İzlenimler mi demeli öykü yerine, en azından ilk ikisi için. “Vapur”da Karadeniz hırçınlığı var, kar fırtınası, göz gözü görmüyor. Vapurun bölümlerinde dolanıyor anlatıcı, insanları gözlemliyor. Süvari’ye göre Vona’nın 5 mil açığındalar, Üçüncü Kaptan’a göre Ordu’nun üzerlerinde bir yerdeler, Amerikan barda uyuklayan garson nerede olduklarını bilmiyor, soranlara diyecek bir şeyi yok. İstanbul’dan bir hafta önce yola çıkılmış, iki gece Samsun’da demir atılmış, sekizinci sabah lombozlardan bakanları bembeyaz bir duvar karşılamış. Kamara yolcuları sallantıdan rahatsız olmuşlar, kimileri kâğıt oynuyor, kafayı çekiyor ama gemide kafa çekmek fıskiyeye dönmeye çeyrek var demektir, ambarda herkes kustuğu için ortalığı ekşi bir koku kaplamış mesela. Yukarılarda öyle bir şey yok, temiz. Bu istifra olayı Anamur’dan gemiye binip Kıbrıs’a giden askercikleri hatırlattı, o bölge o kadar dalgalı olurmuş ki millet yerlerde yuvarlanır, baş dönmesinden bir türlü kalkamazmış ayağa, YouTube’da falan videoları var. Neyse, aşağısı: “Ambardakilerin çoğu işçilikten dönüyordu. Kazandıkları parayı şimdilik yeter görmüşler, çocuklarını ya da memleketlerini özlediklerinden değil, karıları gözlerinde tüttüğünden, çalıştıkları yerlerde iki gün daha duramamışlardı.” (s. 8) “Horan” tepenler çoktur, uşaklar durmadan tepişirler, ver elini uşak. Vapur yalpaladıkça umutlar canlanır, belki kara görünmüştür, koşup baktıklarında hiçbir halt göremezler, salonlara dönerler. Birinci, ikinci, üçüncü mevkideki yolcuların halleri, sınıflar, keskin ayrım. Radyoda Suat Taşer öykü okuyor, Saroyan’dan “Berberin Amcası”. Bir zamanlar radyoda Saroyan okunuyor, mucize nevinden. Dinleyen az, gençler kulak kesiliyorlar, dışarı koşturup döndüklerinde öykü bitmiş, swing orkestrası çalıyor. Horan ve swing. Nihayet kampana üç kez çalıyor, vapurun başı bağlanmış. Bu kadardır, başkaca hal yoktur. Elbet öyküdür de, işte…
“Başarı Belgesi” üniversite talebesi Zühtü Ektöner’in ketenpereye getirilmesidir. Bu da bu kadar. Öğretmen yardımcısı olarak bir liseye girdiği söyleniyor, belletmenlik yapıyor sanırsam, öğrencilerin etütlerde çalışmalarını sağlıyor, yatılıları kolluyor. Forsu tam, gençlere hayat dersi veriyordur kesin, başarılı olma yollarını anlatıyor. Kendisi başarılı biridir, öyle düşünüyor. Koridorda çocuklar portakal kabuklarıyla mı oynuyorlar, hemen duruma el koyuyor, ihtarı basıp geçiyor. Listeyi müdür yardımcısına verdi mi herkes mum. Disiplini sıkı tutuyor Ektöner, laubaliliği hiç sevmez, ciddiyete bayılır. Kendisi gibi belletmen olarak çalışanların odasına giriyor bir ara, curcuna, itişip kakışıyorlar? Pek canlanmıyor öylesi, üniversite öğrencileri birbirlerine laf atarlar da itişip kakışmaları, garip. Buna bir mektup, “bildiri” geliyor, açıp baktığında gözleri büyüyor, başarı belgesi! Az önce bir arkadaşına ayaküstü ders vermişti sınıf kontrolüne dair, hani çocukları hizaya sokamayan ezik için yöntemler, şimdi başarı belgesi aldığına göre işe yarayan cinsten. Bir göneniyor, bir kabarıyor, oradakilerin çektiği numarayı anlamıyor kalın kafalı olduğu için. Boksör Mehmet dedikleri bir belletmenin dalavereden haberi yok, koridorda karşılaştığı arkadaşının elindeki kâğıda bakınca kıskançlığa kapılıyor, basıp gidiyor. Bizimki sınıfa geçiyor, kâğıdı kürsüye koyuyor ki gelip giden öğrenciler görsünler, etkilensinler. Kimse görmüyor, bari babasına yazsın da ödülünü bildirsin. Yarın sabah ilk işi o. Ne hoş. Tertemiz anlatım tamam, karakterin kalaslığını gösteren bir iki ayrıntı tamam, yeterse artık. Yetecek gibi değil, öykü daha fazlasını istiyor, daha fazlası gelmiyor. 