Stuart Sutherland – İrrasyonel

Aristoteles beni affetsin ama irrasyonel davranış nadir olan değil, aksine normal olandır.” (s. 9)

İrrasyonelliğimiz çoğu deneyle kanıtlanmış, ziyade olsun da hiç mi rasyonel davranışımız yok bizim? Cebimizde SWOT analiziyle gezmediğimiz, her karar anında artılarla eksileri karşılaştırmadığımız için pek az var diyebiliriz. Mesela şu çikolatayı alacağım, neden alacağım? Sevdiğim bir oyuncu çikolatanın reklamında oynadığı için. Sonra ağzımda kötü bir tatla o oyuncuya küfreder miyim, etmem, çünkü sevdiğim bir oyuncu o çikolatanın reklamında oynuyor diye neden o çikolatanın lezzetli olduğunu düşünmeliyim ki? Oyuncudan ziyade bendeki “hale etkisi” yüzünden kandım oyunlara, reklamlara. Hale etkisi sayesinde üç kötünün yanında beş iyi varsa toplamda sekiz iyi varmış gibi davranıyoruz, şaşırtıcı bir şekilde üzülünce de bazı şeylerin neden öyle olduğunu düşünüyoruz. Sutherland bu bazı şeylerin neden öyle olduğunu birkaç düşünsel hata üzerinden anlatıyor, sayısız deneyle birlikte. Milgram Deneyi örneğin, otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğmenin bizi insanlıktan nasıl çıkardığını gösteriyor. Arendt’in sıradan kötülüğünün laboratuvar hali aslında. Bir deney grubunu alıyoruz, öğretmen rolüyle masaya oturtuyoruz. Karşıda bir öğrenci var, okuması gereken metni hatasız okuyunca sıkıntı yok, hata yaparsa öğretmenlerden birine baskı yapıp elektrik verdiriyoruz. Öğretmen öğrencileri görmüyor, zaten öğrenci de yok, ses kaydı üzerinden sürdürülen bir deney bu. Neyse, hata sayısı artıyor, voltaj da aynı ölçüde artıyor, en sonunda karşıdan canhıraş çığlıklar geliyor, ağlama sesi geliyor, acı çeken bir çocuğun haykırışları geliyor ama öğretmen elini çekmiyor butondan, çekmemesi yönünde onu telkin ediyoruz çünkü, tepesinde dikilip işini sürdürmesini istiyoruz. Öbür tarafta kıyamet kopuyor, sesi duyan adam oralı bile olmuyor. Çok ilginç gibi gözükse de öyle değil, itaat etmeye daha çocukluktan alıştırılıyoruz. İyi bir öğütme aracı olarak aileler işini düzgün yapıyor gerçekten, bizimki gibi rezalet bir toplumun korkunç aileleri olmasa, hafazanallah, verilen emirlere karşı çıkıp hayatımızı kendi isteğimizce biçimlendirebilirdik, ne muazzam bir facia olurdu. Sorumluluk almıyoruz, emirleri uyguluyoruz ve mahkemede yargılandığımız zaman sadece emirleri uyguladığımızı söyleyip yırtabileceğimizi umuyoruz. Üstelik iyi bir insan olarak biliniyoruz, ne bileyim, komşunun çimenlerini biçiyoruz mesela, yardımseveriz. Yahudileri nasıl katlettik o zaman, değil mi? Pardon‘daki sahneyi hatırlayın, şöyle bir şeydi: “Biz bir şey yapmıyoruz ki amirim. Makine otomatik. Basıyorsun düğmesine…”

