Rıfat Ilgaz – Geçmişe Mazi

Sahnelense olur, oyundur. Skeç yerine. Ortada birkaç gazete var, kanal tıkandı mı gazeteden bir haber pörtletir karakterlerden biri, hop oradan başka bir sohbet başlar, memleketin ve dünyanın halleri yarı makara yarı çark konuşulur. Mütekaitler masası zengindir, subayından polisine, hakiminden öğretmenine türlü insan gelir Meşrutiyet Kıraathanesi’ne, ömrü orada yerler artık. “Dünyaya darılmak” diye bir şeye rastladım, hoşuma gitti, ölen birinin ardından “dünyasına darıldı” deniyor. Var böyle zamane deyişleri, çünkü zamane insanları. İttihatçısı bile vardır, Cemal Paşa’dan, Enver Paşa’dan hikâyeler döker: Cemal Paşa emri verir, Prens Sabahattin’i öldürmek üzere harekete geçen adamlardan önce Enver Paşa ulaşır Prens’e, arazi olmasını söyler. Cemal Paşa’yla buluştuğu zaman da haberi kendisinin gönderdiğini söyler. Elbet kendi hikâyelerini de anlatacaklar, memurların memlekete dair sayısız fikri, deneyimi vardır, ara sıra pörtletirler. Fıkralar var, kabare işidir, rahatça seks eylemek için oğlunu pencerenin başına diken, geçen askerleri saydıran adam misal, suyunun suyudur ama bilinir ki yaşlılar fıkra anlatırlar, fıkra perileri tarafından ele geçirilmişlerdir, bir daha iflah olmazlar. “Ne de çok yasak var”a bakıyorum, kıraathanenin karşısındaki arsaya gecekondu dikmişler, gecekondu niyetine kamyon kasası. Tabelacı Rıza mutsuz, Vilayet’in burnunun dibine koymuşlar, ses çıkarmayacaklarsa neye ses çıkaracaklar. Hurşit Bey arsanın sahibinden bahsediyor, halleder herhalde. Tabelaları yapacak yer kalmadı tabii, Rıza kötü kötü bakıyor içinde altı nüfusun barındığı kasaya. Hükümetin işi olduğunu söylüyorlar, herkese barınacakları bir ev verilse ne gerek öyle bir gecede konan tuğlalara. Cumhuriyet‘te bir makale, denk gelmiş: “‘Göllüce köyünün yüzlerce yıldır bir tek aileye kölelik eden insanları, bugün evsiz, ocaksız, susuz, topraksız, okulsuz, mescitsiz, mezarlıksız ve ekmeksizdir.’” (s. 111) Jandarma komutan emeklisi yalan haber olduğunu söyler, Anadolu’da öyle köy kalmamıştır artık, eskiden olabilir ama köylü uyanmıştır. Evet, uyanıp ağalık düzenini alaşağı etmiş, kolektifler kurarak emeğini kimselere sömürtmemektedir! Komutan tekrar köylüyü yağlar, yemeyip yedirdiğini, içmeyip içirdiğini söyler, korodan biri öne çıkıp yedirecek içirecek hiçbir şey kalmadığını belirtir. Her sözün sahibi belli değildir, arada biri bombayı atıverir, kimin ne dediğinin belli olmadığı bölümler vardır. Kolektif bilinç. Rıza polise gitmiştir, bakmıştır ki işler yavaş yürüyecek, helalinden bir 5 papel sıkıştırmıştır dosyanın arasına, komutan yine cinlenir. Ne demek polise papel çıkmak, devlet işi öyle mi yürür? Öyle yürür, polislerle jandarmalar belirir ufukta, yatakları, yorganları arsaya dökmeye başlarlar, kasa kaldırılır, iki trafik polisi dikkatli yürümekle dikkatli araba kullanmanın milli vazifemiz olduğuna dair bir pankart asarlar. Öğretmen homurdanır, tam vaktinde ayrılmıştır emekliye, milli vazifeler günden güne artarken. Köylünün köyünde efendi olduğunu da söyler komutan, şehirde de efendiliği yürütecek değildir, şehirde bey olan şehirlidir. Toprak meselesidir aslında, toprak vermek lazımdır ki köylerinde kalsınlar. E kimden alıp verecekler toprağı, kimden alırlarsa! Kim verecek, kim alırsa! Önemli olan toprak da değildir başkasına göre, köylüyü oyalamaktır, mesela çekiver altından traktörü, alıver pulluğu, kara sabanın kulpunu tutuştur eline, ho ho çekiversin, işin güçlüğünden anlamaz bile ne yaşadığını, hiçbir toplumsal mevzuya karışmaz da oturur kahvede, iki pişpirikle günü geçiriverir. Tabii zaman kalırsa. Köylüyü de kontrol altına almak lazımdır, komutana göre asayişi bozanlar hep o köyden gelenlerdir zaten. Köyünde kalsa hırsızlık yapmayacak. Adam öldürür yine de toprak için. E başa döndük, toprak verilirse öldürmeyecek. Kim verecek? Çıkışsız, sırf gevezelikten muhavereler. Dışarıdan gelenlere rastlanır tek tük, bunların laklakasından kulakları patlar, öfkeyle dikizlerler, memleketin hâlâ onların elinde olmasından yakınırlar. Kendileri de pek bir halt değillerdir bu arada, koftiler gelir, dolandırıcılar gelir, mesela Eyüp Camii’nin şerefesi uçmuştur da onu taktırmak için para toplayanlar bakarlar ki üç beş kuruştan fazlası gelmeyecektir, söylene söylene giderler kıraathaneden. Koftiler birilerini kündeye almaya çalışırlar, kime takabilirlerse artık. Bizimkilerde beş kuruş yoktur, kanca boşa sallanır. Zengin kahvesi de yoktur ki, hep yolsuzlar gelir oralara. Kurbağa bacağı satan adam hariç, Haliç kıyısında kurbağa tutturur gençlere, tanesini şu kadar paradan alıp Fransa’ya satar, yolunu öyle bulur. Çeşit çeşit insan gelir geçer oradan, kimi muhabbetlere katılır, kimi sadece dinler. Biri vardı ilk bölümlerde, millete laf atar, muhabbete şeker olur, ardından babaların elini sıkıp uzar mekândan. Birbirlerine sorarlar, adamı tanıyan yoktur. Ey, içtiği nargileyle iki çayın parası? Borcu öğretmen üstlenir, alaverecinin sohbeti güzel olduğundan. Yoksa debelenip duracaklar aynı yerde, bari tanımadıkları insanlar gelip katık oluyorlar masalara, güzel.