1940’ların sonlarında yazılmış bu iki öykü, o yıllarda yazanların öykülerini düşününce Tirali’nin neden parlamadığı belli oluyor. Fethi Naci’yle Giresun’dan arkadaşlar, kendisi jürilerde de yer almış ama o kadar, yazarlığı hiçbir parıltı taşımıyor. Bu ilk öykülerinde en azından, Sait Faik’in tedavi için Fransa’ya gittiği zamanın öyküsünü yazmıştı, o öykünün yer aldığı kitap yine iyicedir ama iyi değildir. Dile takla attırmaz Tirali, ele aldığı konularda da pek iş yoktur. “Ayşecik ya da Cikli Cuklu Öykü” umut vadediyor diyeceğim, vadettiğiyle kalıyor. “Ya işte böyle Ayşecik. Sen küçücüksün, minnacık. Neyine lâzımdı öyle güzel çocuk. Erkek mi aradın? Dolu. Hiç arkandan bakan, ıslık çalan olmuyor mu sanki, sen sokağa çıktıkça? Oluyordur elbet. İstenmeyecek kız mısın yavrucuk? Kimin kanı kaynamaz seni görünce?” (s. 20) Şöyle bir dokunup geçmece, mesela Ayşecik’e sarkıntılık edenleri biraz eşelemek, sarkıntılığa maruz kalan Ayşecik’i eşelemek zor değil ama Tirali de oralı değil. Erkekler çok tuhaf, Ayşecik bir türlü anlayamıyor, bir tarafını tutmak istedikleri gibi yanında sessiz sakin otursalar bir şeyler olacak belki. Anca salya saçıyorlar, öpmeye kalkıyorlar, en uslusu illa üç beş şey konuşmak istiyor. Bıyık diye tüy çıkarmış oğlanlar bunlar, terliyorlar, konuşamıyorlar bir türlü. Üniversiteli bir genç geliyor, yakışıklı cinsinden, arkadaşlarına flörtü olduğunu söylüyor Ayşecik de ötesini kendi de düşünemiyor, ayrıldıkları zaman dağılıp gidiyor. Anlatıcı ders veriyor kıza, elini sallasa ellisiymiş, üzülmeye ne gerekmiş. “Seninki bir şey değil yine. Ne olmuş yani? Ne olmuş sanki? O saçları kıvırcık, dudakları kalın, yanakları gamzelerle çukurlaşan delikanlının, bu zamana dek sana tattırdığı zevkleri, yanında bulunmanın, hızla soluk aldığını duyumsadığın sevişme anlarının mutluluğunu, nasıl olur da hemen unutursun? Bir kalemde çizip geçersin!” (s. 23) Olur öyle şeyler, Ayşecik alışacak. Biz alışamayacağız, Ayşecik’i belirginleştiren ses kulak tırmalayacak, kuru gevezeliğiyle can sıkacak.
“Havuzlu Hamam Sokağı”yla birlikte has hikâyelerle karşılaşıyoruz, bu kez de karakterler yandan çarklı, yetişemiyorlar hıza. Hey çocuklar, haydi Yenikapı’ya gidin. Uzun uzun anlatın arkadaşınızın başına ne geldiğini, ne düşündüğünüzü, öykünün uçarılığını indiriverin yere. Anlatıcı da o çocuklardan biri, talebe, gece buluşmuşlar. Hepsi fitil gibi, “kollarını faşist usulü havaya fırlatarak” bağırıyorlar “Lo-ren Lo-ren” diye, anlatıcının sevdiğini sandığı kızın takma adıymış. Kolları faşist usulü havaya fırlatmak ne demek bilemedim, Loren’in de bahsi geçmiyor sonradan, salla gitsin ortaya. Gençler dolanıyorlar, Aksaray’da takıldıktan sonra Yenikapı’ya iniyorlar, meyhanelerin radyolarında çalan şarkıları dinliyorlar. Bir bardak da bu yeni gelen içiyor, arkadaşlarının hallerine bakıp orada ne halt ettiğini düşünüyor, hepsi berbat halde. İçlerinden biri geçen trene bakar bakmaz durgunlaşıyor, camda gördüğü kızı eski sevgilisine benzetmiş. Gitsinler evine de annesiyle konuşsunlar, kızı vermeye ikna etsinler o zaman! Yolda biri Yahya Kemal dizesi hatırlıyor, diğeri hatırlayamıyor, şiiri de bok ediyorlar. En son bizimki gaza getiriyor milleti, bütün dertlerini unutmuş da arkadaşının keyfini yerine getirecek. Meh.
“Motor” en okunuru, Samsun’da havanın patlamasıyla birlikte kıyıdakilerin çektiği eziyetle ilgilidir. “Samsun kenti de nedir? Avuç içi kadar yer. Kıyıya koşut giden cadde boyunca, İskele’den Gar’a şöyle bir uzandıktan sonra, bizim gibi, limanda yatan gemisine dönmek üzere çıkanlar için, hemen de başka yapacak iş kalmaz.” (s. 30) Tamam. Motorcular malın gözüdür, milleti tokatlamaya çalışanı vardır, hayır işi yapmak isteyeni vardır, muhtelif. Önce çoluğu çocuğu bindirirler motorlara, kadınlar biner, kalan erkekler gemiyi kaçıracaklar diye tutuşmaya başlarlar. Tekliği toka eden açıkgözlerin motoruna biner, anlatıcı onlardan biri değildir. En son bir motor gelir, yallah gemiye. Yolda alet bozulur, devrilmekten ödleri kopar, on kişilik motora neredeyse otuz kişi binmişlerdir. Neyse ki tamir edilir motor, gemiye yanaşır, anlatıcı cebindeki tüm parayı vermek isterken kaptan eyvallahı çeker, karanlığın içine dalar. Ne güzel insanlar vardır dünyada, helal olsun.
1940 Kuşağı. İlgisi olan baksın, onun dışında pek bir tat yok.











Cevap yaz