Nina Berberova – Uşak ile Yosma

Neredeyse otuz yıldan sonra Can yine Nina Berberova bastı, üç beş insan bekliyordu bunu, sevinmişlerdir. Wikipedia’dan çarpıyorum, Berberova 1901’de Petrograd’da doğuyor, baba Ermeni, anne Rus. 1922’de eşiyle birlikte Rusya’yı terk edip Fransa’ya gidiyor, Paris’te dönemin göçmen Ruslarıyla birlikte takılıyor. Anna Ahmatova, Vladimir Nabokov, Boris Pasternak, Vladimir Mayakovski bu göçmenlerden bazıları. Berberova’nın öyküleri başta olmak üzere pek çok metni çalıştığı gazetede basılıyor, bu sırada Berlin’de ve Prag’da dolanıyor biraz, kocası 1939’da öldükten on bir yıl sonra Berberova ABD’ye göç ediyor, vatandaşlık alıyor ve Yale’da Rusça öğretmeye başlıyor. Arka kapak yazısında “1985’e kadar kimsenin tanımadığı gizli bir yazar” olduğu söyleniyor, 1930’larda yazdığı metinler 2000’li yılların başında İngilizceye çevrilmiş. 1991’de Türkçeye çevrilen bu metnini görecek kadar -tabii görmüyor da, işte- yaşıyor, 1993’te ölüyor.

Topraklarından göçen insanların kara yazılarını anlatıyor Berberova, Rus yazarlar için acı bir başlangıç noktası. Nabokov da Rusça yazdığı ilk romanı Maşenka‘da benzer konulara eğiliyor mesela. Vatandan uzakken yaşam zor, insanlar büyük umutlarla geldikleri yeni mekânlarda aradıklarını bulamıyorlar, cepte beş para yokken bulmak da zor zaten. Gerçi Tania’nın yolculuğu ailesinden uzaklaşma çabasından, bir anlamda sevgiye muhtaçlığından doğuyor. Valilik danışmanı, kuşkucu ve hastalıklı bir baba, erkeklerle takılıp iyi bir koca bulmaya çalışan abla, yaşlı bir dadı ve Tania birlikte yaşıyorlar ama hayatları bambaşka. Devrimden bir yıl önce Petersburg’da yaşarlarken yaşlı dadı yok henüz, genç bir dadı kızlara bakmaya çalışıyor ama kızlar fena, kadına şarap içmeyi, açık saçık fıkralar anlatmayı öğretiyorlar, kadın ardında bir mektup bırakarak uzuyor. Tania on beş yaşındayken annesi ölmüş, anısı eve girip çıkan geveze kadınlara karışa karışa kaybolmuş. Baba da biraz çapkın, umursamaz olunca kızlarla ilgilenecek kimse kalmamış. Neyse, Devrim’den bir yıl önce Sibirya’ya atanıyor baba, yine yasak aşk yaşıyor. Tania ne olmak istediğini düşünecek kadar büyümüş, evleneceği zamanı ve yapacağı işi düşünüp dururken yaşlı dadı açtığı iskambil fallarında Tania’nın zengin bir adamla evleneceğini söyleyerek kızı iyice hayaller alemine sokuyor derken Devrim’le birlikte ortalık kızışınca aile Japonya’ya göçüyor. Lila’nın parıltılı görünümü karşısında sinmeye başlıyor Tania, anlıyor ki ablasının yanında olduğu sürece kendisi için bir yaşam yok. İş ablasının müstakbel kocasını çalmaya kadar gidiyor, Tania bir gün Aleksey İvanoviç’in karşısına yarı çıplak olarak çıkınca adamın hormonlarını patlatıyor, evlenip Şangay’a göçüyorlar. Abla, baba ve dadı geride kalıyor, anlatı boyunca bir daha çıkmıyorlar karşımıza. Tania yaşamını dilediğince sürdürüyor, bir Amerikalıyla takılıyor, Rus bir adamla zaman geçiriyor, ölü bir kız doğuruyor, çok hızlı bir şekilde geçiyor bunlar. Berberova bu tür önemli hadiseleri alelade olaylarmış gibi gösteriyor, Tania’nın yaşama bakışının anlatıya yansıması bu, iyi teknik. Dokuz yıl bir çırpıda geçiyor, çünkü Tania sadece gelecekle ilgileniyor, bugünü yaşamıyor.

