İki öykü Sait Faik’in en deniz öyküleridir, yazarın en deniz kitabında yer alır. “Sivriada Geceleri” nisan akşamı yola çıkan bir balıkçı teknesinin sise gömülmekten kurtulmasıdır başta, üç beş öykü önce bir ip vasıtasıyla açıklara sürüklenmekten kurtulan başka bir teknenin rüzgârla dağılan sise uzaktan bakışıdır. Hava düzelir, bulutlar yağmuru boşalttığı gibi kaybolur, Çamlıca sırtlarındaki bir iki bulut poyrazı salacaktır ama gün batmadan kurtulacaklar zaten. Kalafat, Sotiri, anlatıcı. Üçüncüsü şiiri ucundan yakalamak, denizin karmaşasını yakından görmek için binmiştir, her öyküde aynı denizin farklı yüzleri yer aldığı için neden karıştırmayayım ben de öyküleri, mikroskobik canlıları yutan daha büyük canlıları balıklar yer bu kez, birbirinin üzerinden atlayan, yüzeyi çırpıştıran canlılar, denizin mavisi, göğün renklerinin yansısı derken bir karmaşaya erer su, kaos hali, çarşaf gibi olduğu pek görülmemiştir çünkü her yerden hareketlenir, rüzgâr yoksa martıdan, balık yoksa tekneden. Anlatıcı izler, Kalafat’ın yaptıklarının sebebini sorar. Kürek çekmese Sivri’ye düşmeyecekler, akıntıya verdiler mi mağaranın önüne dek giderler. Ayıbalığı gelir, Sotiri’yle bakarlar, Kalafat keyfini kaçırdıklarını, yine de mağarada geceleyeceğini söyler. Sotiri öteki livarı bulamaz, Kalafat kızar, anlatıcı beyaz çakıllara oturur. Kırmızı bacaklarını sallayan martı, ne oluyor, ölüyor be! Sotiri’ye göre en sıradan şeydir, anlatıcıya göre bir dünyanın ölümü. Durgunlaşır anlatıcı, Kalafat, “Şair misin, ne boksun?” diye sorar. Martının ölümü. Kitabını açar, okumaya kalkar anlatıcı, gündüz sorarlar ki hiçbir iş yapmadan oturacak, martıyı seyredip sonrasında masallar mı anlatacaktır, gece olduğundaysa o martının ölümünü anlatmasını isterler. Anlatır, Kalafat’la Sotiri şaşkınlıkla bakışırlar, şiir canlanmıştır. Sıra sıra uykuya daldıklarında anlatıcı günün aydınlanmasını bekler, herhalde ilk vapur o gördüğü, Kalafat’ı uyandırarak güzelliği onun da görmesini ister. “Sen sahiden kaçıkmışsın!” Devam ediyor mevzu, diğer öykü, “Sivriada Sabahı”. Çocuktur anlatıcı, kendini gençliğinde bulur, okula gitmeyeceğini düşünerek sevinir. Zokası sallanır, farkındadır veya değildir, Kalafat kızar zira karagöz tutulunca lök diye gelmez, kurtulmaya çalışır, o zokadan kurtulup yallah. Sotiri elini derin kestiğini söyler, oltaya takacakları midyenin kabuğu, Kalafat huysuzluğuyla çocuğu da paylar bir güzel. Amma ters herif! Eh, tam uykunun orta yerinde vapur seyretmeye kaldırılırsa olacağı bu. Demiri attıklarında tutmuyor bir yeri, tutuyor mu, Kalafat çoktan tuttuğunu söylüyor, anlatıcı sadece denizi yaşamak için geldiğine göre bilmeyecek, dinleyecek sade. “Daha doğrusu ben atıp tutuyorum. Kimin kimi kovaladığı, kimin kimi tuttuğu belli değil. Belki de bir parmak kadar çaça, yunus balığını, belki de bir istavrit, bir kılıçbalığını yutuyordur. Bir kaynaşma, bir kıyamet… Hiçbir şey belli değil. Bir şıkırtı, bir oyun, bir bayram, bir savaş alanı…” (s. 72) Yazmasaydı deli olacaktı, “Haritada Bir Nokta”da ava çıkan adamın payını vermezler aslında adamı çağırmadıkları için, adam inatla bekler, kaptan inatla yokuş yapar, adamı refüze eder. Anlatıcı bir koşu yazar işte, malum alıntı bütün evrende dolanmaktadır, bir de bağlamı bilinse tamam. Sisli öyküyü de geçmeden, Barba Vasili’nin sandalında seyir bu kez, on dakika sonra arkadaki ada görünmez oluyor, ön zaten oturmasalar hiç belli olmayacak, geri dönmek istemeyen Vasili anlatıcıdan denizdeki ipe göz kulak olmasını söylüyor, onu da yitirirlerse duman. Ne güzel macera, dünya ne güzel, anlatıcı sık sık söylüyor ki en sevdiği, en âşık olduğu insandır şu dünyada, ardından, diyeceğim ama ardı da değil meselenin, tam içinde dünya var, dünya tam tutulacak şeydir, dünyaya sıkı sıkı sarılmak lazım gelir, bu yüzden kuşlarını yiyen insanlara yuh, çimlerini yolan insanlarına yuh, hak yiyen insanlara yuh, bok yiyen kodamanlara yuh! Fakiri gözetip zengini gömdüğünü söyler bir yerde