Miguel de Unamuno – Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz

Eleştirmenlerin romanlarını roman türüne sokmamalarının ötesini anlatmıyor de Unamuno, düşününce neden anlatsın, zamanının okurlarına zamanının olaylarını anlatıyor elbet, en azından “Önsöz”de, öykü yerine konabileceğini söylediği önsöz, fakat dipnota bakınca novela‘nın roman anlamına geldiğini görüyoruz, öyleyse de Unamuno gerçekten de öykü yerine mi koymak ister metnini, roman yerine mi, bu kısımdaki karışıklığı es geçip devam edersek eleştirmenlerin novela yerine koymadıklarını de Unamuno nívola yerine koyabileceklerini söylüyor. Tamamen kendi mamulü, dumanı üstünde bir terim, “Yazdıklarım roman değilse rumandır,” dediğimde aynı kaygıyı güdüyorum mesela, neyse ki roman yazmıyorum. Yani bu eleştirmenlerin zihinsel tembelliği yüzünden kendi terimini yaratan yazarımız “Önsöz”de gömmeceye giriyor, ardından okurunu muhatap alıyor çünkü eleştirmenler bir kenarda yine eleştireceklerdir, okurlarsa şu üç öykünün kıymetini bilecek tek topluluktur, onlara hitap etmek gerekir. Miguel de Cervantes meşhur metninden sonra yayımladığı kitabına Örnek Alınacak Öyküler adını koymuş, insanların örnek almalarını istediği şeyleri yazmış, biraz da rahatlatmak istemiş ortamı. Kötü bir istek veya düşünce uyandıracak şeyleri yazdığı an elini keseceğini de söylüyor, misyonu sağlam. Ahlaktan çok estetiği arıyormuş de Unamuno’ya göre, hareketini bir sapma olarak değil de sanatı fiştekleyici bir çaba olarak görebiliriz, de Unamuno da benzer bir yerden yola çıkıp öyküleri için “örnek alınacak öyküler” diyor. Neyi örnek alacağımızı dönemin İspanyol okuru bilir, başka dönemlerin başka okurları da bilir, mesela ben öküz bir burjuvayla evlenmek yerine aristokrasinin müsamereleriyle hemhal olmanın önemini kavramış bulunmaktayım, daha da önemlisi ne bir aristokratla ne de bir burjuvayla evlenmem gerektiğini anladım, üç öyküde de karakterler birileriyle evlenip katakulliye geliyorlar, dünya başlarına yıkılıyor, en iyisi odamdan çıkmamak diye düşünüyorum. Gevezelik bitti, devam, önsözün ikinci meselesi gerçeklik-kurmaca-yazar üçgeninin hangi kenarlarının daha kısa, hangi köşelerinin daha parlak olacağıyla ilgilidir, kurama kayar, de Unamuno’nun sanat anlayışını açımladığıdır. “Bir insanın içsel gerçekliği, gerçek gerçekliği, sonsuz gerçekliği, şiirsel ya da yaratıcı gerçekliği hangisidir? Bu kişi ister etten kemikten yapılmış olsun, ister kurgusal dediğimiz türden olsun, hiç fark etmez. Çünkü Don Quijote, Cervantes kadar gerçektir, Hamlet ya da Macbeth de Shakespeare kadar; ve benim Augusto Pérez’im bana o sözleri söylerken belki de haklıydı (Sis adlı romanımın -tam bir romandı o!- 207. sayfasına bakın). Kendi öyküsünün ve ötekilerin öykülerinin, hatta benim kendi öykümün gün yüzüne çıkmaları için belki de benim bir bahaneden başka bir şey olmadığımı söylemişti.” (s. 14) Rumanına roman dedi de Unamuno, bu tırt detay bir yana, insanın alımladığı gerçekliğin cephelerine bakıyor, kurmacayı bu cepheleri görmek için kullanıyor, cephelerden yansıyan kurmacayı da gösteriyor, kısacası kişilerin var olmamayı da var olduktan sonra istediğini belirterek kâğıt üzerinde beliren kişilerin kâğıt üzerinde olup olmamalarını isteyip istememelerinin tamamen yazarın elinde olduğunu, diğer taraftan yazarın o insanlarla birlikte var olduğunu hatta karakterleştiğini belirtiyor. Girift bir yapı, hikâyeye inanmakla kuruluyor, soyut düşünme yeteneğiyle. “Aziz Pavlus’a göre inanç, gerçekleşmesi umulan şeylerin özünden başka bir şey değildir ve beklenen o şey de bir düştür. İnanç gerçekliğin kaynağıdır, çünkü hayatın kendisidir. İnanmak yaratmaktır.” (s. 17) Her şeyin olabileceğini bir mantığa oturtmak yeter, inanç bunun neresinde bilmiyorum ama mümkün varlıklarla, fenomenlerle kurduğu yapıyı göz önünde bulundurarak Tanrı olduğunu öne sürebilir de Unamuno, sürüyor, yaratının ardındaki güç bir Tanrı konseptinin sahip olduğu güçle eş olabilir çünkü. Sözle olan bir şey şu ışık, keramet tartışılır. Öykülere gelemedim, öyküler tipik de Unamuno metinleri, bu bölüm çok daha ilginç. “Bütün roman kahramanlarımı, yaratmış olduğum tüm acı çeken kişiler -onca insanı- kendi ruhumun içinden, kendi içsel gerçekliğimden çıkarmış olmam başka, onların bizzat ben olmaları başka. İmzasını Miguel de Unamuno diye atan kişi kimdir? O şeydir… benim kahramanlarımdan biridir, benim yarattığım kişilerden, benim acı çektirdiğim kişilerimden biridir. Ve içsel ve üstün bir kişi olarak sonunda var olan ben, yani o transandantal kişi -ya da kişinin ayrılmaz parçası olan ben- kimim?” (s. 19) Kendini çekip çıkarır de Unamuno, metinlerine yerleştirir, metinlerinden çıkarıp gerçekliğe yerleştirir, iki varlık kaynağı birbirini besleyerek gelişir. Ve kendince formülü de verir, Sait Faik katılırdı eğer bunu okusaydı, bir yaratı için insanları gözlemlemek, uzaktan uzağa biçimlemek yetmez, aralarına karışmak, insanlardan bir insan olmak gerekir ki yaratılabilsin o insan, kurgulanabilsin o insanlar. Gidiyor daha, bırakıyorum.