Mesele muhtelif, herkes kendince çıkış yolu bulmaya çalışıyor, kahvedeki dayı ne kadar buluyorsa onlar da o kadar işte. Tefeciye göre ekonomiyi şöyle iyi bir çalkalamak lazım, bir başkası fuhuştan bahsediyor sırf başka bir seyir izlemek için, on yaşlarındaki çocukları mamaların eline veren sistemi Allah kahretsin. Ana davamız nedir, mesela hacca gidenlere verilen 400 USD olabilir, memleket açlıktan kırılırken her hacının cebine canavar gibi harçlık konmaktadır. Tamam, Müslümanlık iyidir ama dolu bir karın da iyidir, açlıkla din birlikte yürümez. İstasyonlardaki tuvaletlerin kilitlenmesi başka sorundur, bakmışlar ki banliyö trenlerinden inenler, tren bekleyenler, oradan geçenler tuvaletleri iyi ediyorlar, biletçiler bilet mi satacaklar yoksa tuvalet mi temizleyecekler, kilidi takıveriyorlar. Oysa banliyö demek biraz da gecekondu demek, olacak iş mi o kadar insanı kenefsiz bırakmak? Kim anlatıyordu, Atilla Birkiye, trene bindiği zaman Kazlıçeşme’yi görürmüş, sur dibindeki mezbeleliği, insanların oralarda nasıl yaşadıklarını merak edermiş. Denemelerinde. Şimdi nasıl oldu oralar, demiryolu yer altına indiği için doğrudan Kazlıçeşme’ye çıkıyoruz Ayrılıkçeşmesi’nden, göremiyoruz ama arabayla geçersek koca koca binaların arasında kayboluruz. Hele Zeytinburnu, değişim inanılmaz. Demiryolu civarından bahsediyorum tabii, yukarılardan değil. Bu abilerimizin takıldıkları kıraathane nerede, metnin bir yerinde geçiyorsa ben kaçırdım ama karşı tarafta olduğu kesin. Küçükyalı’ya göre konuşuyorum, benim için dünyanın merkezidir. Neyse, Kağıthane civarlarından, Üsküdar’dan falan bahsedildiğine göre karakterler biliyorlar İstanbul’u, dolanmışlar, şahit oldukları olayları da anlatıyorlar. Dışarlıklılar da anlatırlar, mesela biri hukuka yazıldığını, sonra doktor olmaya kalktığını söyler. Becerememiştir, nişanlısının gözünden iyice düşmemek için basit yollu bir memuriyet bulur, başlar çalışmaya. Yıllar içinde yükselir, ekmeğin fiyatıyla birlikte kendi maaşı da artar ama arada belirgin bir fark oluşmaz, bu yüzden evlenemez de bir türlü. Üniversitedeki işinde son aşamaya kadar gelir yıllar içinde, 400 papel aylığı vardır, daha fazlası için profesör enişte lazımdır. Hiçbir iş bilmeyen aylaklar dolanır kampüste, milletin sırtına bindirilen yük. Az gelişmiş ülkede sıradan işler. Söylendiği gibi çok gelişmişse insanı az geliştirilmiş oluyor, bu durumda gelişen ne? Ülke çok gelişiyor, insan gelişmiyor, o zaman hiçbir şey gelişmiyor. Ama ülke gelişiyor, gelişmenin kıstasları nedir bilinmiyor çünkü sıradan bir kıraathanede oturan sıradan insanların aklı oralara ermiyor, yine de gelişmekte olan ülke, pardon, hisler incinmesin diye gerçeği de saklamamalı, az gelişmiş ülke gelişiyor demektir. “‘Biz,’ dedi, ‘Ortak Pazar’a girerken çok gelişmiş bir milletiz. Amerika’dan ya da Almanya’dan yardım isterken, az gelişmiş, hatta hiç gelişmemiş bir milletiz!’” (s. 78)

Yer yer yorucu, aynı hikâyeyi evir çevir işte. Denk gelen baksın bir.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!