Suat Derviş – İki Kadın İki Aşk

Tefrikadır, sakız gibi uzadığı yerler vardır, bunun dışında karakterlerin tutarlılığı, küçük kıyametlerden sonra hemen dağılıp birleşmeleri sıkıntılıdır, kurguyu delik deşik eder. Ama tefrikadır işte, olur. Kadınların dirayeti, fazileti ve kişilikleridir konu, kadın dayanışmasıdır, direnişmesidir. Dağılanlar olur, zamanla toparlanırlar. Hedefe emin adımlarla yürüyenler vardır, yollarından şaşmasınlar diye desteklenirler. Bakalım, ilk bölümde Macide’nin geçmişiyle alakalı bir şeyler öğrenirken tüfeğin namlusunu ağzımıza sokmamak için zor duruyoruz, geçici acılara kalıcı çözümler getirmek istiyorsak tetiği de çekiyoruz, bir daha romanla kitapla hayatla falan uğraşmıyoruz. Uğraşalım ama, ne bileyim, henüz o kadar bezmedik. Macide gözlerinin yandığını hisseder, ağlamaktan harap olmuş, terk edilmiş bir kadındır Macide, sanki herkes onun yüzüne bakmakta, ne kadar berbat göründüğünü düşünmektedir. Gerçekten mahvolmuş, bitmiştir. “Boşanma davası sonuçlanıncaya kadar kendisiyle beraber oturmak istememişti. Evet, kendisiyle birlikte oturmak istememişti.” (s. 10) Cemil nihayet itiraf etmiş, âşık olduğu kadınla birlikte olmak istediğini söylemiştir, üstelik, tabii, boşanana kadar Macide’yle oturmak da istememiştir. Macide buna inanamaz, onca sadakatsizliğin ardından bunu da mı yapacaktı Cemil, bari birlikte otursalardı? Olmaz, Ada’ya gidecektir Cemil, iskeleye gelip âşık olduğu genç kızı bekleyecektir. Macide kuytudan dikizler adamı, kızın geldiğini de görür, ıstırabından yirmi kilo bamya yiyip üstüne iki litre süt içeyazar. Bunu bir deneyin bu arada, iki kilo yemeniz kâfi, yirmi dakika sonra başlasın eğlence. Patoloji sağlam, Macide öyle âşık ki terk edilmeyi kaldıramamış, işkence ediyor kendine. Geride çok şey var, piyanosundan vazgeçmiş bir kere, özüne doğrudan bağlı müziği bırakmış, bunun yanında eşi Rauf ve kızı Perihan’ı da kendi hayatlarına, kendi başlarına bırakmıştır. Rauf hiçbir zaman kötülemez Macide’yi, kızı sorduğu zaman Macide’nin çok güzel, iyi, coşkun bir insan olduğunu, dibine kadar yaşadığını anlatır. Cemil’in ortaokul arkadaşıdır Rauf, Macide’nin babası Doktor Hakkı Nazmi’nin çok sevdiği damadıdır, terk edilmenin acısından mı bilinmez ama sekiz yıl daha yaşar ayrılıktan sonra, ölür. Perihan’dan gelen mektupla bir silkinir Macide, kızının yanına gitmeye karar verir. Romanı kabaca, zort diye ikiye bölersek bu kısımdan sonrası ikinci bölümü teşkil eder, ilkinde kalıp Hakkı Nazmi’yle Macide’nin müzik kariyerlerini, yaşamlarını görelim bir. Müzikle aşkın tokuşmasını, aşkla ayrılığın didişmesini falan. Melodilerin kulakları kişelemesini, Beethoven’ı, Bach’ı.