Bizim bilişsel yapımız tutarlı değil, öncelikle sayısız veri girişi var, bunun yanında geçmişteki girilerin tekrar tekrar üretilip güncele aktarılması var, değişe değişe ne olduğumuzu bilmez hale geliyoruz. “Ben” bilmediğim bir şey, yarınki kararlarını öngörmek mümkün değil, dünkü kararlarının sebeplerini anlamak da aynı ölçüde mümkün değil, bir dolu bahaneden ve çıkarımdan öte bir şey yok. Sezgisel kararlar da bir o kadar hatalı olabiliyor, o halde nasıl olacak? Sutherland en başta bu dengesizliğimizi kabul etmemiz gerektiğini söylüyor, ardından birkaç hatayı inceleyerek en azından bazı konularda nasıl ucuz yırtacağımızı anlatıyor. İstatistik hesap bilmemiz gerektiğini söylüyor örneğin, özellikle doktorlara tavsiye ediyor bunu. Bir hastalığın ortaya çıkma ihtimaliyle çıkmama ihtimalinin karşılaştırılması ve yan ölçümlerin yapılması aslında birçok cerrahi müdahaleyi gereksiz kılıyor ama adamlar istatistik bilmedikleri için lüzumsuz ameliyatlar yapıyorlar. Kota doldurma mevzusu başka bir şey, sadece ameliyat yapmanın gerekliliğinden bahsediyorum. Bunun yanında “bulunabilirlik hatası” denen bir falsodan kurtulmanın yolu da yine istatistikten geçiyor. Bir şeyin doğruluğundan emin olmak için o şey hakkında verdiğimiz kararın sonuçlarına bakmaktan başka bir yöntem kullanıyorsak, örneğin az sayıda insanın deneyimlerini önemseyip harekete geçiyorsak riski artırmış oluyoruz. İstediğimiz arabayı birçok kaynaktan bilgi aldıktan sonra edinmeliyiz örneğin, birkaç arkadaşın söylediklerinden yola çıkmamalıyız. Basit bir örnekti bu, şimdi Tutuklu İkilemi’ne bakalım. İki suç ortağı yakalanıp çapraz sorguya alınıyorlar, biri suçunu itiraf edip diğeri etmezse itirafçı salınıyor, diğeri yirmi yıl yiyor. İkisi de itiraf ederse beş yıl yiyorlar, ikisi de susarsa iki yıl yiyorlar. Bu durumda karşıdakinin ne yapacağını bilemediğimiz için, itiraf etmemenin sonucunun da yirmi yıl hapis olabileceğini düşünerek muhtemelen beşer yıl yiyip oturacağız. Böyle durumlarda en iyisinin özgecilik olduğunu söylüyor Sutherland, kendimizi feda etmenin hem kendimiz, hem de toplum için daha iyi olduğunu belirtiyor. İdeal bir toplumda bu böyle tabii, yoksa bizde kerizlikle veya saflıkla anılmaya çıkıyor bu. Bir araştırma yapılmış ya, herkes trafik kurallarına uysa trafikte geçirilen süre azalıyormuş aslında. Uyanıklık yapıp aradan dereden kaçarsan ileriyi kilitliyorsun bu sefer. Kilitleme. Doğru düzgün git.

Delilleri çarpıtmak iyi bir hata, böylece istatistiği yerle bir ederek tutkularımızın peşinde koşup görkemli bir şekilde batabiliyoruz. Arnhem Savaşı örneğin, General Montgomery birliklerini Alman panzerlerinin orta yerinde bırakıp büyük kayıplara yol açıyor. Harekat öncesinde istihbarat subayları adamı uyarmıyorlar, uyaranlar uzaklaştırılıyor, nihayetinde bir grup beceriksiz adamın amiri olarak kendi inancının peşinde giderek zayiata yol açan general yargılanıyor, bilmem ne. İnançlarımızdan vazgeçmek kendimizden vazgeçmek anlamına gelmiyor, insan bunu ne kadar erken anlarsa o kadar az hata yapıyor. Hatalı ilişkilendirme de bunun bir türevi. Rorschach gerçekten nokta atışı yapan bir test değil ama bunun tersine inananlar için bir çift göğüs gören insanın cinsel problemler yaşadığı söylenebilir. El yazısı aynı şekilde pek bir şey ifade etmiyor, astroloji de öyle ama koca şirketler astrolog tutup kozmik olaylardan anlamlar çıkarmak için acayip paralar harcıyorlar. Garip.

Pek çok hatalı davranış kataloglanmış, örneklendirilmiş ve çözümlenmiş. Hatalar yapmaya devam edeceğiz ama en azından bu hataları hatırlarsak o kadar da acı çekmeyiz, belki kötü kararlar almaktan kendimizi alıkoyabiliriz bile. Belki. Sanmıyorum ama yine de iyi bu metin, neyi neden yaptığımızı anlatıyor.