır, acır. Şiiri bırakarak acıyı içinde yoğunlaştırır sanki, yaşamını dizelere bölmek istemez, bir tutar. Arzu başta olmak üzere hayatındakileri kaybetmemek ister, aşkınlığını da bundan mı azaltmıştır? Neyse, dava görülür, Arzu’nun babasının kim olduğunu ortaya çıkarmak için köylüler mahkemeye çağırılır. Rahatlıkla genişleyebilecek bir kırıktır bu, geçmişin dürtülmesi başta Narin’i tedirgin eder ama hoşgörü ve sevgi baskındır. İyidir de buradan itibaren metnin temposu değişir, azıcık da bozulur, olaylar çözüme doğru yığılır. Kemal bir zamanlar orada görev yapmış babasını arayarak Kezzi’ye dair sorular sorar, hangi cevapla karşılaşacağını bilseydi sormazdı. İpek çiğliğe kapılır, Kemal’in sırrını öğrenerek Arzu’ya karşı üstünlük kurduğunu düşünür, kırılganlığıyla ters. Gülendam zaten yaşlı bir kadındır, hayatını aniden kaybeder ve hikâyenin nasıl sonuçlandığını görmeden yükünü toprağa bırakıverir. Yapının tamamını inceleyince tatmin etmeyen bir sona sahip bu roman, yüzeyi pürüzsüzlüğünü yitiriyor da aniden kesiliyormuş gibi. Tümü daha iyi bağlayıcı bir buluş, bir anlatış veya, başka bir şey gerekiyor. Yine de çok çok iyi bir roman bu, Uzunbay’ı uzun zamandır okumak istiyordum da kısmet olmuyordu, oldu, memnunum. Bunların dışında her okur -okursa- kendi keşfini anlayacaktır, anlamaya çalışacaktır en azından.