Susan Hill – Şatonun Kralı

Yazılmış en gerilimli, sinir bozucu metinlerden biri olabilir. Arka kapakta çocuk kötülüğünün modern edebiyatın en tekinsiz temalarından birini oluşturduğu söyleniyor ve Sineklerin Tanrısı‘yla Tendeki Şeytan anılıyor, ben bu iki metne Cocteau’nun Dehşet Çocuklar‘ını da ekliyorum, King’in ölü çocuklarını ekliyorum, Wyndham’ın kızıl gözlü çocuklarını, bilişsel ahlakı gelişmemiş kurmaca çocukların tamamını ekliyorum ve akran zorbalığının korkunçluğunu başarıyla gösterdikleri için tebrik ediyorum, ne kadar acımasız olabildiğimizi hatırlattıkları için. Bu anlatıdaki zorbamız Hooper’ın otizm emareleri gösterdiğini, en azından patolojik vaka olduğunu söyleyebiliriz. Sacks’in anlattığı vakalardan birinde makaleleriyle alanına mühim katkılarda bulunan, bunun yanında hiçbir duyguyu bilmeyen, duygularını başka insanlardan kopyaladığı ifadelerle göstermeye çalışan kadının yaşamını sorunsuzca sürdürdüğünü görürüz, Hooper da böyledir. Empati kuramaz, kendi yenilmezliğinden başka bir şey düşünmez, alanına tecavüz eden insanların başına işler açar, bencildir, ittir, hergeledir. Babası Joseph Hooper’la birlikte İngiltere’nin kırsalındaki koca bir evde yaşarlar, anlaşamazlar çünkü Jo oğlunun zihnini okuyamaz, ne düşündüğünü anlayamaz, karşısında hiçbir ifade taşımayan bir yüzle günlerini geçirmek zorundadır. Babasıyla annesinin ölümünden sonra o eve taşınırlar, işi gereği ara sıra Londra’ya gitmek zorunda kalacağını söylediğinden Hooper pek bir şeyin değişmeyeceğini söyler, babası olsa da olmasa da yaşamı önceden olduğu gibi sürecektir. Jo babasıyla arasındaki sorunlu ilişkiyi düşününce en azından Hooper’la daha iyisini becerebileceğini umut eder, çocuğu kendi haline bırakmayı kararlaştırır. Bir anlamda normalleştirir Hooper’ı, duygu belirtisi göstermemesini yaşına bağlar, hiçbir şeyden korkmamasını karakterine bağlar, böylece küçük canavar evdeki krallığını ilan eder. Bir süreliğine. Kâhya olarak işe alacağı Helena Kingshaw’un oğlu Charles Kingshaw’u sıkı bir rakip olarak görür, oğlan eve girerken üst kattan atılan kâğıdı okumadığında istenmediklerini anlar. Daha birbirlerini görmemişlerdir bile, King evin çocuğuyla tanışır tanışmaz her şeyin ters gideceğini anlar. Galler’deki yatılı okuldan yaz tatili nedeniyle gelmiştir, üç ayının cehenneme döneceğini okulda yaşadıkları vasıtasıyla fark eder. Hoş bir oyun: King sorunlarla boğuşmaya başladıkça okuldaki arkadaşlarını hatırlar, onlarla geçirdiği günlerde benzer sorunları nasıl çözdüğünü anımsamaya çalıştığı için belki, geri dönüşlerle Hooper’ın gediklerini arar ama çocuğun hiçbir çatlağını bulamaz. İlk kavgalarında Hooper bir tane patlatır, King yıkılmasa da fiziksel üstünlüğün Hooper’da olduğunu kabul eder. Bu fikri zaman içinde değişir, ne ki Hooper’ın anormal hissizliğini aşacak hiçbir yol bulamaz. Suçlamaların ve tehditlerin sürekli tekrarı, ısrarlı bakışlar, her an her şeyden haberdar olmak gibi aşındırıcı etkenler King’in psikolojisini mahveder. Bu mahvın en büyük sebebi King’in normal bir insan olmasıdır tabii, Hooper’ın başına gelenlerden ötürü suçluluğa kapılır, hatalı davrandığını düşünür, eline geçirdiği gücü paylaşmaya razı gelir bazı. Aslında Hooper’ın eline koz verse de başlangıçta onda da birtakım tuhaf hallere denk geliriz, birbirlerini tarttıkları sırada King’in düşüncelerinin daha da ileri gittiğini biliriz, evin üst katlarında dolanırlarken bir itişle Hooper’ı aşağı yuvarlayabileceğini düşünür ama eyleme dökmez bu düşüncesini, Hooper’ı defalarca öldürmek istediğini söylese de çocuğu tehlikeyle burun buruna getirmez hiçbir zaman. Onlu yaşların başındaki çocuklar bunlar, King acısını ortadan kaldırmak için ölümü aklına getirir, gücü olduğunda o son hamleyi hiçbir zaman yapmaz, bunun yerine Hooper’ı kışkırtır, kendi kendine zarar vermesine yol açar.

