Sondan bir önceki, “hikâyeler” diyor, yakından bakınca hikâyeler ama toplamı arka kapakta yazdığı gibi roman da ediyor yeterince uzaktan bakınca, nereden okunursa orası olan bir metin. Bir yas metni olduğu için toplamı düşünmeye meyilliyim, parçalar yasın farklı aşamalarını anlatsa da bütün bir duygu bölünemiyor kaybın karşısında, kayıp her parçayı toparlıyor, bir arada tutuyor, bir de bütün parçaları sıkı sıkıya tutmaya çalışan anlatıcıyı düşününce çabaya saygı. Biçemde gözetebiliriz ayrıksı paragrafları, olmuştur, Tarık Dursun K. anlatımda klasik yönteme yaslanırken dili eşeler çoğun, bu kez yalın, kısa cümlelerle, biraz Tosuner’i andıran biçimlerle kuruyor metinleri. Bakalım. “Pencereden Bakınca Kayısı Ağacı” bir kez aynı kaynağa erdiğim için etkiledi beni, birkaç ağaçla birlikte geçen zamanda insana ne olduğuna dair. Şurada anlattım az. Bu öyküde iki çamdan biri kestirilmiş, yaşları öyle çok eskiye dayanmıyor ama komşu evin de çatısına indi mi can yakacak besbelli. Kayısı da var, yıllar önce dikilmiş, yanındakilerle birlikte büyümüş. Tutmuş mu? Tutmuş. Temkinli konuşma, çekindikleri için mi? Kol belde artık, ne kadar zaman geçmişse, iki paragrafın arasındaki boşluk kaç yılı imliyorsa. O yıl meyve verip vermeyeceğini soruyor biri, İsm’al dayı yaşıyor olsa ona soracak öteki, bilmiyor ama vereceğini söylüyor. Üç uzun ilkbahardan sonra -uzunluğa dair bir nesne, bir sembol, bir eşya çıkıyor ortaya, yazar böyle boşlukları doldurmaya çalışıyor ki boşluk yoksa bile kendi açıp hemen doldurduğu var, ikinci öykünün başında o eve iki kez ambulans geldiğini söyleyip sonda üçüncü kez gelişini o an hatırlamış gibi anlatması- mucize, bir sabah neler oluyor, ağaç bir başkasının ağacı sanki, bir başka ağaç, başka başka karakterler mi bastı öyküyü ne oldu, coşku bir anda dindi, ağaç doğru düzgün meyve vermedi, evin çatısına yuva kurmuş iki kumruya yetecek kadar bile değil. “Ölenle birlikte ağaçlar da mı ölüyordu yoksa?” (s. 12)
“Cankurtaran: İki Kez” birinciden başlıyor, ikinciyle arasında pek bir zaman var mı, o günküne benzemeyen eller sadece geçen zamanla mı değişiyor yoksa giderek bozulan sağlığın etkisi var mı, muhtemelen ikisinin de etkisi var. Öykülerden sıklıkla karşılaşacağımız parantez içleri: anlatıcının ayrıntı alanı, bu el bahsi de orada. Lavabo kanla dolu, ciğerler dışarı çıkmak istiyor. Doktor geliyor, serum bağlanıyor, eller ellerin içinde. O elleri tekrar kullanabilmeli, ellerini çok seviyor kadın. Doktor parmakları açmakta zorlanıyor, hep beraber hastaneye taşınıyorlar sonra. İki mesele: çiçeklerle dolu bu anılar, anlatıcı pencerelere yürümüş yaban güllerini, ağaçları, bahçeyi unutmuyor, manzarada hep bunlar var. Garip olduğunu düşünüyor, aklında bir o yaban gülleri, bir de kendini tutamayıp ağlamaya başladığı kalmış. İkincisi, eve ilk kez ambulans çağrılan bir zaman vardır, ciddi bir kaza için çağrılmamışsa ölümün yakınlarda olduğunu ilk kez düşünür evin sakinleri, bir nevi uyanıştır onlar için. Paramediklerin eve girmesi, sedyeye koymaları sevilen insanı, indirmeleri, inanılmazdır. Sonuç bilinir de sonuca kadarki yol, çok acı vardır onda, düşünülür düşünülmez çok pişmanlık, çok anımsayış. Doktor gelir, adamla oğlunun ısrarlarına karşın kadının hastanede yatması gerektiğini söyler, evde tedavi görecek durum yoktur. Sigara yakışırlar, iki adam bakışırlar, yeni sulanmış toprak kokusu. Hanımeli. Bir zil, kadın elinde tutuyor, kaygılı gözlerle bakan eşine gülümseyerek sallıyor zili. İsviçre’den, Alplerden geçerken yol üstü bir köyden almış adam, 1970’lerde, giderek tunçlaşıp boğuklaşan bir sesi var. Parantez içi, elbet. Çok ağır hissediyor kendini kadın, tutulmak istiyor, adam kırk beş yılı ve onu, gözlerini ve onu, iki hurma zeytinden gözlerini ve açık kahverengiyi, eşiyle