Siegfried Lenz – Saf Değiştiren

Lenz de 47’nin bir parçası, savaş bittikten sonra travmatik deneyimlerini kurmacaya aktaran grubun en yetkin yazarlarından biri. Kahramanlarını sıra dışı durumlara sokarak olağanüstü tepkiler vermelerini sağlıyor, bu metninde savaşın kaotik ortamında hayatta kalmaya çalışan karakterlerin yaşamak için saf değiştirmelerini görüyoruz örneğin, Alman ordusunda çarpışırlarken Kızıl Ordu’ya geçiyorlar ve arkadaşlarına karşı savaşmaya başlıyorlar. Yayıncısı bu tür olayların anlatılmasının sakıncalı olduğunu düşünüyor ki Lenz’e düzeltmesi için geri gönderdiği metni yazarın onca uğraşından sonra tekrar geri gönderiyor, kaygılarından bahsediyor, yayımlanma işi yarıda kalıyor böylece. Birkaç mesele var bu noktada, editöre göre metin 1946’da yayımlanabilecekken artık kimse “orada olmak istemiyor”, insanlar savaşı bir an önce geride bırakıp yaşamlarını toparlamak istiyorlar. Esas sebep siyasi tabii, Batı’yla Doğu arasındaki ilişkilerin giderek sertleştiği bir atmosferde saf değiştiren bir askerin anlatısı tansiyonu iyice yükselteceği için yayınevi korkuyor besbelli. Sonuçta Lenz dosyasını rafa kaldırdıktan ve yayınevi sahibinin yeni bir metin kaleme almasına dair tavsiyesini dinledikten sonra aslında üçüncü, basım sırasına göre ikinci metniyle büyük bir başarı yakalıyor. Sıra Saf Değiştiren‘e geliyor nihayet, Lenz eli güçlenince metninin basılmasını sağlıyor. O dönemin eleştirmenlerinden Paul Hühnerfeld’e göre “raporlamayla edebî eser arasında kalmış yazar” değil Lenz, savaşın doğrudan anlatımının yanında kurguya da ağırlık vererek o dönem yazan çoğu yazarın arasında kaybolup gitmiyor, öne çıkıyor. Rapor biçimiyle kotarılmış şahane bir kurmacadan bahsetmek isterim bu noktada, Ernst von Salomon’un Soruşturma nam metni savaş sonrası soruşturmalarında cevaplanması istenen standart sorulara yazarın verdiği cevaplardan oluşuyor. İki, belki üç cümlelik sorulara uzun uzun cevaplar veriyor yazar, toplamda 968 sayfa kadar. O dönemin olaylarına, önemli kişilerinin yaşamlarına hakim olmadan okunamayacak müthiş bir metin, YKY’nin bir daha ne zaman basacağı meçhul.