Paris’e gitmek istediğini söylediğinde eşi de bu isteği paylaşıyor, ver elini Paris. Gerçi Tania kendi mutluluğunu düşleyemiyor, eşiyle paylaşacağı güzel zamanlar da canlanmıyor gözünde ama Paris’in büyüsüne güveniyor. Parıltı hemen sönüyor, İvanoviç Japonca bilgisine güvense de iş bulamıyor, yoksulluk içinde yaşamaya başlıyorlar. Adamcağız sinir krizleri geçiriyor, hastaneye kaldırılıyor ve birkaç gün sonra ölüyor, bir başına kalıyor Tania. Otuz iki yaşında, yoksul bir kadın. İki üç arkadaşıyla birlikte zaman geçiriyor bazen, arkadaşlarının takıldığı erkeklerle yaşadıklarını dinliyor, erkekleri yolunacak kaz olarak gören kadınlar Tania’nın aklına türlü mutluluk ve sevgi hikâyesi sokuyorlar, Tania’nın beyni yanıyor tabii. Kendine zengin bir erkek bulmak için gece kulüplerine gitmeye başlıyor ama çantası eski, elbisesi rüküş, istediği olmuyor bir türlü, bulduğu en umut vadeden adam bir gün ortadan kaybolunca iyice zora düşüyor, dantel örerek karnını doyuracak kadar para kazansa da yetmiyor bu ona, bütün bir ömrün bu şekilde geçmemesi gerektiğini düşünüyor. Arada kim olduğunu, ne istediğini, nasıl yaşaması gerektiğini de düşünüyor ama dönüp dolaşıp zengin bir erkek bulmaya geliyor olay. En sonunda arkadaşlarından birinden sağlam bir borç alıyor, önündeki iki seçenekten daha riskli olanını seçerek süslenip püsleniyor, zenginlerin takıldığı bir mekâna gidiyor. Etrafta erkekler var ama bakmıyorlar Tania’ya, önünden geçip gidiyorlar. Tania mekândaki yaşlıca bir garsonu gözüne kestiriyor, önce adamın müşterilerin bardaklarındaki içkileri kafasına dikmesinden iğrense de adamın sevimli olduğunu düşünmeye başlıyor, beklentilerini düşürüyor. Pırlantalar takmış, hayatı yaşayan kadınlar gibi olamayacağını anlıyor, memleketlisi garsonla birlikte yaşamaya başlıyor. Adamın bir kızı ve bir torunu var, yoksulluktan kirli üniformalarını tekrar tekrar giyiyor, kısacası Tania’nın istediklerini veremez, Tania da kendini ne kadar kandırırsa kandırsın istediği yaşamdan uzağa düştüğünü görecek. Önce huzuru bulduğunu düşünecek, ardından mutsuzluktan delice planlar kurmaya başlayacak, kendini vurup adam vurmuş gibi gösterecek, böyle şeyler. Kırılma noktasına kadar getiriyor durumu, adamın sinirlerini laçka ediyor. Acı son. Gelecek diye bir şey yok artık.

Bu bir novella. Anlatı zamanında atlamalar sıklıkla kullanılmış, sadece dönüm noktaları yavaşlatılmış bir şekilde çıkıyor karşımıza. Karakterler pek bir değişim yaşamıyorlar, tipe yakınlar. Garsonun krizi bile üzerinde durulası değilmiş gibi hızla gerçekleşiyor, sevgiden nefrete geçiş ansızın. Gerçi burada yine hoş bir anlatım var, adamın iş günü başından sonuna kadar anlatılıyor, böylece duygusal değişime zaman kalmıyormuş gibi geliyor, çalışma şartları o kadar ağır, yoksulluk o kadar derin ki insanın duyguları köreliyor ister istemez.

Berberova’nın diğer metinlerini merak ettim, bu iyi. Denk gelirseniz ateşleyin.