Jorge Semprún – Hoşça Kal Güzel Aydınlık

Hikâyesini anlatmalıyım, kitabı on üç yıl önce aldım. Mustafa Amca’nın yanındaki sahafta Bilge Karasu’nun pek çok kitabını ucuza bulunca hepsini aldım, bunu da aldım, birkaç kitap daha aldım, sonra aç kaldım. Bizimkiler tatile gitmişti, bıraktıkları bir miktar parayı da kitaplara gömünce Sözlük’te “10 TL’yle bir hafta yaşamak” diye başlık açtım belki biri akıl verir diye, ulu Rzon sağ olsun azıcık para gönderdi de iki günlük açlıkla yırttım. Neyse, kitap yıllarca bekledi, o arada Semprún’un Yves Montand’ı anlattığı kitabını buldum, sonra Can Yayınları’nın yaz kampanyalarından diğer kitaplarını aldım derken okumanın zamanı geldi nihayet. Çok çok beğendiğim kitaplar için raflar ayırdım, diğer kitapları satıyorum, bu kitabı da aldığım fiyata satacağım: 4 TL. O zamanlar gerçekten ucuzdu, şimdi sahaflara gittiğimde 10 TL’nin altındaki doğru düzgün kitaplara çok az rastlıyorum.

Semprún Alman ordusuna karşı direnişini başka bir metninde anlattı, bu metinde çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Josepi izlemek iyi bir hazırlık olur zira Semprún bodoslamadan giriyor mevzuya, yakın tarihte neler olup bittiğini bilmeyenler için anlatıdaki olaylar pek bir anlam ifade etmeyecek. Franco’nun zulmünden kaçıp Fransa’ya sığınan binlerce insanın kamplarda yaşadıkları çok trajik, daha iyi şartlarda yaşama şansı bulan azınlığın arasında Semprún’un ailesi de var, vatan hasreti çekerek yaşamışlar yıllarca. Semprún her ne kadar II. Dünya Savaşı yıllarını gençliğiyle karıştırmak istemese de sızıntılara engel olamıyor başta, hafızasının toplama kamplarında işlenmiş kısmının anlatıya karışmak istediğinin farkına vardığı an müsaadesi kısa sürüyor ve Fransa’daki lise öğrenimine geri dönmeye çalışıyor sürekli. “Bu yazgıdan kurtulmak için, ölüm bulaşmış o anıların anlatı kişilerimin belleğini doldurmasını önlemek için her şeyi denedim. Öncelikle o anıların yayılmasına karşı yazınsal önlemler aldım. Ama o bellek hep roman kişilerine tuzak kurmayı beceriyordu, bir kişiyi ya da bir başkasını hiç istemediği, ne yapacağını bilmediği, hatta hak etmediği bir yükün altında bırakmayı başarıyordu.” (s. 71) Semprún’un metninin belli belirsiz merkezinden her yana yayılan bir anlatma itkisi var, zaten anlatıya bakınca belli başlı bazı noktalar hariç deneyimlenen hemen her andan belli parçalar bulmak mümkün. Başlangıcı şu cümle olarak belirleyelim: “On beş yaşındaydım ve İspanya savaşı yitirilmişti.” (s. 12) Semprún’un babası İspanya Cumhuriyeti’nin temsilcisi olarak Hollanda’ya atanır, sıklıkla karşımıza çıkan Jean-Marie Soutou’yu sekreterliğini yapması için yanına çağırır ve aile böylece kurtulur, gerçi Semprún kardeşlerinden sadece biriyle birlikte büyüme şansını elde eder, diğer bütün kardeşler Avrupa’nın çeşitli bölgelerindeki akrabaların ve tanıdıkların yanına yollanır ve hiçbir zaman bir araya gelemezler ama hayatları kurtulmuştur. Yazar Almanya’yla savaşan direniş gruplarına katılmadan önceki yıllarını anlatsa da 1990’lardan anılar katar metne, Franco’nun devrildiği zamanı ve savaşın çok sonrasını da uygun gördüğü biçimde anlatır. Birkaç örnek: Hemingway’le muhabbet, Madrid’de, yirmi beş yıl sonra. Hemingway bütün İspanyolların “bizim savaş” deyimini kullandığını söyler, sanki paylaşılan en önemli şey savaşmış gibi. Semprún düşünür, savaşla birlikte gençliğin ateşini de hatırladıklarını, ikisinin bir araya geldiği dehşet dolu yılların bütün İspanyollarda derin izler bıraktığını anlar. İnançsızlığının keşfini de aynı yıllarda arar, Tanrı’nın soğuğunu, ilgisizliğini hissettiği için dinî ritüellerle arasına mesafe koyar. Okuduğu lisedeki rahibelerin davranışları da etkilidir bu görüşünde, daha ilk bölümde eşyalarının didik didik arandığını, katı bir disiplin altında eğitim aldığını görürüz, edebiyata sığınması bu yüzden biraz da. Fotoğrafların da etkisi vardır diye düşünüyorum, Semprún’a hatıraların kapılarını açarak yazma isteğini kamçılıyor. 