Tansiyonun yükselmeye başladığı zamanlardan itibaren sona kadar gidelim bir. King’e saldıran kargayı gören Hooper gecenin köründe King’in yatağına doldurulmuş bir karga bırakır, çocuğun korkudan altına ettiğini bilir ama King ses çıkarmaz hiç, korkusunu gösterdiği anda kaybedeceğini bilir. Gerilimin sürmesini istemediği için evden kaçmaya karar verir, yakınlardaki ormana doğru yola çıkar bir gün. Hooper’ın kendisini takip ettiğini çok sonra öğrenir, ormana gidemeyeceğini söyleyen Hooper bir an bile göz hapsinden çıkarmaz çocuğu. Kaybolurlar tabii, geri dönüş yolunu bulamazlar, soğuk ve ıslak geceye karşı koyamayan Hooper korkudan tepinmeye başlar, yalvarır, King’in uzaklaşmamasını ister. King beline bir ip bağlayarak ormanın derinliklerine doğru gider, geri döndüğünde kamp yaptıkları göl kenarında Hooper’ı yüzü suya gömülü halde bulur. Çocuk balık tutmaya çalışırken düşmüş, kafasını çarpmış, baygınlık geçirmiştir. King çocuğu teskin eder, yaralarının iyileşeceğini söyler. Jo’yla Helena saatler sonra çocukları buldukları zaman Hooper yalan söylemeye başlar hemen, King’in kendisine saldırdığını iddia eder. Bu iddiaların türevleri her koşulda tekrarlanır, Hooper yetişkinlerin gözünde King’i gözden düşürmeye de çalışmaz, aklına bile gelmez bu. Sadece acı çekmesini ister çocuğun, babasıyla Helena’ya rol kesmez, kendini acındırmaz, suçlamaktan başka bir şey bilmez. Bir noktada yetişkinlerin neden ahmak gibi davrandıklarını merak ettim, düşündüm, Jo zaten ellili yaşlarında, yaşamdan geçmiş bir adam. Helena’ya abayı yakacağı belli, onun dışında pek bir şeyle ilgilenmiyor. Helena’nın oğlunu dinlememesi, Hooper’dan bir an bile kuşkulanmaması nereden baksak saçma. Jo’ya çok şey borçlu olduklarını, onun lafından çıkmaması gerektiğini söylüyor King’e, yeterli bir sebep değil bu. Hooper’ın tuhaflığı ortada, çocuğun duygu belirtisi gösterdiğine dair emare yok, Helena’nın yoksullukla mücadelesi bunu görmesine engel değil. Eşinin ölümünün yarattığı bir travma, gerçeği görmesine mani olan bir etken de yok. Ahmak bir kadın olduğunu söyleyip geçmek de zor, açıkçası kurgunun bir kısmı çatlak. Daha büyük şeyler de oluyor çünkü, birlikte eski bir şatonun civarına gidip gezindikleri sırada King şatoya çıkıyor, yukarılardaki kuleye de tırmanmak istiyor ama Hooper’ın peşinden geldiğini görünce duruyor. Atışıyorlar yine, sonra Hooper inmek istediğini söylüyor çünkü yüksekten korktuğu için donup kalmış, korkuyor. İnmeleri için tek kişinin geçebileceği yolu açması lazım, kıpırdayamadığı için King’in üstünlüğünü kabul edip direktifleri dinlemek zorunda. Bir anda oluyor her şey, Hooper düşmeye başlıyor ve çakılıyor yere, Jo’yla Helena koşuyorlar, ambulans geliyor, hastane faslı. Hooper ölmüyor, King’in kendisini aşağı ittiğini söylüyor ve tuhaftır, hiçbir şey sorgulanmıyor yine. Yetişkinler daha da hassaslaşıyorlar, annesi King’in başının etini yiyor, “tek arkadaşına” bir hediye almasını istiyor falan, aile cephesinden de kafayı yedirtecek teklifler geliyor. Ziyaret, özür, bir dünya baş ağrısı. Hooper hastanedeyken yakınlardaki çiftlikte yaşayan Fielding’le arkadaş olan King taktik alıyor çocuktan, aslında Hooper’la Fielding’in akıl sağlığı dışında hemen hemen aynı kişi olduğunu söyleyebiliriz. King söylenenleri yapamayacağını biliyor, umursayamaz, görmezden gelemez, mücadele edemez çünkü beton kafalı Hooper asla vazgeçmez, aynı şeyi yüz kez söyler, yıldırır. Fielding’in eve geldiği bir gün çocukla arkadaş olmaya çalışır, King’in Fielding’den uzaklaşmasına yol açar. Üzücü bir bölüm o, Fielding dostunun çatık kaşlarını gördüğünde ne olup bittiğini anlamaz, kafası karışır, arkadaşından olur bir süre sonra. Son darbeler de gelince King’in tekrar o göl kenarına gitmekten başka çaresi kalmaz. Pes etmiştir nihayet, sevdiği okulundan alınmıştır ve Hooper’ın gittiği okula verilmiştir, annesi de Jo’yla evlenmeye karar verince göle girer, en derin yerde suya dalar ve tuttuğu nefesi verir.

Ölü kelebek koleksiyonu, loş odalar, karanlık orman, tam bir kırsal gotik. Sosyopat çocukla birlikte etkisi yüz kat fazla. Şahane roman valla.