“İki Anne” çatışkıların adım adım aydınlandığı, katakullilerin havada uçuştuğu, burjuvanın yoksul insanları savurduğu öykülerin ilki. Raquel dul, çocuğu olsun istiyor, az buçuk serveti olan Don Juan’ı kafeslemiş. Juan âşık değil, Raquel âşık değil, Berta biraz âşık Juan’a ki Raquel’in planlarına dahil olup adamı ve kendi ailesini kurtarmaya çalışıyor, asıl tutulduğu Raquel. Aşk ongeni resmen. Plan şöyle: Juan ve Berta evlenecekler, Berta’nın çocuğu olacak, Raquel’e verecek, tamamdır ama Juan ne olacak, Berta yaşayabilecek mi çocuğu olmadan, bunlar süreçte çözülecek düğümler olarak bekliyor. Diyaloglarla, adım adım çözme işlemi. Berta çocuğu doğuruyor, adını “Raquel” koyuyorlar, Juan katakullilere dayanamayıp uçurumdan aşağı atıyor kendini. Serveti Raquel’indir artık, Berta’yla ailesine sağlam para veren Raquel çocuğu alıyor, üstelik ikinciye hamile kalabilir ya Berta, gidip tekrar evleniyor herhalde. Özgür irade yok, birey yok, örümcek ağına düşmüş karakterler var sadece. “Rüyalar âleminin sisleri arasında kaybolmuş, uzaklardaki, çok uzaklardaki bir dünyadan geliyormuşa benzeyen bu ninnilerin üzerine derin bir sessizlik çökmüştü. Onları dinleyen Juan’ın uykusu geliyordu, ama bir ölüm uykusuydu bu ve bomboş yüreğinin içini çılgıncasına bir korku kaplıyordu. Neydi bütün bunlar? Neydi bütün bunların anlamı? Ya kendi hayatının anlamı neydi?” (s. 53) Yüreğin dışını ne kaplıyor acaba, merak ettim.

“Lumbría Markisi” daha alengirli, aristokratların mutsuzluktan kafayı kırmalarıyla ilgili. Özetleyeceğim yine, Marki güneş ışığından ve açık havadan hiç hoşlanmaz, evin her yerini kapalı tutar, eşiyse gürültüden hiç hoşlanmadığı için tek bir ses çıksın istemez evde. Carolina büyük, Luisa küçük çocukları, aralarında yaşamayı, ışığı, yeşili seven bir Luisa var. Evlenmeye kalkıyor, halktan, biraz da paralı birini bulup malikâneye sokuyor. İleride patlayacak bombanın fitili başta yanıyor, sonra anlayacağız naneyi, bir ara evde büyük bir kavga kopuyor, Marki’yle Carolina evden ayrılıyorlar. Eh, öyle büyük bir gizem de yok gerçi, dönmeleri de anlaşılır. Luisa’nın erkek çocuğu oluyor sonra, böylece unvanın kime kalacağı falan belliyken Carolina eve başka bir çocuk getiriyor. İki çocuk arasında kavgalar, Luisa o sıra hayatını kaybediyor, çocuğunu yatılı okula postalıyorlar. Yaşasın yeni marki, yaşasın Carolina’nın çocuğu! Köylüler şaşırmıyorlar, zaten yıllardır dolanıyor dedikodu. Malikâneye ilk kez giriyorlar ama, Carolina o kasvetten bıktığı için bütün kapıları açtırıyor. Yine aykırıdır ama yaşananlara bakınca normalleşmiştir artık, haberleri köye uçuran uşağa ses etmezler, her şey rayına oturur. Üçüncü öyküde çok zenginleşen bir baldırıçıplağın soyluları iyi bir çalkaladığını görürüz, hiçbir temayülü sallamaz, geleneklere karşı çıkar, bilmem ne.

Öyküler iyi, de Unamuno pekiyi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!