Hakkı Nazmi tahinî boyalı köşkünde doktorluk yapar, “Göztepe gibi tenha bir köyde”. Geçen yüzyılın ilk yarısında yazılmış metinlere baktığımızda bambaşka bir İstanbul’la karşılaşıyoruz, dehşete düşmemek mümkün değil. Ahmet Haşim mi, Tanpınar mı, Kozyatağı’nın bağlarını yeşilliğini anlatıyordu biri, zerresi kalmadı. Apartmanların bahçelerinde, yol kenarındaki koca ağaçlarda, belki. Yıkılmaktan şimdilik kurtulan tek tük köşkte. Neyse, Hakkı Nazmi’nin annesi Abdülâziz saraylılarındandır, Mahınev Hanımefendi müziği sarayda öğrenmiş, istidatlı oğlunu da eğitmiştir, ne yazık ki “o devirlerdeki Türk aileleri için bir erkek evladı müzik gibi hafif (!) meşgalelerle oyalamak itiyadı” çirkindir, “çalgıcı” yapılmaz erkekler, ciddi işlere sahip olmak için ciddi eğitimlerden geçerler. “O sarayda öyleydi. Saray ne tenkit, ne de taklit edilirdi. Fakat şehirde bir erkek çocuğu asla ve asla piyano çalamaz, herhangi bir müzik aleti öğrenemezdi.” (s. 35) Ne fena bu da, temyiz mahkemesi reisi baba “piyano ustası” tutmak bir yana, çocuğun müzikle ilgilenmesini bile istemez, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye kaydedilen Hakkı Nazmi tutkusunu kalbine gömer. Okulu sene kaybetmeden bitirince babasının sözünü tutmasıyla yallah Avrupa’ya, Paris’te iyi bir hocadan dersler almaya bile başlar ama fark eder ki çok geçtir artık, kötü bir müzisyen olmaktansa iyi bir dinleyici olmaya karar verir, gitmediği konser, dinleti kalmaz. Eşsiz bir kulağı vardır, Beethoven’la Wagner’i sevdiğini söylese gayet olumlu tepkiler alacağını bilmesine rağmen Bizet, Gounod dinlediğini söyler, züppeliğe kaçmaz ama incelikli müzik dinler yani, höy höy sevmez. Memlekete döner, doktorluk güzel de asıl geceleri çaldığı piyano olay, konu komşu herkes hemen her gece resital dinlerler. Macide’nin müzik aşkı o zaman başlar işte, Hakkı Nazmi kızına deli gibi düşkün olduğundan, kız da oldukça yetenekli göründüğünden hemen ders vermeye başlar, sonra Berlin Konservatuarı’na gönderir. Profesör Neuberg kızın dehasını hemen fark etse de büyük bir arıza vardır Macide’de, ruhu o kadar coşkundur ki eserleri olduğu gibi değil, kalbinden geçtiği şekilde çalar, yer yer yorumlar, bu yüzden hocasından eleştiri üzerine eleştiri alır. “Umarım bir erkeği de böyle sevmezsiniz Macide, mahvınıza yol açar,” der mesela, “Kızım notalara bak azıcık deli,” demez ama demeye getirir. Bu cepte dursun, Macide’nin nasıl yetiştirildiğidir: “Çocuğun etrafından onu asabi yapabilecek her şey uzaklaştırılmıştı. Ona kimse inadı öğretmemişti. Etrafında bulunan her şeyi kendisine dost bilerek büyümüş olan bu çocukta nefsine karşı büyük bir emniyet olmakla beraber kendisini karşısında savunmak zorunda kalacağı bazı şeylerin dünyada mevcut olacağını öğrenmemiş olduğu için hariçten kendisine çevrilecek herhangi bir fenalığa karşı kendisini korumaksızın aciz bir halde yetişmişti. Ona her şeyi, tabiat elemanlarını ve insanları birer arkadaş ve dost olarak tanıtmışlardı. Onun için ateş ısıtır, güneş yaşatır, su temizler, toprak beslerdi.” (s. 40) Aşk da uçururdu herhalde, Rauf’la gayet dingin, mutlu, sıkıcı bir evlilik, sonra Cemil, her şey tepetaklak. Müzikten bile daha uçurucu bir şey bu aşk, Macide bir hezeyan ânında bileğini cart diye kesiverir, kaslar zarar gördüğünden iki parmağı dümdüz kalır, iyi bir tedavi de almamıştır nelere katlandığını gösterebilmek için. Rauf ölecektir neyse ki, sonrasında toparlanma aşaması başlar. Bir de ölümü lazımdır adamın, Macide başka nasıl toparlansın. Perihan’ı senelerdir görmemiş, arayıp sormamıştır, hemen kaynaşırlar. Yıllar geçer, Perihan yirmi yaşına gelir, onda da canavar gibi yetenek olduğu için Macide tekrar parıldar, kızını iyi bir piyanist yapmak için çabalamaya başlar. Kendisi zamanında Türkiye çapında konserler vermiş, ülkenin en yetenekli piyanistlerinden biri haline gelmiştir, elbet kızından daha azını beklememektedir. Bu sebeple dikkatlidir, kızının aşka düşmüşçesine dolandığını gördüğü zaman, eyvah, kendi başına gelenlerin kızının başına gelmesinden çekinir ama Perihan daha oturaklı, duygularıyla oradan oraya savrulmayan biridir, müziği yaşamıdır adeta, öyle savrulmaz yani. Bir ara Hakkı Nazmi’yle birlikte Anadolu’ya gider trenle, maksadı beste yapmak, Batı’yla Doğu’yu birleştirmektir. Köy enstitülü bir öğretmenle karşılaşır trende, öğretmen biraz tepeden bakar çünkü züppe olabilir Perihan, Perihan biraz tepeden bakar çünkü Batı’ya burun kıvırıyor olabilir öğretmen, sonuçta birbirlerini anlarlar. Perihan etkilenir biraz, ne yazık ki öğretmen evli, çoluk çocuk sahibidir, parıltı hemen söner ama nişanlısı vardır zaten, olur öyle şeyler. Kız o çok istediği besteleri yapmaya başlayacaktır, roman böyle bitebilirdi de Cemil’le Macide’nin yıllar sonra karşılaşmaları, meh. Cemil’in genç âşığı ölmüştür, yatalak eşine yıllar boyunca bakan adam göbeklenmiş, kelleşmiştir, Macide’nin diriliğini görünce şöyle bir yeşillenir ama babasının tutkusunu kızına aktarmayı başarıp muvaffakiyetle coşan Macide kibarca reddeder adamı, kendini gerçekleştirmiştir artık. Ha, Perihan’ın nişanlısı olan doktorun ısrarıyla ameliyat olmuş, parmaklarını da düzelttirmiştir, Cemil’in son izini silip atmıştır zaten, kendi hayatını nihayet yaşamaya başlamıştır. Helal olsun gerçekten, iştir yaptığı.

Suat Derviş’in duyarlılığı, kadın hareketlerinin yükselişi. Nitelikçe düşük, niyetçe önemli metin. Denk gelenin elinden öper.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!