Mumyalık müessesesine mütevazı bir katkı. Çölün ortasında oradan oraya taşınan lahdin ne işe yaradığını sonlara doğru anlayacağız, Derviş diğer romanlarındaki meseleleri serpiştirdiği ilginç bir maceraya çıkarıyor önce. “Katil Susamuru” türünden başlıklar sürprizleri doğrudan cortlattığı için o pek gizemli havanın ardından neyin geleceğini kestirebilir okur, yine de umulmadık şeyler var. Firavunun kızını sırf Seza görsün diye kum tepelerinde çekelemek tuhaf bir fikir bu arada, Charlie’nin yardımcısı Hintli içinden ne sövmüştür sıcağın alnında ölüyle uğraşıyor diye. Reenkarnasyonu mumya üzerinden yedirmek hikâyeye, hoş. Bakalım, baştan: Hintli köle yalvarıp yakarıyor, yahu, Müslüman olmayan birinin hacılar arasında işi ne, Kâbe’nin mukaddes yolları Allah ve Muıhammed’e inanmayanlar için memnuyken bir de yakalansalar başlarına ne işler gelir, efendinin hiç umurunda değil, Osmanlı bandıralı hacı vapurunu bekleyecekler, sonra takip, nereye kadar giderse. Yanında Seza Nizami’ye yazılmış bir mektup var efendinin, mutlaka vermeli ama o kıyamet yerinde nasıl bulacak aradığını, zor. 1902, Cidde hınca hınç dolu, Mekke’ye gidecek Müslümanlar toplanıyorlar. Derviş orta yerinden girdi hikâyenin, ötesini berisini toparlayacak bu ilk noktadan ilerleyene dek. Ev ahalisiyle gelmiş Seza, yanında kalfa, yenge, bütün kadınlar var da nikâhlanmak lazım, kalfa o ak saçlarıyla neden nikâhlanması gerektiğini anlamıyor, oysa Kâbe’ye gitmenin şartı. Seza kalfaya açıklama yaparken içten içe eriyor suçluluk duygusundan, Nizami Paşa’nın ölümüyle bir ilgisi var demek, günahı yüzünden kafayı kırdı kıracak. Paşa adeta tapıyormuş eşine, Seza da “ihtiyar ve kibar kocasına derin bir dostluk ve şefkat ile bağlı”, ikinci babasını çok seviyor. Eh, aşktır sevdadır bilmediğinden gençliğinde evlenivermiş, statüydü zenginlikti her şey tamam, mutlu günlerinin keyfini çıkarıyor. Yirmi dört yaşındayken başa gelenler: Beyoğlu’na kupa arabasıyla gidiyorlar, Seza alışveriş yaparken ecnebinin birinin kendisini dikkatle izlediğini görüyor. Ey, sonra araba tutup ardından geldiğini de görüyor, kalbi güp güp atıyor Seza’nın, acaba o ecnebi ne istiyor? Nadir Ağa, Mestan falan, halayıklar görseler adamı oracıkta hacamat ederler, polis molis de yok ortada, adam eve kadar gelip sokağın gölgelerine karışıyor. Aylarca dolanıyor evin etrafında, gelip konuşmuyor da, bir garip vaziyet. Gece vakti açık camdan içeriye atılan aşa bağlı notu okuyor Seza, adam mutlaka konuşmaları gerektiğini söylüyor, bir kez konuşsalar yeter. Charlie bu, diyeceği var ama olacak iş mi, müthiş tehlikelere maruz kalmak istemiyor Seza, bir gün Charlie zort diye giriyor odaya! Seza konuşmak istemiyor, Chuck illa bir şey diyecek derken odanın kapısı sen açıl, Nizami Paşa içeri gir! Elinde çiçeği çikolatası falan, jest. İkisini dikilirlerken görünce morarıyor, tam üstlerine yürürken güm diye düşüyor yere. Mort. Acıya dayanamıyor Seza, Kâbe’yi görüp teselli bulacağını düşünüyor. Yola dönelim, hikâyenin arkası bu.
Bir iki bomba atıyor Derviş, II. Abdülhamid devrinin memurları rüşvete fazlaca düşkünler, gerçi Arabistan’daki bedeviler de düşkünler, kafilelerden kişi başına ücret alıyorlar. Denetleyen, kollayan olmadığı için biri yamuk yapsa yapar ki Seza’nın kafilesini durduruyorlar, beş yüz kişinin parasının ödendiğini, kafilede altı yüz kişi olduğunu, fazlalıkların kafalarının vurulacağını söylüyorlar. Panik, kargaşa, silahlar çekiliyor, yağmacılar saldırıyorlar, “imdat eyleyiniz”ler, “yetişiniz”ler havalarda uçuşuyor, çığlıklar, yardım çığlıkları. Ömer bin Osman, yıldırım deveci başta develerini bırakmak istemiyor da Seza’nın çığlığını işitince fırlıyor, üç kişiyi çat, küt, zbam! Dünya güzeli Seza’ya vurulmasa olmayacak da çöl çocuğu o, öylesi elegant bir hanımefendiyle, nasıl olacak? Bulacak bir çaresini, o sıra Seza tavaf etsin Kâbe’yi, ederken Charlie’yi görsün bir de! Olamaz! Olabilir? Oldu mu?! Korkunç bir şey, İstanbul’da da kimseye söylememiş ki hacca gideceğini, nereden öğrendiyse öğrenmiş adam. Yabancı adamı bulmaktan yine de sevindiğini düşünüyor Seza, sevinmemeye gayret ettiği halde kalbi sevinmiş, oysa onunla birlikte paşayı öldürdüler. Karşılaştıkları zaman hatta o son gece Seza’nın korkudan başka ne hissettiğini bilemiyoruz, ödü kopuyor sadece, belli ki cızt bızt bir şeyler olmuş içinde de tavafın ikinci plana dank diye atılması ilginç. Çok çabuk benimsiyor karakterler değişimleri, bir şey oluyor, bir şey görüyorlar, yeni duruma hemen uyum sağlıyorlar.
