Ali Smith – İlk Kişi ve Diğer Öyküler

Son zamanlarda Sait Faik’in kitaplarını okudum biraz, sırf ondan değil ama Ali Smith de anlatıyı dağıtıp toparlamacayı çok iyi beceriyor, sesleri benzer. Aralarında elli yıl var aşağı yukarı, belki daha fazla, şaşırtıcı olabilir. Sait Faik dağıtmaktan şakayla karışık şikayet edebiliyor bazen, hikâyenin nereye gideceğini kestiremez gibi, daha doğrusu aklındakini dökene kadar başka nelerin de dökülebileceğini bilmediğinden bir tedirginliği sergiliyor da Ali Smith sınırları baştan belirlediği için midir nedir, belki özgüveninden, hikâyeyi çok uzakta bir yere taşımış olsa dahi onca girdiyi çıktıyı düzleyebiliyor finalde. Çok hoş. “Gerçek Kısa Öykü” imza öyküdür bu açıdan, hem kısa öykünün neleri içerebileceğinden hatta neleri taşıyabileceğinden bahseder, hem de öykü namına ne varsa belirgin bir şekilde koyar ortaya, hikâyeyi sıkı kurar yani. Anlatıcı kafede oturuyor, bitişik masada iki adam var, biri yaşlı biri genç, konuşuyorlar. Baba oğul, belki, patron işçi, mümkün. “Onlara hikâye uydurmaktan vazgeçtim. Biraz da yanlış gelmişti bu. Uydurup duracağıma, konuşmalarına kulak verdim.” (s. 15) Bunu mesela Sait Faik söyler öykülerinde de bırakmaz burada, yüzlere hikâye oturtmaktan, oturtmamaktan bahseder, oturttuktan sonra yapacaklarından, yapmaması gerekenlerden, koca bir paragraf olur sorgulaması. Anlatıcı devam ediyor, edebiyat konuşuyorlar bu ikisi, genç olan romanla öyküyü kıyaslıyor. Roman derisi pörsümüş yaşlı bir fahişedir gence göre, sohbet boyunca pasif kalan yaşlı sadece tekrar eder duyduklarını, güler, görevi bu. Kısa öykü çeviktir, nympha‘dır, ayaküstü bir postalıktır, fıstık gibidir. Evindeki kitapların kaçının düzülebilir olduğunu düşünür anlatıcı, eril dile taşını atar çaktırmadan, göğüs geçirerek arkadaşını arar. O kafeye sıklıkla beraber geldiği arkadaşı ömrünü kısa öyküye vermiş, belki binlerce kısa öykü okumuştur, bilirkişidir, merak uyandırır söyleyecekleri. Zıplama: birkaç yıl önce kemoterapi seansındadır, bir müddet tedavi görecektir. Korkunç günler Kasia için. Anlatıcının adının Ali olduğunu öğreniriz, “Sait’miş o!” diyen balıkçıyı hatırladım. David Niven’a sevişmeyi öğreten fahişeyi Niven’ın yıllar sonra ziyaret ettiğini anlatır Ali, telefon gevezeliği öyküde. Telefonu düşürene kadar yaşadıkları öyküde. Neyse, yan masadakiler kısa öyküyle ilgili konuşmasına kulak misafiri olurlar Ali’nin, ayrıntıları sormayıp kalkarlar, Ali’den çekindilerse. Anlatı nereye gidiyor buradan, HER2 proteini üreten ilacın resmî kurumlarca tanınmasına kadar kullanılamamasına, Antik Yunan’dan fırlayıp gelen mitik varlığın niteliklerine, meşhur yazarların, kuramcıların kısa öyküyle ilgili tanımlarına, Ali’nin öyküyü yakalama aşamasına. “Yalnızca kısacık bir süre için aynı kafede oturmuştuk, ama fikir ayrılığımız benim bunda bir öykü bulunduğunu anlamama yetecek kadar uzun sürmüştü.” (s. 25) Çatışma, mümkünse trajedi, de Unamuno’nun dediği gibi kurmacayı fişekleyen büyük mesele.