anlatıcı, insan daha da nasıl sevilecek. Vasili bir yerde nelerine lazım olduğunu söyler dalganın göğün, ekmek parasına bakmak lazımdır, gelsin balıklar da dikiz sonra. Şu dikizlenecek: “Evvela kırmızıların, sonra sarıların, sonra koyu esmerlerin, sonra daha açık esmerlerin göğün içinde parça parça, renk renk, silik silik… Sanki yeni yaratılıyormuş gibi bir toprak, bir kara oyunu başlamıştı. Her şey, daha doğrusu her renk soluk, silik, kabından taşmış, yayılmış bir halde büyüye büyüye, şeklini bulup bulup kaybederek, bir şey olmaya çalışıyordu. Önümüzde uçuk, manasız, hatta garip renklerle boyanmış bir duvar vardı. Bu duvarın boyunca sürü sürü ressamlar mücerretten müşahhasa, kaostan şekle doğru giden, bir oyundur oynuyorlardı.” (s. 37) Dünyayı sırf böyle görmek, Van Gogh’un çizimlerini andırır manzarayı. Ha, Gorki’nin bıyığı, Dino’nun resimleri, daha da kimler çıkacaktır piyasaya başka bir öyküde, Sait Faik’in nadiren yaptığı şey. Dokunmaz pek, çağında ve berisinde elbet kendi gibileri vardır ama isimlerini anmaz, anmalık hal de yoktur ki davet edip hikâyesine katsın, yine de bir iki çıkarır arada işte, Naşit’i över, Sokrates’in insanın özüne eren sözlerini bir karakterin durumuyla özdeşleştirir bu kitaptaki öykülerinden birinde yine, az çok genişlettiği vardır metinlerini bu yolla. Neyse, Vasili’ye şaşkınlığını duyurur anlatıcı, Vasili de şöyle bir bakıp güler, onaylar. Kaptan gökle yeri birleştirip sever, başka kaptan hiç oralı değildir, rızkını biçer milletin, bulut mulut görecek gözü yoktur. Aşırı romantizm ama bu yeri göğü sevenin hak yemeyeceğini düşünmek iyi geliyor insana, Sait Faik’e. Doğayı katleden bol davarlı öyküde bunun karasal versiyonunu görürüz: “Radyoaktiviteli, Röportajlı Öykü”. Şahitlik öyküsüdür, gazeteye metin fişekleme zamanlarından. Neresi orası, Çatalca mı, bir Çerkez köyü, suları bol gazlı, şifalı. Mekâna geldikleri zaman adamlar güler yüzleriyle koştururlar, karşılarlar, etrafı gezdirmeye başlarlar. Eskiden çamurluk, berbat bir yer, şifalı sularda iyileşmek için civar köylerden, mezbelelerden gelenlerin pislik saçtıkları yerler artık tertemiz, civara villa tarzı evler de yaptıkları için iyice bir toparlanmış orası. Yollar İsveç köylerinin yanından geçiyor sanki, içerisiyse türlü çeşitli binayla dolu. Fiyatlar uçmuş tabii, dayamışlar liraları, kodamanlar giriyor da halk giremiyor. Onlar için de üçer beşer paralık, neyler, kulübeler mi var artık, almıyorlar. Dövüyorlar, sopaları var, başta gülerek koşuyorlar da bir dakika önce şık kıyafetleri üzerlerinde değil, adam kovalamak için yanlarında sopayla bekliyorlar. Böyle olsun toplumculuk, has öyküyle.
“Sait’miş o!” diye bağıranlar var bir öyküde. Kendine bakış. Sarıca, patlak gözlü, sırım gibi bir adam kayalıkların dibinde sigara içiyorsa ve bu adam bir öykü karakteriyse muhtemelen Sait Faik’tir ama aleni değildir Sait Faikliği, bir öykü istisna. Yine insandan yana, dünyadan yana deneme parçaları elbet, yazıya çiziye dair, hatta hangi kitabında demiştim yazarın, bu kitabı bir aşama daha ileridir yazarlık bahsinin derinliğini düşününce. Bununla bitireyim: “Kırlangıç yuvasına kadın sığar mı? demeyin. İnsan aklına sığan şeyleri bir yol hayal buyurun. Kırlangıç yuvasına bir kadın sokmuşuz, saçlarını, ıslak saman rengi saçlarını tarar dururmuş. Ne zararı var size? Varsın, bir de öylesi bulunsun, hiç değilse bir Abasıyanık’ın yazısında. Bıktım doğrusu artık, oturup insanoğlunun çektiğini, çekmediğini anlatmaktan. Bıkmaktan geçtim, anlatamadım. Yazdım, beceremedim. Kendi kendimi ne aynada, ne düşte, ne hayalde, ne de fotoğrafta göremedim de, tuttum, sarı saçları vardı, dedim. Gözleri yaradana yan bakardı, dedim. Akşamları iki kadeh içerdi, dedim. Şuna güler, şuna üzülürdü, dedim. Ona çok haksızlık ettiler, dedim. Zengine sövdüm. Fakirine enayi gibi acıdım. Neredeyse dünyaya nizamat vermeye kalkacaktım!” (s. 93) Bir de “Abasız’ın oğlu” mu ne derlermiş Sait Faik’e, hikâyesi aramakla bulunur.












Cevap yaz