karıştırdığı her şeyi düşünüyor. İkinci ambulans, sonrası kalır. “(Belleğini şimdi zorluyor ve öncelikle ıhlamur kokularını arıyor. Üst Zeren Sokağı’ndan günün hangi saatinde kopacağı belli belirsiz esintilerle gelmesi ve bütün mahalleyi sarması beklenen o kokuları, ıhlamur kokularını…)” (s. 17) Aklımda İzmir canlanmıştı, çiçekleri hep oralara yakıştırmıştım ama Üst Zeren Sokak meğer Beşiktaş’taymış, sanatçıların oturdukları sokakları yazdığım listeme ekledim. İzmir yine var gerçi, İzmir’e rastladığım her metin beni mutlu ediyor demeye dilim yok bu öyküyü anlatırken. İzmir’e her gidişlerinde karanfiller alırmış anlatıcı, eşi İstasyon kahvesi önünden elinde bir dolu karanfille geçerken erkeklerin ona çevrili bakışlarını unutmamış. Oğlu da biliyor karanfilleri sevdiğini, bahçedeyse tek bir karanfil fidesi yok. İzmir’e özgüdür demek, bir zamanlara. Anlatıcı da öyle düşünüyor, bir zamanlar aileydiler. Hissi geliyor, sözcükleri veya harfleri değil. Sözcüklerle kurmuyoruz her şeyi, plastisitesi yüksektir ama his kadar değil tabii. Yoksa bir yatağı binlerce kez toplamanın hissettirdiği yalnızlık, bu kadar sözcükle bile anlatılamayacak bir şey, başka bir kadının anlayamayacağı, anlayamadığı kadar hızlıca uzaklaşacağı bir şey, işkence olan veya olmayan bir şey, insanın isteğince, biraz da yalnızlığının. “Elim Elim İbrişim, Elde Var Bir Kuşum” o sonsuz ağustos günlerinde geçen, el falı öyküsü, eldeki kuş, kuş el öyküsü. Falında adamın, upuzun bir çizgi var, aşk çizgisi ama kesiliyor bir yerde, kesildiği yere kadar engin bir mutluluk. Bir elin sevabını dengeleyen öbür elin günahı, sadaka verirse kurtulacak adam, veriyor da elini kaderi kılıyor. Ve aynı yere dönüyor anlatıcı, adını vermek istemiyorum çünkü büyü kaybolacak gibi hissediyorum o zaman, bir yazarın anılarında uzun uzun anlattığı bir şeye öykülerinde de rastlarsak kurmacayla gerçeğin iç içe geçmesinin büyüsünü dağıtmamak çok zordur, üzerinde durmamak gerekir, aynı kaynağa erildiğini düşünmek yeterlidir. İzmir’in eski hali elbet geçecekti öykülerde, anlatıcıya eşi soruyor da her şey, bütün sokaklar, bütün dükkânlar, bütün insanlar ve meydanlar geri geliyor. Hiç gitmemiş aslında, şaşkın eşine cevap veriyor anlatıcı, hayır, hep duruyorlar. Tarık Dursun K. bir kartograf, zihnine çıkarıyor haritayı. Bir yeri çok sevmek, bir yerle bütünleşmek lazım bunun için, yansımasını sokaklarda gezinmekte, yıkılan binaların fotoğraflarını çekmekte buluyorum. Metinde ne var, rakılar, karaf, cacık, kahvehaneler, İzmir’in eskiliği ve ikindi alaturkaları tabii, radyoda hep ikindiden sonra çalan şarkılar. Kadın da onların arasındadır artık, kaybolmayacak anıların bir parçasıdır. Hikâyelerinin de tek dinleyicisi, muhatabıdır artık, bir hayal yaratısıdır İzmir bahsinden sonra. Bir kilit mi açılmıştır, anlatıcı için gizlide kalmış, saklı ne varsa vesiledir eşi. Yaşamı paylaşmak bir biriken hikâyeleri paylaşmaktır. Buca’daki kaç katlı evin bahçesindeki erik ağacını komşu satın almak istemiş zamanında, sormuş, sorunun ardında öyle uçsuz bir geçmiş varmış ki öyküye dönüşmüş basbayağı. Uzunca, aile dramı. Sonda eşin tek sorusu, evet, söylediği onca şeyi daha önce hiç söylememiş anlatıcı, sırasını bekleyen hikâyelerden biriymiş sadece. Sıra hiç gelmeyebiliyor, bunun da yasını tutuyoruz biraz.
Cevdet Kudret Bey elini verememiş kadına, iskeleye çıkamadığı için İstanbul’a gidip dönmek zorunda kalmış. Hatırlıyorlar, anlatıcı da hatırlıyor Sait Faik’in büstünün yanında, kuşlar konup kalkıyormuş. Bir hafta sonra eve girmiş, buzdolabını açınca, açmamalıydı, bir şeylerin kaldığını görünce işte, babasının nasıl babalık yaptığını, kendisinin babalığını, eşinin öğretmenliğini ve anneliğini, kaybettiği ne varsa her şeyi birbirine karıştırarak.











Cevap yaz