Detlef Bluhm – Kolomb’dan Davidoff’a Tütün

George Sand sağlam tütüncü, kadın hareketinin öncülerinden olduğu için diğer kadınlara da rol model oluyor, sokaklarda sigara içen kadınlar artıyor. Erk hemen yasaklar koymaya başlıyor, gazetelerde haberler çıkıyor, kadınların bu rezilliğini engellemek için kocalara çok iş düştüğü söyleniyor, erkekliğin elden gittiği sağda solda dillendiriliyor. İki yüz yıl öncesine dayanıyor bu olay, ilk olarak 1657’de Cizvit bir rahip bu belanın “dişi cinsi de zehirlediğini” haykırıyor, erkeklerin sakallarının leş gibi olduğundan bahsediyor. Enfiyenin yaygınlaşmasıyla birlikte Avrupa’da erkek modası da değişecek, bıyıklar incelecek veya tamamen yok olacak, sakallar kesilecek, herkes tertemiz, parlak bir yüzle çekecek tozunu dumanını. O dönemlerde henüz topyekun bir yasak yok, kadın korsan Mary Read gravürlerde tütününü tüttürüyor bir güzel. ardından asıl kırılma noktası geliyor, saray noktasının merkezine yerleşen kadınla birlikte çoğu şey değişiyor. 17. yüzyılda saray entrikalarından bunalan krallar sevgililerini, metreslerini meşru hale getiriyorlar, böylece saray soytarısının ara ara laf sokarak eğlendiği kral-kraliçe-metres üçlüsünün son ayağı da diğerleri kadar yükseliyor, dolayısıyla her türlü keyif verici maddeyi ulu orta kullanabilmeye başlıyor. 1845’te Carmen çıkıyor ortaya, romanda kendisine verilen tütünü bir güzel içiyor. Egzotizmi, özgürlüğü ve erotizmi simgeliyor Carmen, kadın ve tütün arasındaki ilişki bir imaja dönüşüyor. Goya bir kadının sigara içtiği ilk resmi yapıyor, üstelik Sevilla’daki büyük tütün fabrikasında iş kadınlara bırakılmış, çalışma şartları ve düşük ücretler yüzünden sokağa dökülüyorlar. İlk örgütlü işçi eylemleri tütün fabrikalarından çıkıyor hep, Almanya’da da böyle. Manguel’in de bahsettiği bir mesele buraya bağlanabilir, eskiden Küba’da ve Almanya’da tütün fabrikalarının okuyucuları olurmuş, işçiler çalışırken günün gazetelerini ve popüler romanları sesli bir şekilde okurlarmış. Ne okunacağını işçiler belirlermiş, tartışmalar yaparak metinleri irdelerlermiş, entelektüel bir proletarya yetişmiş yani, ilk sendikaların buralardan çıkması normal.

George Sand sağlam içici, yakın arkadaşı Balzac’ın söylediğine göre purosunu elinden düşürmezmiş, etrafına duman savururken sohbet etmeyi çok severmiş. “Tütün içenler dosttur” düsturu o sıralarda benimsenmiş, askerler birbirlerini pipolarından tanıyıp sohbet etmeye başlarlarmış hemen. Sigaraya dönülmüş sonra, içimi daha kolay, daha az zaman harcıyor, işi gücü olanlar için şipşak nikotin molası. Pipo zevk işi ama bu zevkin çağımızın hız ihtiyacıyla değişmesi, büyük ölçüde terk edilmesi de, ne bileyim, biraz acı bir şey gibi geliyor. Bir ritüel kaybolmuş gibi. Sigara içmek ihtiyaç gidermenin ötesine geçmiyor. Yazarların takıldıkları kafelerde ayin gibiymiş tütün içmek, Joyce baca gibi tütermiş, sarhoşluktan purosunu düşürdüğü zaman kaldırıp alırlarmış veya yenisini yakarmış hemen. Başka bir tiryaki olan Svevo’ya mektup yazmış hatta Joyce, Zeno’nun Bilinci‘ndeki sigarayı bırakma bölümüne o kadar hayranlık duymuş ki tütünün bu kadar tutkulu bir biçimde anlatıldığını hiç görmediğini söylemiş Svevo’ya. Bahsi geçen romanda Zeno Cosini doktorunun salık vermesiyle yazmaya başlıyor, kurtulmaya çalıştığı şeyden ötürü yazmanın ikinci bir bağımlılık haline geldiğini görüyoruz, Svevo da eşine yazdığı mektuplarda sigarayı nihayet bıraktığını defalarca yazıyor. Twain’e göre de sigarayı bırakmak dünyanın en kolay şeyi, kendisi en az bin kez bırakmış. Goethe bu yazarların arasında parlıyor adeta, tütünden nefret edermiş ve ortamda tütün içilince çok rahatsız olurmuş. Yakın arkadaşı Schiller, Goethe ziyaretine geldiğinde dostunun rahatsız olduğunu bildiğinden dışarı çıkıp içermiş. Waltter Benjamin’e göre de yazı yazmanın bir ön hazırlığı bu tütün işi, malzemeler masaya konuyor, pipo ağır ağır dolduruluyor, yazının bilişsel başlangıcı bu hazırlıktan doğuyor. Tütünün yaratıcılıkla dolaylı bir ilişkisi var, arkaik dönemlerden kalan bir ilişki olabilir. Şamanların ayin sırasında içlerine çekmek zorunda kaldıkları dumanı katlanılır hale getirmek için ateşe yaprak attıkları düşünülüyor, büyünün hayal gücüyle, yaratıcılıkla bağlantısı üzerine düşünmeli.

Tütünün tarihine, sömürüye dayalı tarihine girmeden ilerliyorum, polisiye roman karakterleriyle ilgili ayrı bir bölüm var, Holmes hayranları için tatmin edici. Dedektifin kokain bağımlılığı eksantrik karakterini gösteriyor, tütünle birlikte karakteri tamamlayıcı etken. Normalleşmenin de etkisi var, zamanında papa bile tütünü yasaklamaya kalkmış ama böyle büyük bir vergi getirisi olan, üstelik sömürgelerde tonla yetiştirilen bir üründen elde edilecek geliri bırakmak kolay değil, ülkeler görünürde yasaklar getirse de alttan alta izinler veriliyor, hatta iş kaçakçılara kalmasın diye özel sektör kisvesi altına ticarete girişen ülkeler de mevcut. İlginç bir olay var, ekonomik olarak güçlenince siyasi güce de kavuşan burjuvazi ve mutlakiyetçi Prusya arasında gerginlik tırmanırken tütün içme yasağı mevzuya tüy dikiyor, isyanlar çıkıyor. IV. Friedrich Wilhelm’in mekânını basan halk sarayı kraliyetin başına yıkacakken Prens Lichnowsky kalabalığın karşısına tek başına çıkıyor, kralın bütün talepleri karşılayacağını söylüyor. Kalabalık bir an ne yapacağını bilemiyor, içlerinden biri, “Tütün içmek de serbest mi?” diye soruyor, serbest olduğu cevabını alıyor, sonra yavaş yavaş dağılıyorlar. Büyük kazanımlar elde etmelerine rağmen dağılmamaları, belki de en temel haklarının verildiğinden emin olmadan mücadelenin bitmiş olmayacağını düşünmeleri hoş.

Schvielbusch’un metniyle birlikte okunursa daha iyi, ikisinin de çevirmeni Zehra Aksu Yılmazer. İyi bir araştırma, dumanlı çubuğumuza ve toz kutumuza saygı kitabı.