Wolfgang Schivelbusch – Keyif Verici Maddelerin Tarihi: Cennet, Tat ve Mantık

Keyif verici maddeler üzerinden Avrupa ekonomisine dair bir inceleme. Sömürge faaliyetleri Avrupa’ya kahveyi, çayı, çikolatayı getiriyor, önce kraliyet ve ordu nasipleniyor bunlardan, sonrasında halk da keyiflenmek istiyor, tabana yayılıyor bu maddeler. Bazı hükümdarlar kullanımları kısıtlıyor, tamamen politik ve ekonomik sebeplerden ötürü insanların idam edileceği noktaya kadar geliyor mevzu, yasaklamalarla ekonomilerin kurtulacağı düşünülüyor ama kaçakçılar boş durmayıp vergilerden, darağacından kurtarıyor tiryakileri. Açık her zaman bulunuyor, yasanın etrafından dolanılıyor, baharatından alkolüne her şey yayılıyor. İlk konu baharat. Tuz zaten Avrupa’nın orta noktasından, Salzburg’dan çıkarılıyor. “Salz” aslında “salt”, “Tuz Şehri”. Salus “selamet” demek, “We salute you,” denir mesela hükümdarlara falan, esenlik dilenir. Etimolojik açıdan “tuz” ve “esenlik” aynı kökten geliyor. Tuz atasözlerinde, İncil’de, ilk ritüellerde rastlanabilen bir madde, insanlık için kutsal. Tuz ve ekmek ikilisinin binlerce yıllık tarihi var, insanlığın ilk göçlerinde, gittiği her yerde kolaylıkla bulabildiği bir madde, dolayısıyla ithal edilmiyor, mesele zor bulunan maddelerin Avrupa’yı toplumca değiştirmesi olduğu için tuzla pek bir iş yok. Baharatlar daha önemli. Baharat seçkinlik demek, güç göstergesi demek. Kralların karabiberle ödeme yaptıkları olurmuş, o kadar önemli. Doğu’nun gizemini taşıyor baharat, bilinmeyen diyarlardan geliyor, Cennet’ten dökülen zerrelere benzetiliyor. Feodal düzenden merkezi krallıklara geçiş aynı zamanda beylerle köylüler arasındaki benzerliği de ortadan kaldırıyor, önceleri yönettikleri yerleşimin seviyesini aşamayan beyler, şövalyeler ortadan kalkınca zenginlik emareleri önemli hale geliyor, baharat bu emarelerden biri. Kibarlaşma sürecinde ithal mallar çok önemli, halkta bulunmayan meta iktidarı meşru kılıyor. Baharat önceleri Araplardan geliyor, böylece Araplar Helen kültürünün Roma üzerindeki etkisine benzer bir etkiyi Avrupa üzerinde yapıyor. “Tarih, baharata duyulan açlığın, enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacın harekete geçirdiğine benzer enerjileri harekete geçirdiğini kanıtladı.” (s. 18) Doğu’nun lüks malları Venedik’e geliyor, böylece Venedik Avrupa’nın en önemli liman kenti oluyor. İlk bankalardan birinin Venedik’te kurulmasına şaşmamalı, adamlar orada baharat ticaretinden yırtmışlar, 12. ve 16. yüzyıl arasında kent burjuvazisi zenginleşmiş, bol baharatlı yemekler ve süslü püslü kıyafetler moda olmuş. Baharat ticaretini elinde tutan ülkeler kafalarına göre fiyat koydukları için krallar, kraliçeler bu problemin üstesinden gelmek için kaşiflere güvenmiş, yoksa kimsenin Amerika’yı keşfetmek gibi bir amacı yokmuş. Bu hikâyeyi biliyoruz, geçiyorum, baharatın Yeni Dünya’ya açtığı kapıyı gösterip devam ediyorum: Kahve. Burjuvazi yeterince gelişince gezmelere çıkıyor, Doğu yavaş yavaş keşfediliyor. Gezginler, Arapların içtikleri kara bir sıvıdan bahsediyor, rivayete göre Muhammed de uyku düşkünlüğünden bu kara sıvı sayesinde kurtulmuş, bir nevi şifalı sıvı bu. Vücuttaki dört sıvının tıp dünyasının neredeyse tamamını oluşturduğu zamanlarda kahvenin sağlık açısından faydalı bir içecek, vücuttaki sıvıları düzenleyen, baskınlaşan sıvıyı dengeleyen bir özelliği olduğu düşünülüyor. Biranın yerine geçirilmeye çalışılacak bir süre sonra, Protestan ahlak özellikle bunun için uğraşacak. Karşılaştırma için biraya geçiyoruz. Biranın toplumda çok önemli bir yeri var, patates yaygınlaşana kadar çorbası bile yapılıyor, kahvaltı olarak bira çorbası içermiş insanlar. Temel gıda maddesi. Bir iki ilginç bilgi, evde bira yapan kadınlar satmak istedikleri zaman kapılarının üzerine çalı çırpı asarlarmış, günümüze kadar gelen bir gelenek bu, barların, pubların vs. dışındaki küçük tabelaları çalı çırpı olarak düşünebiliriz. Kadınlar bira yapımıyla uğraşırmış bir de, bu yüzden birahaneleri kadınların işletmesi normal karşılanırmış. Hemen kendi geleneğini oluşturmuş bira, dört kişi masaya oturduğunda dördü de birer tur bira ısmarlamak zorunda, düşen veya sıvışan adama iyi gözle bakılmazmış. Ayrıca her türlü taşkınlık yapılabilir, örneğin sakalları silmeden fondip yapmak adettenmiş. Dwarf dostlarımız nasıl içiyorsa öyle aslında. Reformasyon’dan sonra bu böyle gitmemiş tabii, içkinin kötülüklerini anlatan kitapçıklar basılmış, alkoliklerin Şeytan’la kol kola gezindikleri resimler asılmış sağa sola, insanın alkolle ve Tanrı’yla ilişkisi düzenlenmiş, kapitalist gelişmeler din çatısı altında toplanmış bir dönem. Kahvenin öne çıkarılması bu dönemde gerçekleşiyor, hem ayık tutan hem de uyarıcı içeriğiyle insanları fişekleyen bir içecek, onurlu ve namuslu çiftçiler, işçiler, kim varsa bu içecekten içmeli, iyi çalışmalı, ailesini geçindirmeli. Kadınların protestliği artıyor bir yandan, kahvenin erkekleri kısırlaştırdığını söylüyorlar, bunun ardında kahvehanelerden dışlanmaları yatıyor. Schivelbusch’a göre kadınların o dönem hiç de Püriten olmadığını gösteriyor bu, zaten Püritenlik bir tür kamusal oyuna benziyor, iktidarın bir enstrümanı gibi. İlginç bir şey daha, 18. yüzyılda insanların yazıhanelerde, çalışma odalarında saatlerce oturup hareket etmeden çalışmalarının olumsuzluklarına dair bir kitap yazılmış, tam 250 yıl önce. Ofis yaşamının yarattığı sıkıntılarının mesele olduğu ilk tarih 1770. Burjuva ruhu rasyonalizm ve hesapçılık üzerine kurulu, bu yüzden kahve bir nimet gibi geliyor, gün boyunca oturan insanları ateşleyen bir sıvı olması, melankolik mizaca sahip olanları canlandırması gibi faydaları olduğu için -böyle yazılıyor kitaplarda, kahvenin yol açtığı tahribatı anlatan sesler kısık henüz- bol bol içilmeli. Kuruluk ve ayıklık sağladığından biraya tercih edilmeli, duyusal-dişilin yerine eril-ataerkil bir içecek kahve. Kahvehaneler çoğaldıkça kapitalizmin ve sanatın değişimini de sağlıyor, ilk sigorta şirketleri buralarda doğuyor, süslü püslü anlatım buraların sohbet kültürünün etkisiyle tedavülden kalkıyor yavaş yavaş, Sterne’ün muhabbetli anlatımı yaygınlaşıyor. Bunun yanında kahvehane burjuvazinin kendini ifade etme mekânı olarak da görülebilir, soyluların salonlarında takılıp kahvehaneye giden bir burjuvanın davranış değişimlerinin izlenmesi Schivelbusch’a göre ilginç sonuçlar doğurabilirdi, bilindiği üzere kahvehanede etiket kaidelerine riayet edilmez, kahveyi kafaya dikip rahat rahat takılabilirsiniz ama bir soylunun ortamında kibar olmalısınız, kahvehanedeki gibi davranamazsınız. Ev ortamına çok sonradan girmiştir kahvehane kafası, yenilikler tavandan tabana yayıldığı için. Önce saray ve kışla, sonra meydanlar, sonra ev.

