Bu kumpanya hikâyeleri hoştur, sanat sepetle kapitalin hırlı hırlı tokuşmasından sahneye üç el ateş edilmesine pek çok olay bu hikâyelerden bilinir. Anılarda neler neler var, Ahmet Fehim Bey’in hatıraları olsun, Vasfi Rıza Zobu’nun devasa kitabı olsun, tiyatronun aldığı yolla birlikte oyuncuların sınıflarına kadar çoğu şeyi görürüz. Anadolu’ya giden kumpanyaların başına gelmeyen kalmaz misal, tutulduğu kadına sahnede kötü davranıldığını gören ağa çeker silahını, dan dan sıkar, konaklama hizmetleri gelişmediği için tahtakurularıyla koyun koyuna yatar oyuncular, paralarını alamazlar, öyle çok para kazanırlar ki şartları zorlayarak biraz daha kalırlar o kasabada, başkalarının önünü tıkarlar, meşhur oyuncularından birini ikisini kaybedince kaçarlar adeta, bir dünya iş. Necati Cumalı’nın Aşk da Gezer‘i İzmir Fuarı’nda sahneye çıkacak İstanbullu kumpanyanın dağılışını inceler, mevzular biraz daha şehirden olsa da bakarız ki Anadolu’da yaşananların biraz daha simlisidir, ego çatışmaları yine tavan yapar, güzel kadınlar yine zengin koca ararlar, erkekler yine kart zamparalığa soyunurlar falan, biraz da tiplikten çıkamayan karakterlerin oradan oraya savruluşlarını görürüz. Bu savruluşun ardında kurmaca niyeti varsa hiç çekilmez, bu yüzden kötü romandır Cumalı’nınki de sanatçı tayfanın eşinip eşinip zortlamalarını bir de buradan görmek ilginçtir. Sait Faik’inki uzun öykü, ayrıca iki öykü var sonda, gelebilirsek. Birileri var, konuşuyorlar öyküde, kumpanyanın ismi konusunda anlaşamıyorlar bir türlü. Bir o kalsın, hangi parayla gidecekleri, ne oynayacakları falan, ikincisi aşağı yukarı belli olsa da üzerine çalışılmalı, ikincisiyse aslında en büyük sorunları olmalı ama isim münakaşası bitmiyor başta. Kör Halit “Cumhuriyet Eğlencesi Kumpanyası”nda diretiyor, Saffet Ferit deli olacak, benimsemiyor öneriyi, diyaloglarda birbirlerini hem hacamat etmeye çalışıyorlar hem de geçmişleriyle ilgili bilgi vererek metni de tiyatro metnine çeviriyorlar seyirciye dönük malumat vermelerden ötürü. Saffet Ferit ilk defa “Eğlence-i Osmani” tiyatrosu ile başlamış, şöhretini orada yapmış, tuluat artistlerinin çoğu oradan geçmişler, kavganın en harlı yerinde bunlar söylenmez de araya sıkıştırıyor karakterler, “Üsküdarlı Kumpanya”, “Kasımpaşalı Kumpanya”, bilmem ne, Dayı Remzi ortaya çıkıp harı dindirene kadar kafa şişiyor. O da şişiriyor gerçi: “‘Yahu, siz sahiden kaçıksınız be! Sen, Türkiye’nin Burhanettin’den sonra en korkunç facia artisti Saffet Ferit; sen, ölü Naşit’ten sonra ölmeyen son tuluatçı Kör Halit; sen, Eyüp Sabri’den sonra en iyi oyuncu Moruk Salih!.. Siz, hep kıymetli gençler! İş, kumpanyanın ismine kaldıysa ne âlâ! Hani perde, hani dekor, hani kostüm, hani makyaj, hani?..’” (s. 11) Bir gecede perde, dekor, perukalar hazır, bir kadın oyuncu lazım ama orada da çatışıyorlar, Kör Halit genç bir kızı yanlarına almak istiyor, kızın analığı yalvarmış alsınlar diye, Saffet Ferit yanaşmıyor çünkü başına geleceği biliyor, eşrafzade abayı yaktı mı ortada ne tiyatro kalır ne bir şey, meşalelerle kovalarlar valla hepsini. Alacaklar kızı, hikâyeye gerilim lazım, aksesuarlar biraz eksik kalsa da olur. Olmaz, Dayı Remzi yine hikâye anlatıcılığıyla öne çıkıyor: “‘Lüzumundan geçtim; o ‘arkası var’ dediğin şey, acaba Naşit’in önünde olsaydı, bu hareketlerin keyfi mi kalırdı? O dediğin şeyle, böylece alay ediyordu, alay! Büyük adamdı, çocuklar, büyük adamdı. Bir eksiği vardı, yazı yazmazdı. Yazabilseydi, bak ne piyesler çıkaracaktı. Bizim de bugün bir Molier’imiz olurdu. Sen bilir misin onun Otello’da Yago rolüne çıkışını?.. Güya, onu kepaze etmek için bu rolü vermişlerdi. Sahnede Desdemona, mendilini düşürmüştü, Naşit gözlerini aça aça bir, ‘Mendil! Ah, mendil!’ diye bir feryat edince, onu küçük düşürmeye çalışan düşmanların saçını başını yolduklarını gördüm. Seyirciler arasında Şekspir otursaydı, faciasını komediye niçin çevirdiğini anlar, hoş görür; ‘Yes! Olrayt!’ derdi.’” (s. 13) Dönemin meşhurlarına dair bilgiler çıkıyor böyle metinlerde ya, bayılıyorum, üfürükten bile olsa keyif veriyor. Şimdi gevezelikler yapıldı, mesele paraya geldi. Eskiden toplanırmış sağdan soldan, kodamanlar verirlermiş, oyuncular koyarlarmış, yallah Anadolu’ya. Dönüşte geri verilirmiş alınanlar, bazen fazlasıyla, duruma göre artık. Kör Halit kumpanyanın müdürü, hani o kadar övülmüştür de en büyüklerden biri olamayacağını anlayınca yöneticiliğe kırmıştır çarkı. İyi yönetici ama, paraları soğutmuyor, borcunu ödüyor, borç da veriyor, tek kötü huyu bu verdiği borçların peşini bırakması herhalde. İnsanlıktır aslında da zor durumda kalınca, hikâyede para bulma faslını düşününce özellikle, Saffet Ferit’i kızdırır. Bu ikisi merkeze geçiyor kalabalık kadro göründükten sonra, Hacivat’la Karagöz gibiler bazen, didişiyorlar ama iyi dost olduklarını anlıyoruz. Yıllardır birlikte yutuyorlar tozu, yollara düşüyorlar, felsefe de paralıyorlar bir güzel. Sahneleri vardır, yemek yemeye gittikleri zaman ikisi de diğerinin paralı olduğunu düşünür ama ceplerinde üç kuruş para vardır, o sıra köfteler piyazlar gömülmüş, sıra tatlılara gelmiştir. Nedir, biri hemen koşturur, diğeri dayak yemekten korkarak bekler, ilki döndüğü zaman parayı verir de pardösüsü gitmiştir tabii. Öyle yolsuzlar, yine tiyatro yapmaya koşturuyorlar. Sevdalarının nereden geldiğine pek eğilmemiş Sait Faik, içkin bir tutkuyu anlatmak zül gelmiştir. Bilinir, böyle şeyler varsa vardır, yoksa yoktur, sonradan kursla mursla edinilmez. Şu sahneye bayılırım, film de iyidir, bilinmemesi şaşırtıcı değil. İç monologlar vardır ama geçim üzerine daha çok, geçmişin muhasebesi. Otuz sekiz yaşına gelmiş karakter, bir diğerinin kendine özgü dertleri, bu kadar. Para isteyecekler, zamanında Halit’in borç verdiği biri tüccar olmuş da almış yürümüş, Halit hemen bir mektup döşeyip Saffet Ferit’le gönderiyor. Şık mekân, sekreter kişeliyor, Tahsin Bey müsait değil, adamımız civardaki kahvelerden birine giderek milleti dikizliyor. Sait Faik havaları işte, tipik, yine pörtlüyor bir yerden. Neyse, geri döndüğünde Tahsin Bey bunu bir kalaylıyor, polis çağırtıp attıracak. Oydu buydu, bunlar yola çıkıyorlar nihayet, başta birbirlerini uyardıkları şey oluyor, âşık oluyorlar yeniyetme kıza. Güç savaşları, katakulliler, bilmem neler, son gösteriden önce oynatıldıklarını anlayan Halit kızı sahnede rezil etmek için bir düzenek kuruyor ama kız beklememiş oyunu, birlikte içip oynadığı zenginlerden biriyle arazi olmuş, bıraktığı mektupta da bunlara bir geçirmiş temiz. Yıllar sonrası var elbet, biri kahvehane açmış, diğeri de ticarete atılmış, yine de buluşup konuşuyorlar tiyatroya dair ne yapabilecekleriyle ilgili. Hoş hikâye ama birazcık kalıba girmeyegörsün Sait Faik’in hikâyeleri, hemen aksamaya başlıyor. Diyaloglar, yanlış odaklanmalar, mesela ikisinin vapur muhabbetleri vardır, Üsküdarlıların ne kadar şey, Kasımpaşalıların vay anasının gözü olduklarından bahsederler, meh. Üsküdarlı genç oyuncu on altın getirir bir ara, annesinin turne için verdiğini söyler ama yalandır besbelli, gidip o altınları anneye geri verdikleri sahne bitmek bilmez, sıkar bayağı. Yine de işte, Sait Faik havası mis.
“Benimle Beraber Seyahatten Dönenler” serisi vardır Semaver‘de, bu kitapta da bir öykü var. İlginç bir seri o, Avrupa’da sanata dumana düşkün bir gencin sergüzeşti mi, sade bu da değil, üstelik başka türlü bir Sait Faik var o öykülerde, daha kapalı, sırf anlatımcı, olaycı. Son olarak “Kriz”, Mütekait Miralay Rıza Bey’in akılcılığına karşın Necmi’nin, oğlun insancıllığı, münevver tayfanın sanat eseriyle insan yaşamını kıyaslamaları, çeşit.
Biraz ayrıdır bu kitap diğerlerinden, Sait Faik kendinden ayrıdır. İlginç.











Cevap yaz