Oktay Akbal – İlkyaz Devrimi

Öykü gibi başlayıp anıya dönüşen, sonra denemeye toslayan, denemeden öyküye atlayan, üçünün başına geçip mendil sallayan, sonra bir anda ortadan kaybolan müstesna bir kitap. Ortadan kaybolduktan sonra izine rastlanmayan, öyküyü ortama salıp gevrek gevrek güldüğü duyulan, pankart yırtarak sahaya fırlayan Amerikan futbolu oyuncuları gibi anıyı yırtıp çıkan, anının öyküyü yırtıp çıktığı, eeh, kitap. Arka kapakta daha önce derlenmemiş öykülerin yer aldığı söyleniyor da Akbal’ın Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan öyküleri de tam öykü gibi değildir, aslında öykü gibidir ama Akbal’ın diğer metinleriyle birlikte değerlendirilse öykü olmaktan çıkarlar biraz. Büyük bir anlatı kurmaya çalışır gibidir Akbal, 1930’lardan itibaren ne gördüyse yazdığı metinlere yedirir, güncel siyaseti anılarına içirir, yaşamının ötesi berisi metinlerinin içindedir kısacası. Türlerin çizgileri bulanıklaşır, okuduğumuz şeyin ne olduğunu bilemeyebiliriz ki bilmeyelim, bir şey okuyoruz ve okuduğumuz şeyin edebi niteliği malum. Her metinde değil gerçi, Akbal her şeyden öykü -bence metin ama öykü diyelim- çıkarabileceğini söyler bir öyküsünde, mesela düğmelerden bahseder ve dünyayı düğmelerin deliklerinden geçirir. Ortadireğin düğmeleri kopmaya meyillidir, işçinin düğmesi yoktur, ülkemizin düğmeleri kopmak üzeredir, Akbal tey Şişli’den Beşiktaş’a yürürken yağmur başlamıştır da üstündeki ceketi giyememiştir bir daha, ceket öyle bir çekmiştir ki düğmeler de ziyan olur, bir politikacının ağzını düğmelemek lazımdır, koptu kopacak düğmeleri koruyup kollamak lazımdır, nereye ilenirse artık. Rauf Mutluay’ın da benzer bir üslubu var, bunaltıcı. Haziranı anlatacak mesela, hemen meşhur bir gazelden beyit. Yaz geldi, bulutlar süper, gökyüzüyle alakalı bir şiir. İnsanlar şen, şenlikle alakalı bir dize. Yazılarından kaç antoloji çıkar bilmem, öyle bir yazı huyu. Akbal’da nesneden, olaydan çıkan metinler pek başarılı değil, yazı alıştırması olarak görülebilir. Diğer öyküler iyidir. Bellek izlektir, Akbal unutuşun fiziğini formülize etmiştir adeta, geride kalan yılların ne kadar geride kaldığını, bellekte ne kadarının geride kaldığını birkaç kez irdeler, çocuklukla yaşlılığı kıyaslar, unutmak istediklerine hiç değinmeden hatırlamaya değer anılarını anlatır. “Anılar Da Ölür”e bakıyorum, çocukluktaki Şehzadebaşı. Bunu kim, Sema Aktunç da anlatıyordu galiba, iki yazarın Şehzadebaşı’na dair anılarını arka arkaya okumak lazım. Aktunç sinemalardan pek bahsetmez, sokakları ve insanları anlatır. Akbal’da başka bir yan var. “Bir sokak nedir zaten, iki yanı evlerle çevrili bir toprak parçası. Ona güzellik ve anlam veren bizleriz, biz o sokakta, o sokaklarda oturan insanlar…” (s. 23) Anlamı başka yapılara yığar Akbal, çocukluğunun sinema salonlarını anlatır, matine başlamadan önce içtiği gazozla yediği sandviçe dek hatırlar her şeyi. Seks filmleri furyası başlamadan önce 1940’ların ünlü artistlerinin afişleri asılı, çocuklar koşa koşa gidip filmleri izliyorlar, mutluluk. Anlatıcının sinema tayfasından bir çocuk var, sıradan filmleri beğenmeyecek kadar geliştirmiş kendini, sonra büyüyünce devrimci olmuş, haberlere çıkmış, yargılanmış, hapis cezası almış, çıkınca memleketine gidip uzun süre orada takılmış ve dönüşü muhteşem olmuş, eskiden savunduğu değerlerin tam tersinde konumlanmış da sanatçıların işlerini baltalamış hep. İsim vermiyor anlatıcı, kim olduğunu çok merak ettim. İsim vermeden Necip Fazıl’ı da gömüyordu başka kitapta, Akbal gençken yazdığı şiirleri göndermiş, Necip Fazıl basmış, tayfa toplanmış da Necip Fazıl değişince o güzelim ortam berbat olmuş. Anılarda bunlar var, Beyoğlu’nun eski hali de var, 1 milyonluk şehir 4 milyona çıkınca herkes şikayet etmeye başlamış, eskiden şık şık insanların gezindiği yerlerde Anadolu’dan gelenler tuhaf durmuş. Kalabalıklaşmanın olumsuz etkisiymiş de olurmuş öyle, bir müddet sonra toplum dengesini bulurmuş. Seçkinciliği belli Akbal’ın da aşırı bir seçkincilik değil onunki, baştan umutlu olduğu için arıza tellallığı yapmıyor.