Almanya’da kahve fazla tutulmuyor, çok pahalı. “Yalancı kahve” diye bir şey içmeye başlıyorlar, komşularına bir noktadan entegre olmaları lazım çünkü. İngilizler çaya dönüyorlar, muhtemelen ekonomik sebeplerden. Schivelbusch mutlak bir sebep bulamadığını söylüyor, kahveyi de çayı da rahatlıkla bulabilen bir ülke İngiltere ama çayı büyük miktarda üretebiliyor sömürgelerde, belki bundan. Çay daha ucuz bir de.

Çikolata. “Kahve Protestan-Kuzey içeceği ise çikolata da onun karşı kutbu, Katolik-Güney içeceğidir.” (s. 89) Meksika kökenli, bu sebeple önce İspanyol saray hayatına giriyor, oradan Fransız sarayına. Rokoko zarafetinin bir parçası haline geliyor, enfiye kutusu, Fransızca, yelpaze gibi statü sembolü oluyor çikolata, rahatlık ve gevşeklik sağladığı düşünülüyor, bu yüzden resimlerde ense yapan insanların elinde görülüyor daha çok. Vücudu ve cinsel gücü besliyor, “Protestan dervişliği” karşısında “Barok-Katolik bedenselliği” temsil ediyor. Ancien Régime’in içeceği, yükselen burjuvanın karşısında pek şansı yok.

Tütünün ve alkol oranı yüksek içeceklerin hikâyeleri de pek hoş. Bu maddelerin ulusların sömürülmesindeki işlevleri için ayrı bir bölüm var en sonda, Çin’in afyonla imtihanı olsun, Almanya’nın yüksek vergilerle bel doğrultma çabaları olsun, buluşların ekonomik silahlara dönüştürülmesinin acı tarihi anlatılıyor. Şahane bir inceleme bu, mutlaka okunmalı.