Atilla Birkiye – Bir Sonbahar Güncesi

1984’ün güncesinde dergiler, romanlar, eleştirmenler ve sanat üzerine yorumlar var, “duyarlı denemeler”deyse Nâzım Hikmet, 1 Mayıs 1977, Kazlıçeşme ve tren. Onat Kutlar olmasaymış o denemeler de olmayacakmış, Kutlar’ın denemelerinden ötürü. Kitap adı iki kitabın birleşiminden oluşan bu kitapta bölüm adı haline geliyor, “Saptamalar”la başlıyoruz. Günce ama öyle sıkı tutulmuş değil, tutulmak için tutulmuş, yayımlamak için yani, dolayısıyla içtenlik, gündelikte bir Birkiye bulamıyoruz. Fikir beyanı daha çok. Saat vermiş Birkiye, günceye kaçta başladığı var, yazdığı denemelerin okurlarla kısa süre sonra buluşacağını söylüyor falan, şimdi reklamlar. Olay ne, Kemal Özer’le yaptığı bir konuşma sırasında çok duygulanmış yazar, eve gelince başlamış günceye, ânın aktarımı olarak düşünmüş ama aktarırken geçip giden bir şeyi nasıl aktarmalı, aktarmamalı, planla programla oynatmalı kalemi. Güncenin bizde pek yaygın olmadığını söylüyor Birkiye, Fethi Naci’nin “Eleştiri Günlüğü” nam köşesi de günlüğe uğramıyor pek, gerçi kendi güncesi de uğramıyor. Neyse, 31 Ağustos, Özdemir İnce kendi şiirleriyle Yevtuşenko’dan çevirdiği şiirleri getirmiş yayınevine, iki dosya da basılmaya değer. İnce’nin çevirileriyle daha bir coşku kazanmış şiirler, Memet Fuat’ın öykülemeye dair hassasiyetine uygun. Kısası, uzunu, şiirlerin çoğu öyle. 1 Eylül, birçok şey yazmak isteyip yazamıyor Birkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Savaş ve Barış‘ın Rusya’da canavar gibi sattığını söylüyor, edebiyatın gücünü gösteren bir olay. Bu yazamama olayı ansiklopedicilikten, o yıllarda patlayan furyayı fişekleyerek pek çok madde yazmış, pek çok madde düzeltmiş, yazı çizi işlerinden uzak kalmamak için. De, eve döndüğü zaman ne okumaya ne yazmaya kalıyormuş kafası, hiçbir şey yapamıyormuş. Eli işler tutmak önemlidir de sırf yazmak için de yazı işine girilmez sanıyorum, gün boyu beyaz zemin, siyah lekeler, insanın beyni pörtler, kendi işine gücüne istediğince odaklanamaz. Uzaktan uzağa iyidir, ara sıra iş alınabilir, onun dışında istediği rutini oturtmalı yazar. Şudur, yazmak için yazılmaz, yazmak için de yazılmaz, yazı işiyle arasına mesafe koyup diğer yazı işine odaklanabiliyorsa yazabilir. Gerçi geçimini bu işten sağlıyormuş, ayrı, ansiklopedi işi bittiğinde başka işe zıplayasıya birikim yapmak da gerekirdi, fikirleri sağa sola not almak belki. Baktığımız zaman arka arkaya roman yazmış Birkiye, kalemi doğrultmayı başarmıştır. Geçimini kalemiyle sağlamış mıdır, hiç sanmam, oysa yazarın sırf yazdıklarıyla geçinebilmesinin yazmak için çok önemli olduğunu söyler. Mümkün değil. Kimilerine göre tersi olmalı, insan başka işten, yaşamdan beslenip yazmalıymış, katılmıyor Birkiye. Valla durum malum, sırf yazarak geçinmek ister miydim bilmem ama emek ayırabiliyorsam, zamanım varsa tamamdır. Yazarlık iştir elbet, iş iş midir, orasını tartışmalı. Yazmak için çok okumak ve çok yazmak, bu tamam. Benim kafamdaki oran 1’e 1000, o kadar okuyan bu kadar yazsa memleketin edebiyatı kalkınır. Ha yine olurmuş ama ne kadar olurmuş, işte bu kadar oluyor. O kadar okumaya lüzum da yok, atölyeler görüyor işi, ekiplerle yazılan öyküler tamam, yüz iki ismin fişeklediği metinlere maşallah, bastır gitsin. “Kimilerine göre bu güç durum, yaratmayı yüreklendiriyor ve iyi şeyler çıkıyor ortaya. Buna katılmıyorum. Çivisi, çekici olmayan bir marangozdan, iki tahtayı birbirine çakmasını istemek gibi bir şey bu. Adam malzemeyi oluşturana kadar, asıl işindeki yaratıcılığı tükeniyor, üstelik hava da kararıyor.” (s. 47) Martin Eden demeyeceğim de “gerçek yazarlık” diye bir şey de olmadığı için, ne bileyim, şu dünyada ne şartlarda yazılabiliyorsa artık. Olur öyle şeyler, eve haciz de gelebilir, yazmayı bırakırız. İşten mi kovulduk, yazarız. Tabii asgari ölçüde geçindirse baş üstüne, istemezlik etmeyiz. Sanıyorum. Alacağım kitapları finanse etse yeter, yine 15k bıraktık bu ay. Sağa sola dağıtıyordum, götürüp sahaflarda takas yapıyorum artık, yetiştiremiyorum.