İlk öykü “İlkyaz Devrimi”, anlatıcının bir başına dağa çıkıp baharın başlangıcını görmesiyle kapıldığı coşku bir, yaşadıklarıyla yaşamadıklarını karıştırması iki. Bu ilkyaz gelir, niyeti de iyidir, evrenin devinimini en güzel haliyle gösterir. Anlatıcı Heine’nin şiirinden Lorelei’yi çeker, yaşatır, aynı kökten doğan iki kurguyu bağlar. Bahar duy(g)usal bir kurgudur, şiirin geldisi bellidir, sezgi ikisini birleştirir. “Kıyamete Bir Saat” her an kıyamet kopacakmış gibi aceleci yaşayan insanların, o insanları kendi benliğinde toplayan insanın anlatısıdır, trendeki anlatıcının yol boyu eğlencesidir. Çalıştığı okula dört saatlik bir tren yolculuğuyla varan anlatıcı dört saatte de döner, ne etti, sekiz saat, bu adam sekiz saat boyunca ne yapacak, kıyametin her an kopabileceği fikrini işleyecek, kitap okuyacak, yazı makinesiyle bir şeyler uyduracak. Fıkra sanırım, yarım kalmış, onu tamamlamak istiyor da içeriğe yabancı artık, yazıya da yabancı, bir başkası yazmış gibi. Bu “bir başkası” da geçmişin yitmesi kadar yoğun, sıkça tekrarlanan bir mevzu. Geçmişteki bir başkasıdır artık, o zamanlarda yapılanlar o zamanlara aittir, yankısı diner bir süre sonra. Benin bir başkalığını Gide’in sözü bilmese daha iyi olacaktı, olmadı. Gizemli biri, etrafındakiler meraklı ve korkulu gözlerle bakıyorlar, düzgün kıyafetli bir adam durmadan bir şeyler yazıyor. Üst düzey memur, istihbaratçı, her şey olabilir. Sıradan biri oysa, tren iki saat rötar yapınca kıyameti bir saat sonra kopartacak, o kadar. “Kavaklara Hiç Gittiniz mi?” bu kez Burhan Arpad’ın mıntıkasını içeriyor, Anadolukavağı amiri Arpad’ın çocukluğundan gençliğine dek yaşadığı kıyılarla Akbal’ın anlattığı kıyı arasında otuz yıldan fazla var, pek bir şey değişmemiş yine. Akbal insanlardan kaçmak gerektiğini söylüyor bazı, yine söylüyor da kaçış olmadığını itiraf ediyor nihayet. “Boşuna yazmadım ben, yalnızlık bana yasak, diye. Ne yapsam ‘yalnız’ olamadım. Gerçek insanlarla değil soyut kişilerle, ama canlıdan daha canlı varlıklarla dostluk kurdum hep. Her zaman çevremde onlar oldu. Biri gitse, beşi geldi. Nereye kaçsam bırakmadılar, onları istemediğim zaman bile… Kitaplar, dergiler, gazeteler, filmler, yazdığım, yazmak için sıralarını bekleşen yaşamış yaşamamış kişiler…” (s. 49) Akbal’ın başka bir kitabını anan anlatıcı/Akbal, hoş. Duyarsızlaşmanın bir örneği: Akbal yirmi yıl önce gitmiş oraya son kez, kıyıdaki cesedi didik didik eden halkla karşılaşmış. Kıyıda toplaşan insanlar şişmiş cesedin etrafını çevirmişler, hikâyeler uydurulmuş, en sonunda öylece bırakmışlar adamı orada, kalabalık dağılmış. Kumsalda önemsiz bir şey artık. “Proust gibi kokularla, renklerle, seslerle aranan geçmiş zaman” bir cesetle bulunuyor, vapurda bunları anımsıyor anlatıcı. Toplu taşımaya dair yazılarla bitireyim, anlatıcı sabahın altısında veya yedisinde, karanlık dağılmadan önce bindiği otobüslerdeki insanlara bakıyor, ölmüşler. Yüzlerden mutsuzluk akıyor, yeni başlayan gün hiç başlamasa daha iyi. Her insandan sayısız hikâye çıkar, çıkarıyor Akbal, birilerinin patronu rezil, birilerinin işi zor. Para yok, çocuk sorunlu, ne bileyim, ekonomi kötüyse zaten mutlu olmanın imkanı yok. Kendini onlardan farklı görüyor anlatıcı, işi gözlemlemek ve yazmak. O insanlar yazıldıklarını bilmişler midir, mesela kendisiyle bir öyküde karşılaşan biri var mıdır acaba? Kişi belli bir özelliğiyle karşılaşmıştır, mesela kıyafetinden bahsedilir ve bindiği otobüs gerçekten de Bostancı otobüsüdür, kişiden başka kim olacak? “Mersedes’te Giden Kadın” işte, kendine rastlasa bu kitabı okuyup? Zengin bir adamın arabasındadır, otobüsün camından kendisini izleyen adamın ve bir süre sonra dönüşeceği öykünün farkında değildir, olmayacaktır. Otobüstekilere dudak büktüğünün farkındadır, arabanın sahibi kafeslenmek üzere olduğunun farkındadır belki. Bir arada var olan sayısız dünya, insan insanın paralel evreni.

Akbal’ın klasik metinleri. Okutur.