Olağan öykü var, “Çocuk”, olağanüstüne kayıyor gerçi. Süpermarket, anlatıcı alışveriş arabasını bırakıp bir şeye bakmaya gidiyor, döndüğünde sepetin çocuk oturağında tombul bir çocuk var. Gazete, Kalamata zeytini, ürünler anlatıcının ama çocuk onun değil. Meleğe benziyor, yayını çıkarıp okunu taksa takar, daha da nasıl anlatılabilirse Smith bir ayrıntı külçesi bırakıyor ortaya, maharetidir. “İçinde oturan çocuk sarışın ve kıvırcık saçlıydı, çok açık tenli, kızarık suratlıydı; bir aşk tanrısı gibi ya da yılbaşı kartlarındaki tombik parmaklı melekler gibi ya da insanların savaş sonrası dönemde yaz güneşinden korunmak için geniş kenarlı şapkalar taktıkları eski moda İngiliz çocuk kitaplarından fırlamış bir çocuk gibi koca yanaklıydı.” (s. 29) Annesi piyasada yok, market çalışanları yardımcı olmadıkları gibi parodi yaratıyorlar hemen, kadına annelik biçip gerçeği duyduklarında ayıplıyorlar zira çocuk, eh, benziyor anlatıcıya, üstelik bağıra bağıra ağlaması anlatıcının kucağında kesiliyor, etraflarına toplananlar da anlatıcıyı bir tür psikolojik kriz geçiriyormuşçasına teskin etmeye çalışıyorlar, çocuğu susturmak için ne yapması gerektiğini söylüyorlar falan. Bu ilk dalga, anlatıcı çocuğu arka koltuğa oturttuktan sonra ne yapacağını düşünüyor, seyir halindeyken çocuğun ağzından çıkanları duyunca şaşkına dönüyor. Şuna anlık güldüm, utandım sonra. Ha, market çalışanlarından ilkinin adıyla soyadının Marilyn Monroe olması, anlatıcı ilginçlikten bahsedince Marilyn Monroe’yu hayatında ilk kez duymuş gibi davranması, anlatıcıya deli muamelesi yapması nedir, bunu da öyküye katınca tuhaflık çeşitlenmiş oluyor işte, başka maharettir. Bir şey alıntılayacaktım: “Kaynanama şişman demek istemem, ama ona Malcolm X tişörtleri almaktan vazgeçmek zorunda kaldık, çünkü helikopterler üstüne iniş yapmaya kalkıyordu.” (s. 37) İsa’nın omuz üstünden baktığı videolar meşhurdu bir ara, komik bir videodan sonra izleyicinin gülmemeye çalıştığını görüyorduk, İsa izliyordu çünkü. Evet, çocuk aslında çocuk değildir, ne olduğu hiç belli değildir, baş belası olarak çıkmıştır ortaya. Ormanda bırakır anlatıcı, 800 metre yürüyüp korunaklı bir yere oturtur çocuğu, eve döner de bir türlü uyuyamaz, aklı kalmıştır. Sabahın dördünde kalkar, ormana gidip çocuğu geri getirir, bir alışveriş merkezinde ortalıkta duran sepetin içine bırakıverir, böylece geldiği gibi gider o melek. İyi şanslar? İki adet beyin hücresi olan kadına hamile denir!

“Şimdiki” bir pub öyküsü, pub insanlarına hikâye biçmece, yapacak daha iyi bir şey olmayınca yallah dönmece. Anlatıcı yemeğini beklerken bir yudum viski içmekte, barmeydle konuşmaya çalışan hödüğü dinlemektedir. Dışarıdaki kara dair saçma sapan tespitler, kadın hiç oralı değil ama adam zorluyor, anlatıcı kulak misafiri. Sıkılmış olacak barmeyd, bildiği bir iki garip hikâyeyi anlatıyor, bir noktada aşağılarcasına gülen anlatıcıya takıp masasına doğru yaklaşmaya başlıyor. Tansiyon yükseliyor, anlatı zamanı yavaşlıyor, detaylar büyüyor, mesela peçeteye sarılı çatal bıçak servisine bakıyor anlatıcı, peçetenin her yanının küçük çobanpüskülü çizimleriyle süslü olduğunu görüyor kısacık bir paragrafta. Elbet maharet, bu tempo ayarlamacaya zerre önem vermeyen hatta makineli tüfek gibi tırrıt anlatıp geçen o kadar çok öykücü möykücü var ki akıllara durgunluk, oysa öykü tam da bu tip taklaların formu. İlk öyküdeki tanımlara bakarak anlaşılabilir, öykü türlü ayarlamanın çok hızlı bir şekilde yapılabileceği en uygun yapıya sahip, aşırı modüler, aşırı özgür. Guthrie Govan doğaçlama yaparken kaç nota arkadan çaldığını söylüyordu bir röportajında, öykü de biraz öyle. Toparlaması sonradan, belki başka katmanlarda, belki bir yan hikâyecikte. Şöyle, yine bir Sait Faik tadı geliyor ortalardan, anlatıcı dayanamayıp yemeğini beklemeden dışarı çıktığında nefes alıyor, arabasına biniyor ama bir öyküyü yakaladıktan sonra bırakmak mümkün değil. Hayal ediyor, mesela barda hepsi arkadaş, söyleyecek lafı olan insanlar, konuşmak istiyorlar. Anlatılacak hikâyeleri var, sıra anlatıcıya geliyor, on iki yaşında olduğunu söyleyerek başlıyor da adam on ikiden büyük gösterdiğini söyleyerek hem öykücüye ayar veriyor hem de espri yapıyor. “Şimdiki ben değil tabii ki. Öyküdeki ben.” (s. 49) Hah! Anlatıcının hikâyesidir mevzu, bir de en üst katman mevcutsa kaç kat indik aşağı, üç mü, derinliği tespit etmek de önemli hale geliyor Smith’in öykülerinde. On iki yaşındayken başına gelen olayın hikâyesi başlı başına sıkı bir hikâyedir mesela, geri kalanlar cabası.

İyi öykü o işin başka türlü, akla hiç gelmemiş biçimde de yapılabileceğini gösterir ya, Smith iyi bir öykücüdür. Kalan öyküler çok daha başarılıdır bu açıdan, tadımlık bu kadar sunuyorum, Smith’i şiddetle tavsiye ediyorum. Özellikle öykücülere. Nice ibretlik dersler vardır, edin ezber.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!