Evet, başka ne meseleler var, 5 Eylül’deki yazıda dergiler. Tüm dergileri okumak için gereken zaman ve para yok, olabildiğince artık. Zaten o kadar derginin yayımlanması da yanlış bir yayım politikasıymış, onca dergiyi kim alacak, takip edecek? Dergi almadığım için bilemiyorum, kitaplar başıma üşüşürken dergiye kaynak ayıramıyorum. Artısı eksisi, eh. Kalitesi düşmüş dergilerin, Diderot’ya ilgili bir Aydınlanma yazısı varsa suyunun suyu muhakkak, Foucault öldüğü sırada Enis Batur’un birkaç dergide yazıları yayımlanmış mesela, çokluk. Bazı dergiler okur köşesi yapıyormuş ama polemikten başka bir şey yokmuş oralarda, eleştiri yokmuş, nitelikli yazılar yokmuş. YAZKO Edebiyat da cortlamış o sıralar, içerik adına çok kötüye gitmiş. Gerçek anlamda bir edebiyat dergisi yok, bu yüzden bir dergi daha çıkarmak lazımmış. Bence çok mantıklı, onu beğenmeyen başkaları bir dergi daha çıkardıktan sonra bir tane de öbürküsiler patlatsa memleketin edebiyatı yine kurtulacak. 9 Eylül, oldukça verimli bir gün, Latife Tekin’in metinleriyle ilgili Varlık‘a bir yazı yazılacak. 15 Eylül, insanlar çok gergin, Türkiye’de şansa yaşıyoruz, kimse birbirini dinlemek istemediği için kimse birbirini dinlemeyip herkes birbirini şamarlıyor. Birkiye’nin yazmak için yazdığı çok gün var, bazen kendi de ne yazacağını bilmediğini söylüyor, yorgunluktan yazamadığını söylüyor falan, benim gördüğüm zoraki yazılmış tek günlük. Melih Cevdet Anday yaşamın okumak olduğunu söylemiş, elbet öyleymiş, diğer yanda üretmek de yaşam demekmiş. Toplumsal durumlar cortladığında okuyup yazmaktan başka yere evrilebilirmiş yaşam, mümkün. Kültür Bakanlığı on sekiz bin kitabı yok etmiş o zamanlar, mesela kim ne okuyacakmış artık, “Beyaz Dizi” falan binlerce sattığına göre durum belliymiş. Ha, kitap fuarlarında satışlar yüksek olmadığı için kitapçılar şikayetçiymiş ama memlekette okuyan kişi sayısı azmış zaten, 1000 satan kitabı öpüp başa koymak lazımmış. O zamanlar 5000 gerçi, bayağı bir şey bırakıyor. Yazara değil. Dergilere dönelim, Demirtaş Ceyhun’un Aziz Nesin ile ilgili anılarını yazdığı kitabının reklamı yeterince yapılmamış, Birkiye’nin basılmasına vesile olduğu kitaplar zaten hiç görünmüyormuş medyada, dergiler toplumcu metinleri tanıtmaktan eriniyormuş. Dönemin büyük dergilerini sayıyor Birkiye, bombalıyor: “Söz konusu dergiler, o demokratik görünümleri altında, ne yazık ki, sanatın-edebiyatın içeriğini boşaltıyorlar. Doğru dürüst, ciddi yazılar yer almıyor. En azından ciddi, bilimsel bir tartışma ortamından bile yoksunlar; bırakın, üretken, dinamik tartışmaları. Hele kimileri açık açık saldırıyor. Sanki, onların düşüncesi doğrultusunda olmak zorunluluğu varmış gibi.” (s. 45) Tartışmalar bilimsel olursa bir yere varılırmış, yoksa nanay. Cemal Süreya kitabı çıkan Kemal Özer’in yeni şiirlerini okumuş, “gerçekten şiir yazmaya başladığını” söylemiş, buradan da birey-toplum eksenli bir yazı döşemiş Birkiye. Özer öznel süreçlerle besleniyor, toplumu unutmuyor, öyle Süreya’nın dediği gibi kırılma yok da evrim var kısaca. Daha da ne, çoksatar sisteminin eleştirisi, televizyonlardaki höy höy programları gömmece, Michael Jackson’ı bilip bilmem kimi bilmeyen insanlar. Yani, Şevki Yılmaz’ın söylediğiyle aynı şeyi söylemek istemezdim ben, Michael Jackson’dan ne istiyorsunuz kardeşim? Bu memlekette kitap, sandalyenin kısa ayağının altına konur mesela, eşyaları sabitlemek için kullanılır. İki sandalyemi böyle muhafaza ediyorum, herkese de tavsiye ediyorum bu yöntemi. Kitabı etmiyorum, Birkiye’nin zayıf iki kitabının tokuşturulmasından öyle aman aman bir şey çıkmamış. Denemeler kısmında da tren yollu, gezintili denemelere bakmalı, başkaca dikkate değer bir şey bulmak zor.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!