Mina Dağı’nın eteğinde çadır kurdular, yerleştiler, genç bedevi geldi, çadırın etrafında dolanmaya başladı. Osman arıza çıkaracak besbelli, Charlie de çıkaracak, bunların tokuşmalarını bekliyoruz. Şöyle de bir bilgi bombası gelsin: “Cidde’de İngiliz Konsolosu’ndan öğrenmemiş miydi ki Türk hükümeti konsoloslardan ecnebilerin içerilere doğru seyahat etmelerinin menedilmesini rica etmiştir. Osmanlı hükümeti, yerli halkın taassup ve vahşetini bildiği için ecnebilerin başına gelecek kazaların ve taarruzların mesuliyetini kabul etmiyordu. Bunun için herhalde kendisini göstermemesi lazımdı. Olduğu yerde hareketsiz duruyor ve meraklı gözlerle ileride gördüğü gölgeyi takip ediyordu.” (s. 71) Hızlandırayım az, Osman kapıyor Seza’yı, ondan sorumlu erkeği soruyor ki para mı, rıza mı, ne halt gerekiyorsa hemen çıksın ortaya, alıp çöle götürecek çünkü. İzin çıkmıyor, askerler yaklaşınca arazi oluyor Osman. İkinci baskında başarılı, yağmacı bedevilerle birleşip gelmiş o kez, yine bir dünya “imdat”lar, çığlıklar, biri, “Kadın çaldılar!” diye bağırıyor. Cümlenin absürtlüğü bir an güldürdü beni, utanıyorum. Hapis hayatı, on gün boyunca çadırının önünden ayrılamıyor Seza, getirilen hediyeleri istemiyor, zaten Arapçayı da o kadar iyi bilmediği için iletişim kurmaya da pek yanaşmıyor. Derken o da nesi, bir mektup, kafilede Türk varmış! Hikâyeleri duymuş olacak, yardım isteyip istemediğini soruyor Seza’ya. Plan tamam, bir topukluyorlar, bedeviler arkadan yetişene kadar her şey yolundayken silahlı çatışma çıkıyor, Türk yaralanıyor, Charlie ve kölesi ortaya çıkmasa eyvah. Asıl hikâyeyi anlatıyor Charlie, meğer tarihî eser koleksiyoneriymiş, gitmiş bir yerde de bir lahit bulmuş, sonra şans eseri Nizam Paşa’nın konutuna gitmiş Avrupa’da, Seza’nın resmini görünce, aman, e firavunun kızı o? Kendisi de kaç bin yıl önceki hikâyede yer alan bir figür müdür nedir, kısacası yine bir izdivaç isteği, yine bir aşklı sevdalı haller, mumyayı bile ne ediyor bu saadet arzusu. Ha, Seza’yı kaçıran o Türk daha bombastik bir karakter, Aziz Celâlettin veya Aziz Celalettin, metin boyunca değişip duruyor, kendisi Osmanlı’nın en meşhur şairlerinden biri, bilmem ne dergisinde inanılmaz güzellikte şiirleri çıkıyor. Yalnızlığa boğulmak, yalnızlıktan kusacak derecede yalnız olmak için gelmiş çöllere, kendini tepelere mepelere vurmuş, bedevilere denk gelince onlarla takılmış bir müddet. Ağır yaralı ne yazık ki, Charlie kurtarabilirse kurtarır. Sonrası biraz ekspres usulü, Derviş şaralop çekiyor hikâyeye, Charlie’yi bilmem ne mağarasında bırakıyor, meğer lahdin üstünde kristal bir cam varmış da kendisini görmüş aslında Seza, mumya falan ne iş yani. Seza üfürmeleri hemen benimsediği gibi fark ediyor ki Aziz Celâlettin’e de zart diye âşık olmuş, evleneceği çok kahraman, çok muteber, çok şair bir insan bulmuş, o zaman zort diye evlenmelerinin önünde bir mani yok.
Matrak bir roman aslında, dıkşın dıkşın baskınlar, develer koşuşuyor, Seza oradan oraya sürükleniyor, Charlie’nin kafa kırık zaten, Aziz Celo romantik şövalye. Paşa boşa gitti, o üzücü.











Cevap yaz