Proska’yı takip edeceğiz, izinden cepheye dönmeye çalışan genç askeri. Anlatının başlarında ağır işiten bir adamın kapısını çalıp pul ister, kız kardeşine mektup gönderecektir gönderebilirse. Pulları alır, adamın kendine yaptığı iğnenin muhtevasını merak edip sorduğunda adam iğneyi her şeyi unutmak için yaptığını söyler. Yaşadıkları pek ağırdır, anılar da hiçbir işe yaramadıkları için unutuşun tesellisine sığınmak ister, çıkarılacak anlamı da biçimler. Bir yanda nice savaş ve kıtlık görmüş yaşlı bir adam, diğer yanda kardeşine nerede olduğunu söylemek isteyen, gelecekten görece umutlu bir genç. Sohbetleri bir lokomotifin çaldığı düdükle kesilir, Proska trene yetişerek birliğine katılmak üzere yola çıkar. Vagonda karşılaştığı, belgelerini kontrol eden askerle konuşurken Alman ordusundaki ayrımcılığı görürüz, geldikleri yerlere göre askerler aşağılanırlar veya saygı görürler, Proska için kopuşun ilk adımıdır bu. Askerin trene almak istemediği, yakınlarda bir yerde ineceğini söyleyen kızı kaşla göz arasında vagona çekmesi de başka bir kırılma ânıdır, Wanda’ya tutulur tutulmaz kaderini bilmeden çizmiş olur Proska. Kız elindeki süt kovasını bir kenara koyup Proska’yla sohbete başlar, babasının Almanlarca nasıl katledildiğini anlatır, havaya uçurulan trenlerden bahseder. İlginç bir nokta, Wanda da Proska’ya karşı bir şeyler hissetmiş olacak ki yolda bekleyen tehlikeyi doğrudan anlatmasa da sezdirir, Proska’nın şüphelendiğini görünce adamın hayatını kurtardığını düşünür belki. Rutin kontrollerden biri sırasında tren yavaşlar, Wanda yağmurluğunu ve kovasını bırakarak trenden atlar, Proska seslendiği zaman geri döneceğini söyler ama tren hareket ettiğinde ortalarda görünmez. İçine kurt düşen Proska kovanın dibini kontrol eder ve dört dinamit lokumu bulur, Wanda’nın partizan olduğu kanıtlanır böylece. Lenz’in icatlarından da söz etmeli, trenin raylarından çıkan sesleri Proska’nın iç monoloğuna cevap verirmiş gibi seslendirir, bir müddet adamla treni konuşturur. Hoş bir buluş. Bazı açılardan aklın yolu bir sanırım, ben de Haydarpaşa-Gebze banliyö treninden çıkan sesleri bir karakterin anlayabileceği hecelere dönüştürmüştüm ama diyalog kurmak aklıma gelmemişti. Ta-tak, ta-takta-tak. “Ya-şa, sa-kındur-ma.” Lenz’in böyle ilginç kurgusal oyunları var, okuru bekler. Kayan bir yıldızı tanrının inayetine bağlaması da hoştur, gerçi tanrıyla doğrudan bağlantı kurar ama muhtelif ruhanilikler de olur. “O’nu merakla izleyen bir avuç insana arayışlarındaki özenli sabrı sürdürmeleri, kendisinin orada olduğunu, duydukları özlemi anladığını, ama kendisini onların bakışlarında görünür kılamadığını gizemle sezdirmek için elinden salıvermişti bu yıldızı. Arayışın insanlarda yarattığı acıların dinmesi ve soğuması için, elini atışa zorladı ve onların umut etmeyi sürdürmelerini sağladı.” (s. 37) Serbest dolaylı anlatıcı Proska’nın sesiyle kendi sesini birleştirir burada, aslında umut edenlerden birinin Proska olduğunu anlarız, saf değiştirmesi için bir itki daha. Komutanı Yüzbaşı Kilian’ın eşinden aldığı kulaklık ve bilek ısıtıcılarına gözü gibi bakar yolculuk boyunca, komutanının öldüğünü tren havaya uçunca kendisini kurtaran askerlerden biri söyler. Gerçekten de raylara bomba döşenmiştir, tren raydan çıkarak devrilir ve Proska dışında herkes ölür, kendisini kurtaran adamlarla yakın arkadaş olur Proska, özellikle Wolfgang’la. İkisi de inceliklerini kaybetmemiştir, birlikte devriyeye çıkarlar, kurşunlardan kaçarlar ve birlikte geçirdikleri son âna kadar yoldaşlık ederler. Astsubayları Willi adında gebeş bir adamdır, komutasındaki askerlere türlü zorluklar çıkararak hayatlarını cehenneme çevirir. Zalim bir adamdır, partizan olup olmadığından emin olamadıkları bir rahibi serbest bıraktıktan sonra uzaklardan vurur adamı, cebindeki dinamit lokumlarının hiçbir Almanı öldüremeyeceğini söyler. Ertesi gün kontrol ettiklerinde lokumlara rastlamazlar, Willi keyfine öldürür, hiçbir pişmanlık duymaz, savaştaki en kötü insan tiplerinden biridir.

Proska’nın bu küçük birlikte geçici olarak barınmasına izin verilir ama o bir an önce ait olduğu bölüğe katılmak ister, gidemez bir türlü. Wanda’yla tekrar karşılaşır, kadını öldürmeyi düşünse de konuştukları zaman duyguları tekrar açığa çıkar ve yakın zamanda bir şeyler olacağını öğrenir. Birlikleri basılana kadar askerlerin başından pek çok olay geçer, örneğin biri düşman sandığı arkadaşına ateş edince üzüntüsünden kendini dağa taşa vurur, diğeri girdikleri gölde düşman ateşinin altında can verir, üstelik daha yeni çocuğu olmuştur ve eşinin yolladığı mektuptan haberi yoktur, Willi gebeşi sürpriz yapmak için haberi nasıl vereceğini düşünürken adamın ölümüne sebep olur belki de. Proska’nın eniştesi ve kardeşi var bir de, ara ara karşımıza çıkarlar, Lenz ikisini hem Proska’nın zihninde hem de anlatının zamanında doğrudan onları göstererek canlandırır, bu da hoş bir teknik. Karşılaşırlar ama işler tersine dönmüştür artık, Wanda ve arkadaşları birliği basıp herkesi rehin alırlar, Wolfgang ve Proska partizanların safına katılarak Almanya’ya karşı savaşmaya başladıkları zaman Proska’nın eniştesinin köyüne dek ilerlerler. Can dostu Wolfgang’ı eniştesinin kurşunlarıyla kaybeder Proska, silahından ateş kusan adama iyice bakmadan ateş edip eniştesini öldürür, kız kardeşini oradan kaçırır. Savaş bittikten sonra içini kemiren üzüntüden duramaz ve kardeşine mektup yazar, eşinin bir gün geri dönmesini bekleyen kadına yaşanan her şeyi anlatır ama mektup geri döner, kardeş bulunamamıştır. Anlatının da sonudur bu, Proska savaşta kaybettiği arkadaşlarının ve kardeşinin anısıyla yaşar sonrasında. Herhalde, bilmiyoruz.

Arka kapakta dendiği gibi seçme özgürlüğü, umudun sürdüğü yere yolculuk temaları etrafında döner anlatı. Düşmanın kimliği durmadan değişir, Proska’nın partizanlara katılmaya karar verdiği on küsur sayfalık bölüm özellikle etkileyicidir. İyi bir metin, denk gelinirse okunsun tabii.