1990’da örneğin, Madrid’de otururken Kültür Bakanı olarak görev yapar, uzaklardaki tanıdıklarının yolladığı fotoğraflarda geçmişiyle yüz yüze gelir. Annesi, babası, kardeşleri ve anlatıda kendine yer bulan pek çok insan o fotoğraflardan Semprún’a bakar, kâğıt üzerinde canlandırılmayı beklemektedirler. Semprún Légion d’honneur nişanı aldığında konuşmasına aile fotoğrafının çağrıştırdıklarından da bir şeyler katar, böylece silik yaşamlar sadece kâğıt üzerinde de kalmaz. İç Savaş’ın sürdüğü zamanlara dair anıları yaşlılığında bile capcanlıdır, İspanya’dan gelen haberler iç açıcı olmasa da umutla beklediklerini hatırlar yazar, kızılların Avrupa ve Amerika’ya savrulmasını Hitler’in isteklerini diğer ülkelere kabul ettirmesine bağlar, Hitler’in yükselişi savaşın kaybedildiğinin habercisidir. Bunlar olurken on beş yaşındadır Semprún, yaşamın bazı değerlerden bağımsız olarak yücelmediğini, insanlık onurunun gözetildiği ölçüde kıymet kazandığını anlar o yaşta, boyun eğişe karşı geliştirdiği duygusal tepkiyi şiirlerine ve yazılarına dökmeye başlar. Paris’in büyülü ortamına girer girmez coşkusu, direnci artar, şehrin sokaklarında dolanırken Fransa’yla İspanya’yı kıyaslayarak demokrasiyi benimseme biçimlerinin farklılıklarını düşünerek İspanyol göreneklerinin Müslümanlar karşısında güçsüzlüğe yol açmasının bir benzerini Franco’nun faşizminde görür. Şahit de olmuştur, yakılan evler ve kütüphaneler anlatıda capcanlıdır, babasının kütüphanesinden geriye kalan Das Kapital‘i gözü gibi korumuştur, yıllar sonra kitabı eline aldığında oldukça duygulanır, eski evlerine dair anılarını uzun uzun anlatır. Fransa yıllarıysa başka bir kitabın eşliğiyle başlar, Baudelaire’in şiirleri yaşamı ve Paris’i anlamlandırması için Semprún’un elinden tutar adeta, babasının ikinci eşinin sevgisizliği can yakınca Semprún iyice kitaplara gömülür, analığının zulasını patlatarak birkaç bozukluk yürütür ve bütün parasını kitaplara yatırır. Çalmışlığı da vardır, kıyıda köşede kalmış bir kitapçıdan şehrin rehberini aşırır, dükkândan çıkarken kitapçıyla muhabbet etmeye başlar, komünizme dair derin bir muhabbet döner. Semprún konuşabileceği birini bulduğu için çok mutlu olursa da kitapçı rehberin farkında olduğunu, bir daha yapmamasını söyler, Semprún sonradan büyük pişmanlık duyar çünkü bir rehber yüzünden muhabbetini pek sevdiği ve çok şey öğrendiği adamın karşısına çıkamaz bir daha, çok utanır. Victor Hugo’nun “bozguna uğramış ordunun İspanyolu”dur o, Baudelaire’den dizeler mırıldana mırıldana şehri dolaşan, yaşamaya çalışan bir gençtir. Cinselliği keşfedişi de pek ilginçtir, bir gün bindiği otobüste kaba saba bir adamın iyi giyimli bir kadını sıkıştırdığını görür. Güzelle çirkinin bir araya gelişinden oldukça etkilenir Semprún, kadının iyi bir işinin ve zengin bir eşinin olduğunu düşünür, adam belki fabrikada saatlerce çalıştığı işinden bıktığı için pespayeliğine bakmadan otobüste kadınları sıkıştırmaktadır. İkisi de zevk alır bu durumdan, adam otobüsten inince kadın Semprún’u evine davet eder, otobüsten inip konuşmadan yürürler, kadın eve girip kapıyı açtığında Semprún’u hiç görmemiş gibi davranır. Oyun muhtemelen, genç adamın şiddet göstererek bedenine sahip olmasını bekler ama Semprún korkar, yaşadıklarına bir anlam veremez ve koşarak uzaklaşır. Gençlik ateşinin göründüğü pek çok olayı anlatır yazar, olabildiğince açık ve samimidir.

Büyük Yolculuk‘ta “Gérard” adını kullanan Semprún’un bu adı Fernand nam arkadaşının verdiğini görürüz, saygıdeğer bir adamı hatırlatacak en önemli hatıra. Fernand bilge bir adamdır, Semprún’a ve arkadaşlarına verdiği derslerde Hegel’i, Marx’ı, Lenin’i anlatır ve kapitalizme karşı mücadele konusunda küçük bir grup oluşturur çevresinde, anlatının pek çok yerinde Fernand’ın bahsi edilecektir. Gide’in Paludes‘ünü de anmalı en son, Semprún’un en çok etkilendiği ve gençliğini hatırlarken yardımına başvurduğu metinlerden biri.

Kişisel tarihin baştan kurumu, savaştan kaçan bir gencin direniş gruplarına katılmadan önceki dönemi. Semprún’un otobiyografik metinlerini tek bir bildungsroman olarak görmek de mümkün.